5 puan verdiğim kitaplar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
5 puan verdiğim kitaplar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Temmuz 2017

,

Çocukluğun Sonu - Arthur C. Clarke | Kitap Yorumu

Kitap Adı: Çocukluğun Sonu
Orijinal Adı: Chilhood's End
Yazar: Arthur C. Clarke
Yayınevi: İthaki
Sayfa Sayısı: 256
Goodreads Puanı: 4,09/5
Benim Puanım: 5/5
Arka Sayfa;
Bilinmeyenin korkusu, geçmişten değil de gelecekten kalma bir hatıra olabilir mi?
1953’te yayımlanan Çocukluğun Sonu, Arthur C. Clarke’ın bir bilimkurgu yazarı olarak tanınmasını sağlayan, yirminci yüzyıla damga vuran önemli romanlardan biri. 2015’te televizyona uyarlanarak dizi haline getirilen ve bilimkurgu takipçileri için yeniden gündeme gelen bu eserin gücü, insanlığın geleceğine dair en özgün ve düşündürücü yorumlardan birini sergilemesinde gizli.
Dünya üzerindeki uygarlığımızın kaderini, insan neslinin akıbetini irdeleyen Çocukluğun Sonu, ters köşeye yatıran bir “öteki” anlatısı, farklı bir uzaylı istilası öyküsü, ütopya ve distopya arasındaki ince çizgiye dair, kalın harflerle tarihe geçen bir bilimkurgu klasiği…

Bilimkurgu Klasikleri dizisinden okuduğum ikinci kitap oldu. Açıkçası bilim kurgu türünün bana pek hitap etmediği kanısına varalı çok olmuştu. En azından benim için sürekli okuyacak kadar zevk aldığım bir tür değil. Hem okuması normale göre daha fazla vaktimi alıyor hem de işin içinden çıkmak zor oluyor. Bundan önce sadece tam anlamıyla bilim kurgu olan iki tane kitap okudum. Bu kitapla beraber bu türde daha çok okuyup okumayacağıma karar verecektim. İlk elli sayfasını anlayabilmek için baya dikkatli okusam da elimden bırakmamak için çok direndim. Kitaba odaklanmamı en çok zorlayan kısım Karellen'in ne olduğunu bir türlü anlayamam ve Hükümdar kavramına mana yükleyemem oldu. Ne zaman ki Karellen'in kim olduğu anlaşıldı; o zaman kitabı da elimden bırakmadan sürükleyici bir şekilde okuyabildim.

Kitabın ilerisinde Karellen'in ırkının dünya üzerinde söz almasının ardından yüz senenin geçmesinden sonrasını okuyoruz. İlk takıldığım kısım geçen yüzyılın ardından değişen dünyanın özellikleriydi. Tüm dünyada İngilizce bilmeyen tek bir kişinin bile kalmamış olması ihtimaline çok fazla gerçeklik sığdıramadım. Ama elbette Karellen'in türünün bunda nasıl bir etkisi olduğu belli oluyor. Bir de dinlerin tamamen ortadan kalkması da pek ihtimale sığdıramadığım diğer kısım oldu. Demek istediğim benim tahminimce bu ikisinin dünyada ne olursa olsun meydana gelmesi bana göre mümkün görünmüyor. George ve Jean'in katıldığı partide yaşananların devamıyla birlikte geri kalan tüm sayfaları merakla çevirdim. Böyle olunca yarıdan sonrasını daha büyük bir heyecanla okudum. Üçüncü kısım olan "Son Nesil" başlığının ardından okuduklarımız zaten insanın tüylerini diken diken ediyor. Bilim kurguya olan bakış açımı değiştirip, bu türde daha çok okumam gerektiğini en azından benim için kanıtlayan distopik bir roman oldu.
Distopya türüne hitap eden günümüz serilerinden daha etkileyici, çarpıcı ve daha akılda kalıcı bir konusu vardı kesinlikle. Gerçekten çok beğendim ve dilinde başlarda zorlansam da sonrasında merak hissi sayesinde elimden bırakmadan okudum. Okuması biraz ağır olsa da buna gerçekten değdi. Öncesinde bu türde kitaplardaki okuduğum eksiklik hissini bu kitapta yaşamadım. Size de okumanızı kesinlikle öneririm. Bundan sonra daha çok bilimkurgu klasikleri yorumlamam dileğiyle..
Continue reading Çocukluğun Sonu - Arthur C. Clarke | Kitap Yorumu
,

Çıplak Ayaklı Kraliçe - Ildefonso Folcones | Kitap Yorumu

Kitap Adı: Çıplak Ayaklı Kraliçe
Orijinal Adı: La reina descalza
Yazar: Ildefonso Folcones
Yayınevi: Pegasus
Sayfa Sayısı: 760
Goodreads Puanı: 3,79/5
Benim Puanım: 5/5
Arka Sayfa;
Çıplak Ayaklarımla Doğdum, Çıplak Ayaklarımla Öleceğim…
Efendisinin ölmeden önce azat ettiği zenci köle Caridad, Sevilla sokaklarında tecavüzcülerle ve hastalıklarla savaşmaktadır. Bir gece vakti ölmek üzereyken karşısına yaşlı Çingene Melchor Vega çıkar. Melchor onu alıp yaşadığı yere götürür ve Caridad orada iyileşip Melchor’un torunuyla tanışır; genç, güzel ve asi Milagros’la… İki kadın kısa sürede birbirine can yoldaşı olur.
Günlerini annesiyle birlikte soyluların fallarına bakıp dans ederek geçiren Milagros, düşmanları olan García ailesinden Pedro’ya âşık olur. Caridad ise diğer erkeklerden farklı olarak yalnızca şarkılarını dinlemek isteyen yaşlı Melchor’a tutulur. İki arkadaş imkânsız aşklarının hayalini kurarken krallıktaki bütün Çingenelerin tutuklanmasına karar verilir. Böylece prangalarla, haksızlıklarla, ayrılıklarla, gözyaşlarıyla ve ağıtlarla dolu uzun geceler başlar. Kölelikten sonra sevilmeyi ve kadın olmayı öğrenmek için Caridad’ın; ailesinin ve köklerinin değerini anlayabilmesi için de Milagros’un ödemesi gereken bazı bedeller vardır. Fakat tek suçları Çingene ya da köle doğmak olan bu insanlar için sevgi ve özgürlük kadar değerli bir şey yoktur.
Aşk, tutku ve intikam ağıtlarının yankılandığı bu sayfaları okurken on sekizinci yüzyıl Madrid’inin meydanlarında gezinecek, tütün kokusu alacak ve o rengârenk dünyalarına rağmen Çingenelerin ve Afrikalı kölelerin acılarını ta içinizde hissedeceksiniz…
Bayılarak okuduğum bir roman oldu. Ama bayılmamın büyük çoğunluğu kitabın konusunun, kurgusunun gidişatı olmadı. Çünkü karakterlerin çektiklerini okudukça içimdeki sıkıntı büyütüp adeta patlamaya hazır bir balon halini aldı. Evet konusu da muhteşemdi ama bayıldığım kısım okurken beni diken üstü yapan, hatta yoran, bazı bölümlerin çaresizliği karşısında kitaba ara verdirmek isteyecek kadar büyüsüne kapılıp bana nadir tattığım tüm hisleri bir arada yaşatmasıydı. Sanırım okuduğum kitaplar arasında en çok zorlandığım kitaptı. Ama bunun nedeni kurgunun zorluğu ya da karakterlerin çokluğunun içinden çıkamam gibi kolay sebepler değildi. Okumaya devam ettikçe iki kadının da bir türlü feraha kavuşamaması beni de fena halde darladı. Ortaçağ Avrupası'nı konu alan okuduğum ilk kitaptı ve ayrıca çingeneleri konu edinmesi bakımından da okuduğum ilk kitaptı. Kitabın asıl konusu Caridad ve Milagros'un dostluğuyla başlıyor. Milagros düşmanları olan bir aileden gelen bir çingene. Diğer yandan Caridad ise kendini bildi bileli köle olan, efendisinin ölmesiyle özgürlüğü eline verilen zenci güzel bir kadın. İkisinin bir araya gelmesine vesile olan da Milagros'un dedesi Melchor.

Tüm erkeklerin tek amacının ona tecevüz etmek olduğu bu dünyada ondan sadece şarkı söylemesini isteyen Melchor'a yavaştan aşık oluyor Caridad. Tabii zaman zaman bu Milagros ile dostluğunu sarsıyor. Milagros ise düşman aile olan Garcia'lardan Pedro'ya deli divane aşık. Öncesinde bu düşmanlığın öylesine geçici olduğunu sanıyorsunuz ama Pedro'nun dedesi Milagros'un dedesi Melchor'un ömrünün yarısını çalarak kürek cezasına mahkum olmasını sağlayan adam. Böyle olunca da Vegalar ve Gabrieller arasında amansız bir düşmanlık söz konusu. Fakat Milagros henüz on beş on altı yaşlarında olduğu için bu düşmanlığın sonuçlarını tahmin edemiyor. Pedro ile evlenmelerinin ardından yaşadıklarıyla kalbim parçalandı resmen. Kadının bu kadar vasıfsız, bir zevk objesi gibi maruz kaldıkları acıları defalarca kez okuduk.Caridad'ın her başına geldiğinde de içim yanıyordu fakat Milagros'un bir ihtimal Pedro ile sadık bir aşk yolunda yüreceği yalanları kitabın yarısına gelmeden suratıma çarpmış oldu. Çingeneleri konu edinen okuduğum ilk kitap olduğu için haklarında oldukça fazla şey öğrenmiş oldum. Parayı bulduklarında sonradan görme davranıp asıllarını arkalarında bırakmak yerine çingene kanından gurur duyuyorlar. Oldukça değişik kuralları ve yaşam biçimleri de okudukça ilgimi çekti. Bir yandan kitap Ortaçağ Avrupa'sında yüzlerce çingenenin tutuklandığı zamana değiniyor.
Zaten Milagros'un annesi Ana'nın tutuklanmasıyla her şey daha karmaşık bir kördüğüme dönüşüyor. Caridad ve Melchor'un aşkı her ne kadar aslında tuhaf olsa da onları okumak çok güzeldi, hele de Caridad'ın yaşadıklarından sonra şefkatla tek bir erkeğe sığınması. Diğer yandan ikisi sayesinde kitapta müthiş bir alıntı ortaya çıkıyor. "Şarkı söyle, Zenci Kadın." ya da "Şarkı söyle, Çingene." cümleleri geçtikçe kitaba daha çok sarıldım. Son bölümlere kadar gözümde beğenisi hakkında tereddütlerim vardı ama son iki bölümde olanlar ve o son satırın iç yakan hisleriyle kitap tek kelimeyle mükemmeldi. Herkesin okuyabileceği bir roman olduğunu düşünmüyorum. Zaten içeriğinda kadınların yaşadıkları sayesinde belirli bir yaşın üstüne hitap ederken ayrıca okurken başlarına gelenleri sineye çekmek ve o tüm satırların o zamanlarda gerçekten yaşandığını bilmek sarısıcı oluyor. Ayrıca çok derin noktalara değinip ders çıkarılması gereken kısımları da yok değildi. Özellikle Milagros'un annesiyle son konuşmasında ailenin her şeyden önce gelmesi gerektiğini söylediği satırlar çok güzeldi. Açıkçası şunu da söylemeliyim benim çingenelere bakış açımı değiştirmemi sağlayan bir kitap oldu. Yazarın çevrilmiş diğer kitaplarını da okumayı çok istiyorum. Sırada Deniz Katedrali romanını okuyacağım ama aradan biraz zaman geçmesini bekliyorum. Diğer romanlarının da en az bunun kadar mükemmel ama yine aynı iç yakan olaylara değinip zihnimi dolduracağını tahmin edebiliyorum.
Continue reading Çıplak Ayaklı Kraliçe - Ildefonso Folcones | Kitap Yorumu
,

The Rose And The Dagger - Renee Ahdieh | Kitap Yorumu

Kitap Adı: The Rose and the Dagger
Dili: İngilizce
Yazar: Renee Ahdieh
Sayfa Sayısı: 416
Goodreads Puanı: 4.2/5
Benim Puanım: 5/5
Arka Sayfa;
The darker the sky, the brighter the stars.
In a land on the brink of war, Shahrzad is forced from the arms of her beloved husband, the Caliph of Khorasan. She once thought Khalid a monster—a merciless killer of wives, responsible for immeasurable heartache and pain—but as she unraveled his secrets, she found instead an extraordinary man and a love she could not deny. Still, a curse threatens to keep Shazi and Khalid apart forever.
Now she’s reunited with her family, who have found refuge in the desert, where a deadly force is gathering against Khalid—a force set on destroying his empire and commanded by Shazi’s spurned childhood sweetheart. Trapped between loyalties to those she loves, the only thing Shazi can do is act. Using the burgeoning magic within her as a guide, she strikes out on her own to end both this terrible curse and the brewing war once and for all. But to do it, she must evade enemies of her own to stay alive.
The saga that began with The Wrath and the Dawn takes its final turn as Shahrzad risks everything to find her way back to her one true love again.

Öyle güzeldi ki aklıma geldikçe iç çekiyorum. İlk kitabına zaten tek kelimeyle bayılmıştım ve sonu çok heyecanlı bir şekilde bitmişti. İkilinin kavuşmasından ziyade kızların şafakla beraber öldürülmesinin ardında yatan sebebin ortadan kalkması bir nevi imkansız olduğu için ikinci kitapta bu durum nasıl son bulucak diye düşünürken kendimce nihai bir sonuca bile varamıyordum. Açıkçası böylesine güzel olmasını beklemiyordum. Okuduğum yorumlar kadarıyla çoğunluk ikinci kitabı ilk kitap kadar beğenmiyor ve ben de ilk yarıya kadar kesinlikle buna katılıyordum. İlk yarıyı baya sıkılarak okudum. İkinci kitabı seveceğimi biliyordum ama olayların refaha kavuşması bakımından ilerleyip sonlara doğru kalbimizi alır diyordum.

Ama diğer yarı zaten çok güzelken bir de son yüz sayfa öyle mükemmel gitti ki kalbimi ikiye böldü. İlk kitabın sonunda ortaya çıkan uçan halı sayesinde bu kitap daha büyülü bir havada ilerledi. Fakat bu büyülü hava benim çok fazla ilgimi çekip kitaba kapılmamı sağlamadı, hatta bir an önce eski normal haliyle devam etmesini bekledim. Normalde baş kız karakteri birden fazla erkeğin sevmesiyle çok sık karşılaşmıyoruz çünkü o kadar çok olay varken asıl karakterlerin kavuşması bile imkansızlıkta yüzerken yazarlar bir de artı erkek karakter koymayı çok fazla tercih etmiyorlar, özellikle fantastik kurgu serilerinde. Ama bu kitapta Tariq sağolsun, onun Shahrzad'a aşık halleri beni öyle hüzenlendirdi ki.. İlk kitapta kendisini pek sevememiştim ama bu kitapta aşkını kanıtladıkça içim gitti. İlk kitapta Jalal ve Destina arasında geçenleri bildikten sonra ikinci kitap onlar bakımından büyük bir boşlukla başlıyor çünkü Despina kendi isteğiyle saraydan ayrılıyor.
Böyle olunca kitabın sonuna kadar hep bir yerden Despina'nın çıkmasını bekledim. Meğerse yazar bununla ilgili büyük bir şokla bizi bekliyormuş. Kurgunun kendisinin güzelliği yetmezmiş gibi şaşkınlığa uğrayacağımız bir sürpriz yapmasını hiç beklemiyordum. İkinci kitapta gözlerim dolur diyordum ama özellikle bir karakterin veda sözleri ben anlamadan yaşları yanaklarımdan sicim gibi akıttı. Kitabın sonlarına gelirsek tam her şey rayına oturmuşken yazar öyle bir şey yazdı ki o şokla kendimi sakinleştirip "olamaz" diye mırıldanıp durdum. Eğer öyle bitirseydi kesinlikle gözümde güzelliğine hançer darbeleri alırdı ama gördüğünüz üzere öyle olmadı. Lafın kısası benim gözümde mükemmel bir devam ve seri sonu kitabıydı. Kesinlikle bu kitapları okumadan okuma serüveninize son vermeyin. Khalid gibi bir karakteri okumadan bu ömrü geçirmeyin. Bol keyifli okumalar. Elveda Sayyidi..
Continue reading The Rose And The Dagger - Renee Ahdieh | Kitap Yorumu
,

Belki Başka Bir Hayatta - Taylor Jenkins Reid | Kitap Yorumu

Kitap Adı: Belki Bir Başka Hayatta
Orijinal Adı: Maybe in Another Life
Yazar: Taylor Jenkins Reid
Yayınevi: Yabancı
Sayfa Sayısı: 336
Goodreads Puanı: 3,74/5
Benim Puanım: 5/5
Arka Sayfa;
Sonsuza Dek, Ayrı ve Evet, Dedikten Sonra romanlarının çoksatan yazarından kaderimizin verdiğimiz kararlara bağlı olduğunu gözler önüne seren nefes kesici bir roman. 
Gece yarısından hemen sonra en yakın arkadaşı Gabby, Hannah’ya gitmeye hazır olup olmadığını sormuştu. Kısa bir süre sonra da Ethan, eğer kalmak istiyorsa Hannah’yı daha sonra bırakabileceğini söylemişti. 
Hannah, Gabby ile giderse hayatı nasıl bir yöne gidecekti? Peki ya, Ethan ile kalırsa? 
Farklı bölümlerle eşzamanlı ilerleyen hikâyede, Hannah verdiği farklı iki kararın sonuçlarını yaşıyordu. Birbirinden tamamen farklı iki sonuç. Bu iki alternatif gerçeklik yaşanırken Belki Bir Başka Hayatta kader ve gerçek aşk ile ilgili soruları aklımıza getiriyor: Kader diye bir şey var mı? Şans, hayatımız üzerinde ne kadar etkiye sahip? Ve belki de en merak uyandıran soru: Ruh eşi diye bir şey var mı? 
Hannah olduğuna inanıyordu. Ve her iki hayatta da onu bulduğuna… Peki ya siz? 
Beklentimin çok çok daha üstünde mükemmel bir kitaptı. Yazardan ilk defa okudum ve diğer kitapları için parmaklarım kaşınıyor. Bu kitabı okurken aklımda hep düşünceler esip durdu. Başıma en ufak bir felaket geldiğinde olayların hangi adımlarla o noktaya vardığını düşünüp kaderin üzerimizdeki etkisi hakkında dalıp giden biriyim. O böyle olmasaydı bu olmazdı diye düşünüp dururum ama bu sıkıntılı düşüncelerle can sıkmaya hiç gerek yoktur çünkü yaşananlar geri alınamaz. Bu kitapta Hannah'ın bir akşam eve dönüşte karar vermesiyle kaderinde ne kadar büyük bir adım attığını görüyoruz. Yeni taşındığı şehirde ya en yakın arkadaşıyla eve dönecektir ya da eski sevgilisiyle gittikleri mekanda takılmaya devam edecektir.

Kitabın asıl kurgusu hemen önümüze seriliyor ve Hannah'ın iki seçimininin sonuçlarını da bölüm bölüm okuyoruz. Fakat Hannah'ın asıl seçimini kitabın sonuna kadar anlayamıyoruz. Ve şöyle ki; bu iki seçimi de onu o kadar farklı yerlere götürüyor ki hayatı iki türlü de tamamen değişiyor. Bunun en büyük nedeni de aslında Hannah'ın hamile olması. Bu durumun nereye varacağını Hannah'ın iki ayrı seçiminde de okuyoruz. Kitaba baştan sona bayıldım, tek kelimeyle elimden bırakamadım. İki seçiminin de kaçınılmaz sonlarla devam etmesi hangisinde neler olucak derken aralıksız okudum. Önce Ethan'ka kaldığı kaderinin devamını okumak isterken sonrasında Gabby'le kalmasını diledim. Ardından defalarca kez olayların gidişatı sonucunda tarafımı değiştirdim. Okuduğum en orijinal kurguların başında geliyor. Duygusal anlamda, aşk ve dostluğa da harika değinen bir kitaptı. Kitap boyunca o kadar çok tarçınlı çörek adı geçti ki öyle bir çöreği nasıl pişiririm diye kafamdan tarifler geçirip durdum. Anlayacağınız kesinlikle okumanızı önereceğim çok ama çok güzel bir kitaptı. Keyifli okumalar..
Continue reading Belki Başka Bir Hayatta - Taylor Jenkins Reid | Kitap Yorumu
,

Karanlık Sular - Paula Hawkins | Kitap Yorumu

Kitap Adı: Karanlık Sular
Orijinal Adı: İnto The Water
Yazar: Paula Hawkins
Yayınevi: İthaki
Sayfa Sayısı: 400
Goodreads Puanı: 3,55/5
Benim Puanım: 5/5
Arka Sayfa;
Yayımlandığı andan itibaren çoksatan listelerini altüst eden, pek çoklarınca yılın kitabı seçilen, son yılların en önemli gerilim romanı TRENDEKİ KIZ’ın yazarı Paula Hawkins’ten gizem dolu yepyeni bir roman!
NEFES ALMAK GİDEREK DAHA DA ZORLAŞACAK.
Ölümünden birkaç gün önce Nel yardım istemek üzere kız kardeşine telefon eder. Ancak kardeşi Jules yanıt vermez ve yardım çağrısını geri çevirir. Birkaç gün sonra Nel’in ölüm haberi gelir. Jules ise kaçtığı ve gelmemeye yemin ettiği kasabaya, geride kalan yeğenine bakmak için dönmek zorunda kalır.
Ancak Jules dehşet içerisindedir. Çok korkmuştur. Anımsamak istemediği hatıraları su yüzüne çıkarken, Nel’in intihar etmeyeceğine de giderek ikna olur. Bunların ötesinde Jules sudan korkmaktadır, özellikle de Ölüm Göleti dönen o korku verici yerden...
Yazarın Trendeki Kız kitabından sonra yeni bir kitabı çıkacağını duyunca içimi saran heyecanı anlatamam. Gerilim türü çok az okuyan biri olarak Trendeki Kız okuduğum en iyi kitaptı. Karanlık Sular ise son sayfasının son satırına kadar gözümde mükemmel bir kitaptı. Fakat yazar son satırda öyle bir cümle kurmuştu ki iki ölümden birinin tüm oyun kurgusunu tamamen değiştirdi. Kitabı bitirdiğim zaman bu oynama konusunda uzun uzun düşündüm ve hatta okuyanlarla tartışmalarım sonucunda nihayet kafamda her şeyin oturduğu bir sona varmamla kitabın da baştan sona mükemmel olduğuna karar verdim. Kitaba Nel'in yaşadığı kasabadaki Ölüm Göleti denen yerde boğularak ölü bulunmasının ardından kız kardeşi Jules'in seneler sonra doğduğu kasabaya geri dönüp yeğenine bakmasıyla başlıyor. Kitabın hemen başlarında bir sürü karakterin görüş açısından kısımlar okuyoruz. Böyle olunca kafamda kadroyu oluşturmak, kim kimin babası, kim kimin kocası diye oturtmak biraz zaman aldı. Nel'in ölümünden önce kızı olan Lena'nın en yakın arkadaşı Katie'nin de aynı gölde uçurumdan atlayarak intihar edip boğulduğunu okuyoruz.
Böyle olunca ortada iki ölüm var fakat ikisi de cinayet mi yoksa gerçekten intihar mı meçhul. Kitabın bu gerilimli tadının yanı sıra Jules'in geçmişte ablasıyla yaşadıklarını, seneler öncesine dönüp anılarını okurken Nel ile aralarındaki bu çıkmaza nasıl girdiklerini anlıyoruz. Kitap devam ettikçe bu aile dramının arka planı zaman zaman beni daha çok cezbetti. Kitabın ortalarında abla ve kızkardeş arasındaki taşlar oturduğunda senelerini boş yere kaybettikleri anlaşıldığında içime oturan hüzünle gözlerimden yaşlar dolup taştı. Hatta bir umut belki Nel kız kardeşine bununla ilgili bir mektup bırakmıştır diye bekledim ama yazar o bakımdan yüzüme gülmedi. Kitabın gerilimli havasına dönersek yazardan beklediğim gibi çok daha çetrefilli, tahminden uzak olaylar sonucunda ölümlerin meydana gelişi sonuca ulaştı. Bir yandan da yasak aşkın arka planını okuyoruz ve karakterlerin acizliğini okumak, aşkın ne kadar yakıcı ve bu kitapta geçtiği gibi öldürücü olduğunu okumak içimi yakmadı değil. Anlayacağınız her türlü hissi yaşadığım harika bir kitaptı. Yazardan işte tam olarak böyle elimden bırakamadığım, hem gerildiğim, hem gözlerimin dolduğu, hem de karakterlerin yaşadığı dramla hüzünlendiğim bir kitap bekliyordum. Yorumumun başında söylediğim gibi kitabın son satırına kadar gözümde her şeyiyle mükemmeldi fakat son cümlesiyle ölümlerden birini öyle karmaşık bir yola koydu ki böyle bitirdiğine önce inanamadım. Sonrasında kurgu üzerinden defalarca kez düşünüp, yazdığı bu sonu bazı kısımlardan hiçbir kaba sokamadım. Her şey yoluna girip tüm sonuçlar ortaya serilmişken yeni ve hiç beklenmedik bir zanlıyı ortaya çıkarmasıyla önce o son cümleyi öylesine yazdığını düşündüm. Tek bir cümleyle böylesine tüm kurguyu değiştirdikten sonra uzunca üstünde düşününce taşlar yerine oturdu. Ayrıca bu kişi hakkında hiçbir şekilde göz kırpmadığı için daha çok şaşırmamı sağladı. Beklentimi gerçekten karşıladı. Okumanızı şiddetle öneririm. Gereğinden çoklu bir anlatımı olduğu halde kadroyu aklınızda belirlediğinizde elinizden bırakamayacaksınız. Umarım çok beklemeden yazarın kaleminden nefes kesen bir romanı daha bir an önce okuruz.
Continue reading Karanlık Sular - Paula Hawkins | Kitap Yorumu
, ,

Lord of Shadows - Cassandra Clare | Kitap Yorumu


Kitap Adı: Lord of Shadows (The Dark Artifices #2)
Dili: İngilizce
Yazar: Cassandra Clare
Sayfa Sayısı: 701
Goodreads Puanı: 4,58/5
Benim Puanım: 5/5
Arka Sayfa;
A Shadowhunter’s life is bound by duty. Constrained by honor. The word of a Shadowhunter is a solemn pledge, and no vow is more sacred than the vow that binds parabatai, warrior partners—sworn to fight together, die together, but never to fall in love.
Emma Carstairs has learned that the love she shares with her parabatai, Julian Blackthorn, isn’t just forbidden—it could destroy them both. She knows she should run from Julian. But how can she when the Blackthorns are threatened by enemies on all sides?
Their only hope is the Black Volume of the Dead, a spell book of terrible power. Everyone wants it. Only the Blackthorns can find it. Spurred on by a dark bargain with the Seelie Queen, Emma; her best friend, Cristina; and Mark and Julian Blackthorn journey into the Courts of Faerie, where glittering revels hide bloody danger and no promise can be trusted. Meanwhile, rising tension between Shadowhunters and Downworlders has produced the Cohort, an extremist group of Shadowhunters dedicated to registering Downworlders and “unsuitable” Nephilim. They’ll do anything in their power to expose Julian’s secrets and take the Los Angeles Institute for their own.
When Downworlders turn against the Clave, a new threat rises in the form of the Lord of Shadows—the Unseelie King, who sends his greatest warriors to slaughter those with Blackthorn blood and seize the Black Volume. As dangers close in, Julian devises a risky scheme that depends on the cooperation of an unpredictable enemy. But success may come with a price he and Emma cannot even imagine, one that will bring with it a reckoning of blood that could have repercussions for everyone and everything they hold dear.
 
Gölge avcıları dünyasında geçen yazarın tüm kitaplarını okuyan biri olarak Geceyarısı Leydisi, Karanlık Sanatlar serisinin ilk kitabı olmasına rağmen tek kelimeyle mükemmeldi. Serinin başlangıcında karakterlere öyle bağlanıp, gölge avcıları dünyasında yazarın her kitabında geçen parabatai bağlantısını farklı bir şekilde konu edilmesini  böyle imkansızken ilk kitap bitince öyle canımızı yakmıştı ki tüm okurlar olarak bir sene nasıl bekleyeceğiz diyerek kara düşüncelere boğulduk. Özellikle de sonunun vurucu bölümü sayesinde ikinci kitap için deli gibi bekliyordum. Seri olan kitaplarda ilk kitabı çok beğenip ikinciyi bir tık daha az beğenme durumu bende çok fazla oluyor ama bu seride öyle bir şeyin olacağına hiç ihtimal yormuyordum. O yüzden aynı beğeni hissiyatı ve beklentisiyle ikinci kitabı elime aldım. Öncelikle fantastik bir dünyada geçtiği için orijinal dilinde yazarı ilk defa tamamıyla okuyacağımdan elime aldığımda içimde doğan bir tereddüt vardı fakat özellikle kitapları çok fazla replik barındırdığı için beklediğimin aksine hiç zorlanmadan tüm kitabı okuyor olmam çok sevindirdi beni. İlk önce şunu belirtmem gerekiyor; baştan sona harika bir kitaptı.
Ancak ilk kitaptan sonra aylardır beklediğim ikinci kitap beklentisini ufaktan içimde ukte bıraktı. İlk kitabı hala daha çok sevdiğimi söyleyebilirim. Bunun başlıca en büyük nedeni ilk kitabın sonundan sonra asıl konu olan Emma ve Julian arasındaki parabatai engeline daha çok odaklanmasını, hatta bu imkansız çıkmazla ilgili daha çok canımızı yakıp, gözlerimizi şokla irileştirecek bir patlak bekliyordum. Ama bunun yerine kitapta da çok fazla karakter olduğu için ve yazar sırasıyla her birine değindiğinde fazlasıyla olay okuduk ve bunların çoğu da yayılarak anlatılmıştı. Değindiğim kısımdan içimde bir eksiklik kaldı. Bir diğer eleştirebileceğim kısımsa Cristina ve Mark'ın arasında devam eden bu yakınlaşmanın bu kadar gergin geçmesiydi. Aralarına Kieran'ın girmesi büyük bir engel oluşturuyor fakat Mark ve Cristina da hislerinden eminken, Kieran'ın aslında olayların arka planında geçersiz eleman olduğunu ikisi de bilirken Mark'ın hislerini itiraf etmeyi bu kadar uzatması canımı sıktı. Fakat ilk kitapla beraber yavaştan sevdiğim Cristina'ya bu kitapta bayıldım. Mark ve arasında geçen o büyü faslını okuduğum gibi içim eridi. Gözümde son eksik kısım da Julian, Emma ve Mark üçlüsünün biraz erken refaha kavuşmasıydı. Evet, Julian'dan beklediğimiz tepkiyi görerek kalbimiz parçalara bölündü.
Fakat Emma ve Mark'ın bunu baya uzun tutmasını beklemiştim ve aynı şekilde bu çakma ilişkinin de bu kadar basit söndürülmemesini. Yani genel olarak şunu söylemeliyim ki; kitabı bitirdiğimde bir türlü içimden tam puan vermek gelmedi. Bu bahsettiğim kısımlar kitap boyunca benim gözüme çok battı. Karakterleri ne kadar çok sevsem ve konu akışına aşık olsam da hele de parabatai olayının bu kitapta beklediğim kadar şiddetli işlenmemesine haliyle üzüldüm. Fakat sonrasında uzun uzun düşününce gönlümün en ufak bir puan kıramayacağını da aynı şiddetle fark ettim. Kitabın sonlarına gelirsek o son on beş sayfayı böyle gözlerim iri iri, suratımda garip bir ifadeyle bir diğer paragrafa geçerken derin nefes alarak okudum. Kesinlikle böyle bir son beklemiyordum ve yazar kalbimizi parçalamayı öyle mükemmel bir şekilde biliyor ki sanki olayın gerçekleşmesi yeterince canımızı yakmamış gibi son satırlara eklediği geçmişten ünlü bir cümleyle dolduğu halde ısrarla akmayan gözyaşlarımı şakır şakır akıttı. Çok kalın olduğu için aşırı dolu dolu bir kitaptı, zerre sıkılmadım ve her seferinde okumak için elime şevkle aldım.
Kit ve Ty'a da çok fazla ayrılmış bir kitaptı. Unlisee King ile Annabel'in geçtiği bölümler ayrı heyecanlıydı. Üçüncü kitapla seriye veda ettiğimiz için bizi çok fazla şey bekliyor ama şunu da söylemeliyim. İlk kitap bittiğinde ikinci için bir sene bekledik ve baya sabırsızlanmıştım fakat üçüncü kitap için her ne kadar heyecanlıysam da beklediğim şeyler gerçekleşmediği için Emma ve Julian arasında ne olur, ne olmaz diye kurup kendimi heyecana sokamıyorum. Yalnızca bizi nasıl bir yasın beklediğini düşünerek yüzümde hüzünlü bir ifadeyle acı acı iç çekiyorum. Ayrıca bu kitapla beraber yazarın yazdığı kitapların hepsini sırasıyla okumanız gerektiğini şiddetle not düşüyorum. Aksi halde kendi serilerinde ana karakter olup, diğer serilerde yan karakter olan ana kadromuzun değerini anlayamazsınız. Ölümcül Oyuncaklar serisinin okumasaydınız bu kitapta Magnus ve Alec'in olayların gidişatı konusunda üzerlerine ne kadar büyük rol düştüğünü anlayamazsınız. Unutmadan bu kitapta Jace ve Clary'le ilgili çok önemli bir bölüm okuduk. Onların serisi bitmişken sürekli Emma ve Julian'a yardım ettikleri için aslında onlara ayrılan hikaye kısmının bitmediğini görüyoruz. Hatta büyük bir heyecan içinde üçüncü kitapta aşkları nereye varacak diye merakla okumayı bekliyorum. İlk kitapta zaten Julian'ın aile kavramına aşık olmuştuk ama inanın bu kitapta o sevgi bağı kat be kat artıyor. Ayrıca ilk kitabın sonunda Mark'dan aşırı hoşlanmazken bu kitapta bir yerden sonra Julian ve Emma'dan çok Cristina ve Mark'ı okumak istiyorsunuz. Üçüncü kitabın yorumuyla seneler sonra görüşürüz. Türkçe'ye çevrilmeden okuyabilenlere ne mutlu, umarım yayınevi çok bekletmez. Bol heyecanlı okumalar!
Continue reading Lord of Shadows - Cassandra Clare | Kitap Yorumu
,

Dışarıdakiler - S. E. Hinton | Kitap Yorumu

Kitap Adı: Dışarıdakiler
Orijinal Adı: The Outsiders
Yazar: S. E. Hilton
Yayınevi: Martı
Sayfa Sayısı: 208
Goodreads Puanı: 4.06/5
Benim Puanım: 5/5
Arka Sayfa;
Dışarıdakiler, S. E. Hinton henüz üniversite öğrencisiyken yayımlandı ve kısa sürede büyük etki yarattı. Bugüne kadar on beş milyondan fazla basılan kitap, tüm zamanların en çok satan genç yetişkin romanıdır. Kitap ayrıca Francis Ford Coppola’nın yönettiği; Tom Cruise, Matt Dillon ve Rob Lowe gibi yıldızların oynadığı bir filme
uyarlanarak çok daha geniş kitlelere ulaştı. Dışarıdakiler’le tanınıp ünlenen S. E. Hinton çok geçmeden “Gençliğin Sesi” olarak anılmaya başladı.
Dostluğa ve Ait Olmaya Dair Yüreğinizi Isıtacak Bir Kahramanlık Öyküsü
Ponyboy’a göre dünyada iki çeşit insan var: her şeyi yapabilecek güce sahip, zengin ve şımarık Sosyetikler ile her zaman arkalarını kollaması gereken, hayatın pek de iyi davranmadığı Yağlılar.
Ponyboy, tüm zorluklara rağmen Yağlı olmaktan dolayı mutlu. Çünkü pek çok sıkıntının yanında; sevginin, kardeşliğin ve dostluğu gerçeğini yaşayabildiği samimi bir dünyası var. Kendisine ve sıkı sıkıya bağlı olduğu iki ağabeyi ile dostlarına saldırmaktan zevk alan Sosyetiklere karşı hep bir mücadele halinde. Ama olsun, bu da bir Yağlı olmanın vazgeçilmez kuralı.
Derken bir gece vakti, birilerinin fazla ileri gitmesiyle Ponyboy’un dünyası tepetaklak oluyor.
Ah ne güzel bir kitaptı.. Hani bazı kitaplarda başta bir laf geçer de öyle çok büyük bir değer biçmezsiniz ama sonra kitabı sonlarına doğru tekrar karşınıza çıktığında bir bakmışsınız öyle bir dokunur ki gözleriniz siz anlamadan dolmuş olur. Yazarın nerede okuyucuya neler hissettireceğini bildiği, içinizi sıcaklığıyla kavuracak mükemmel bir kitaptı. Sanki bir filmin başına oturup suratımda baştan sona tebessüm ederek izlemiş gibi kitabın sonuna kadar öyle okudum. Bu kadar mı güzel karakterler bir arada olur.. Ponyboy'un o abileriyle arasındaki dostluğu, kavgaları, duygu seli, kurdukları çetedeki arkadaşlıkların samimiliği ve sonrasında başlarına gelen felaketle gözleri doldurarak okunacak kadar göğsüme bir güzel oturan harika bir kitaptı. 1988'de kaleme alınan bu romanda o zamanın tadını, havasını hayalenizde o kadar güzel canlandıraniliyorsunuz ki her satırla övgüyü hak ediyor. Bu kadar geç Türkçe'ye kazanılması ayrı üzücü ama eninde sonunda elimizde olması da ayrı güzel. Kesinlikle okumalısınız, bence çok şey kaçırıyorsunuz. Umarım diğer eserleri de bir an önce çevrilir, okumaya doyulmayacak bir kalem..
Continue reading Dışarıdakiler - S. E. Hinton | Kitap Yorumu
,

Kralların Çarpışması - George R. R. Martin | Kitap Yorumu

Kitap Adı: Kralların Çarpışması
Orijinal Adı: A Clash of Kings
Yazar: George R. R. Martin
Yayınevi: Epsilon
Sayfa Sayısı: 1010
Goodreads Puanı: 4.40/5
Benim Puanım: 5/5
Arka Sayfa;
Krallar çarpışırken tüm diyar titrer...
George R. R. Martin, Taht Oyunları'nın sabırsızlıkla beklenen devam kitabı Kralların Çarpışması'nda okuyucuları eşsiz hayal gücüyle buluşturuyor. Büyü, intikam ve savaşla dolu, eşi benzeri görülmemiş bir dünyanın kapıları açılırken büyük bir serüven başlıyor.
Alev ve kan rengine bürünmüş bir kuyruklu yıldız, gökyüzünü baştan başa kaplamıştır. Ejderha Kayası'nın kadim kalesinden, Kışyarı'nın haşin topraklarına kadar korkunç bir keşmekeş hâkimdir. Altı güç, Demir Taht'ı ve parçalanmış Yedi Krallık'ı ele geçirmek için kıyametvari bir savaşa hazırlanmaktadır. Gecenin karanlığında ölüler yürümekte, kardeş kardeşi katletmektedir. Bir akıl şövalyesi, tehlike saçan bir büyücü kadını zehirlemek peşindedir. Bir prenses, öksüz oğlan kılığında dolaşmakta; Ay Dağları'nın vahşi adamları, yağma için inmektedir. Kardeş katli, zillet, simya ve kıyımla ilerleyen bu macerada zafer, kılıcı ve kanı en soğuk olanların dahi olabilir...
İlk kitabını bitirdiğim gibi diziye sarıldığım, güya her kitabı bitirdiğimde bir sezon bitireceğimi söyleyip kendime söz verip sonra ilk bölümün jenerik müziğini dinledikten sonra kendime verdiğim sözü unutup altı sezonu dört günde bitirdiğim serinin ikinci kitabının yorumuyla karşınızdayım. Diziyi baştan sona detaylı izlemeden önce arada bir izlemişliğim ve en büyük olaylardan, ölümlerden haberim vardı. Ama tüm olayların detaylarını, arka planını bilmediğim için ilk kitabı elime aldığımda her sayfada bayılarak, heyecanla okudum. Dizinin ikinci sezonunu izledikten sonra ikinci kitabı elime aldığımda önce tahmin ettiğim heyecan tarafından sarmalanamadım. Hatta romanın yarısı yani ilk kısmını özellikle de Stannis ve Renly'nin taht kavgası derken hafiften sıkılarak okudum. Dizide bildiğimiz olayların kaleme dökülmüş hali olduğu için biraz o güçlü heyecanını kaybettiğini kabul etmeliyim. Fakat ikinci kısım bu sözlerimi bana bir güzel yedirtti.
Her ne kadar dizide de neredeyse kitaptaki her şeyi görmemize rağmen ikinci kısım muazzamdı. Kitaplar kısıtlı karakterlerin bakış açısından yazıldığı için diziyi izlediğinizde bu kadar olayı nasıl kitapta okuyacağım diye düşünüyorsunuz. Bu yüzden ilk kitap bittikten sonra ikinciye geçtiğimde bu sefer kimin görüş açısından okumaya başlayacağız diye düşünüyordum. Ve bu kitapla beraber Theon ve Davos da romanda ne kadar güçlü karakterler olduklarını göstererek bölüm başında isimleri belirmeye başladı. Konuyu, karakterleri, kurgunun gidişatını anlatmaya kelimeler sığmaz. Dizide görmediğimiz çok önemli replikleri kitapta okuduğumuzda sinirlenmedim değil ama senaristler daha iyi bilir elbette. Ayrıca dizide izlediğimizin aksine bazı olayların akışında değişiklikler vardı. Sonuçta orijinali böyle olduğu için henüz bu kısımlar kitapta bana daha güzel geliyor. Belki sıradaki kitaplarda bu düşüncem değişebilir. Ve tabii mühim olaylar karşısında karakterlerin ne hissettiklerini, ne düşündüklerini okuyabilmek kitaplara eşsiz bir değer biçiyor. Yani anlayacağınız her ne kadar ilk kısmı durağan ilerlese de ikinci kısmı mükemmeldi. Bir dahaki ay seriden iki kitabı birden okuyacağımı bilmek şimdiden sabırsızlanmamı sağlıyor. Sıradaki kitabın yorumuyla görüşmek üzere!
Continue reading Kralların Çarpışması - George R. R. Martin | Kitap Yorumu
,

Tilki, Baykuş, Bakire - Yaprak Öz | Kitap Yorumu

Kitap Adı: Tilki, Baykuş, Bakire
Yazar: Yaprak Öz
Yayınevi: Yitik Ülke
Sayfa Sayısı: 202
Benim Puanım: 5/5
Arka Sayfa;
“Berlinli Apartmanı” ve “Şeytan Disko” adlı psikolojik gerilim romanlarının yazarı Yaprak Öz’den sarsıcı bir yeni eser: “Tilki, Baykuş, Bakire”
Eşinden boşanan Begüm, kızı Ada'yla yeni bir hayata başlamıştır. Anne-kızın huzurlu günleri, Begüm'ün tesadüfen bulduğu bir deste eski mektubun sahibini aramaya başlamasıyla karanlığa bürünür. Kökü 1950'lere dayanan bir aile sırrı, yıllardır saklı kaldığı yerden çıkıp, domino taşı etkisiyle kızının ve okul arkadaşlarının hayatını tehlikeye atınca, Begüm içine çekildiği korkunç gizemi çözmek için canını dişine takacaktır. Tutkunu olduğu İtalyan Giallo sinemasındaki filmlerden birinin başrolündedir adeta: Ölü çocuklar, gök gürültülü geceler, gizli günlükler, eski anahtarlar, güzel ve suskun kadınların ürpertici dünyasındadır artık.  
Kapağıyla ve ismiyle daha çok dram tarzı bir kitap gibi görünmüştü gözüme. En azından arkasını çevirip konusunu okumadıkça gerilim türüne hitap edebileceği en uzak ihtimal gibi duruyordu. Aslında çok çok ağır bir gerilim değil ama o tadı gerçekten bana göre harika vermişti. Kitaba ilk başladığımda aile tarzı dram türünde ilerleyeceğini sanmıştım ama aksine arka planı sırlarla çevrili bir kurguya sahip. Yazardan okuduğum ilk kitabı olmasına rağmen kalemine bayıldım. Cinayet olayları falan sıraya girince katilin ya da tüm bu karmaşıklığın sebebini tahmin etmeye başlıyorsunuz ve zaten göze batan çok karakter olmadığı için birisi ağır basarak öne çıkıyor. Bir yandan bu kişinin ne haltlar yediğini düşünürken gerçekler yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Bu olayların dayandığı en büyük sır da aslında kitabın kurgusunu içeren en büyük özellik ama o kelimeyi yorumuma eklemiyorum çünkü aslında baya spoilere giriyor. Son elli sayfada her şey ortaya çıkarken tahmin ettiğim olaylar rayına oturdu ama yazar beni yine şaşırttı. Ya da şöyle de diyebilirim her ne kadar katili tahmin etsem bile bu kitapta eksik bulabileceğim bir unsur değildi. Yine aynı heyecanla, bıçak üstü okudum. Gerçekten kusursuz, mükemmel bir kitaptı. Gerilim olduğunu bilseydim belki de elime almazdım ama iyi ki konusunu okumadan almışım. Size de canı gönülden öneririm. Yazarın diğer iki kitabını de okumayı çok istiyorum fakat özellikle Şeytan Disko olan kitanı ismiyle bile tırsmamı sağlıyor. Anlayacağınız Tilki, Baykuş ve Bakire'yi bir an önce elinize alın. Fakat belirtmekte fayda var; çok olağan bir olaya dayanmadığı için okunması çok kolay bir kitap olduğunu söyleyemem. Bunun dışında keyifli okumalar..
Continue reading Tilki, Baykuş, Bakire - Yaprak Öz | Kitap Yorumu

10 Haziran 2017

,

Gölge Ateşi - Karen Marie Moning | Kitap Yorumu

Kitap Adı: Gölge Ateşi
Orijinal Adı: Shadowfever
Yazar: Karen Marie Moning
Yayınevi: Artemis
Sayfa Sayısı: 790
Goodreads Puanı: 4,46/5
Benim Puanım: 5/5
Arka Sayfa;
UMUT GÜÇLENDİRİR, KORKU ÖLDÜRÜR
MacKaylaLane, ablası Alina’yla birlikte evlatlık verilip İrlanda’yı bir daha dönmemek üzere terk ettiğinde küçük bir çocuktu. 
Yirmi yıl sonra Alina öldü ve Mac, ablasının katilini bulmak için İrlanda’ya dönmeye karar verdi. Doğaüstü güçlere sahip, lanetlenmiş bir soydan geldiğini keşfettikten sonra ise kendini esrarlı bir geçmişin içinde buldu. İnsanların, binlerce yıldır aralarında gizlenen ölümsüzlerle yaşadığı çatışmanın tam ortasında kalmıştı. 
Mac artık bir yandan acılarına göğüs germeye çalışırken, bir yandan da kendini dünyaları yaratma ve yok etme gücüne sahip bir büyü kitabı olan SinsarDubh’ı ele geçirmeye adamıştı.
SinsarDubh, Mac’i yüzüstü bırakıp sevdikleriyle arasında ölümcül bir patika oluşturduğunda ise avcı, artık av olmuştu. Mac artık kime güvenebileceğini kestiremiyordu. Sürekli rüyalarına giren o kadın kimdi? En önemlisi, bizzat Mac kimdi?
Bu kitap çok ama çok ama çok güzeldi! O kurgunun da, karakterlerin de, arka planında yatan sırların da, ihanetin de, aşkın da, her şeyin hakkını veren bu yazarı ayakta alkışlıyorum. Dördüncü kitabın sonunun beşinci kitapta bu kadar derinlenmesine işlenmesi, Barron'a dair hakkında bir sürü şey öğrenmemiz, Mac ile arasında geçenleri nefesimi tutup okumam; baştan sona tüm kitaba aşık oldum. Son sayfasına kadar bıçak üstü okudum ama son satırına kadar her şeyi çok güzeldi. Nihayet Barron'un kim olduğunu öğrenmekle kalmayıp Mac'in geçmişindeki tüm sır perdeleri de yavaş yavaş gün yüzüne çıktı. Kurgunun hakkını vererek fae aleminde ve o ünlü defterin arkasındaki gerçekler de tek tek ortaya çıktı. Çok kalın bir kitaptı ama keşke hiç bitmeseydi. Zaten ilk yarıya nasıl geldiğimi anlamadım bile. Açıkçası bu kitapta Mac'in Barron hakkında düşünceleri sonucu aldığı karar beni öfkelendirmedi çünkü ulaşmak istediği amaç için yaptıkları acı ama mantıklıydı. Mac'in aklının arka planındaki şeyin gerçek olduğuna asla inanmadım. Bir şekilde her şeyin kesinlikle rayına oturacağını tahmin ediyordum.
Artık Mac'in ablasının cinayetinin gerçeklerini ben bile unutmuştum ama yazar onu da ortaya çıkararak yine takdirimi kazandı. Aklımda soru bırakmayıp, tüm konulara derinliğiyle değinmesine çok sevindim. Bu kitapta hiçbir şeyi yüzeysel işlemedi. Dördüncü kitabın başında okuduğumuz yüzeysel kısımlara dair bu kitapta da hatırlatmalar vardı ve o kısmı o kadar detaylı yazmadığı için yine sinirlendim ama hiçbir ufak eksiklik benim gözümde bu kitabın mükemmeliyetinin üstüne örtü çekemez. Barron'un sırlarını öğrenmekle şok oldum resmen. Kesinlikle böyle bir şey beklemiyordum ve bu tarz bir şeyi hayal gücüne sığdırıp, absürtlüğe kaçmadan kalemine dökebildiği için yazarı yine tebrik ediyorum. Gerçekten çok özleyeceğim bir seri olacak. Beş kitabını da üst üste çok hızlı okudum ama ara veremeyecek kadar bağlandım seriye. Okumak için geciktirdiğim bir seriydi ve iyi ki öyle yapmışım. Karşılaştırabileceğim onca serinin arasından hakkıyla sıyrılabilecek güzellikle mükemmel bir seriydi. İçeriğindeki detaylı yetişkin kısmı nedeniyle kesinlikle belirli bir yaşın üstüne hitap ediyor. Bu konuda dikkatli olmanızı öneririm çünkü yazar seri boyunca hiçbir şeyi yazmaktan çekinmiyor. Sonuç olarak buruk bir vedayla ikiliye hoş çakalın diyorum. Sıradaki kitaplar her ne kadar genel anlamıyla bizim ikiliyi barındırmasa bile yine onlar hakkında bir şeyler okuyabileceğimiz için çok mutluyum. Her neyse, gerçekten rica ediyorum; lütfen bu seriyi okuyunuz.. Elveda Barron :(
Continue reading Gölge Ateşi - Karen Marie Moning | Kitap Yorumu
,

İntikam Ateşi - Karen Marie Moning | Kitap Yorumu

Kitap Adı: İntikam Ateşi
Orijinal Adı: Faefever
Yazar: Karen Marie Moning
Yayınevi: Epsilon
Sayfa Sayısı: 413
Goodreads Puanı: 4.34/5
Benim Puanım: 5/5
Arka Sayfa;
Tehlikenin farkında mısınız? 
ONLAR her yerdeler!
MacKayla Lane, kız kardeşi Alina’nın intikamını almak için Dublin’in tehlikeli sokaklarında canı pahasına mücadele ediyor.Dokunan herkesin korkunç şeyler yaptığı bir kitabın peşinde, Kelt efsanelerine konu olan yaratıklarla savaşıyor, değişiyor ve yetişkin bir kadına dönüşüyor.Etrafındaki kimseye güvenmiyor. Ne dizlerinin bağını çözen Fae Prensi Vlane’e, ne henüz ne olduğunu çözemediği Barrons’a, ne de kendisi gibi sidhe-kâhini kızları yöneten Rowena’ya. Sadece intikamı, yitirdikleri ve dünyanın kaderi için savaşıyor. Ve oldukça da sağlam dövüşüyor.
O son neydi öyle? Kitabı bitireli iki dakika oldu ve bu şok hislerle yorumumu hemen yazmak istedim. Gerçekten kalbime bir sancı girdi, o son satırla sinirden elim ayağım titredi. Az kaldı gözlerim dolacak. Üzerine düşündükçe kafayı yemek üzereyim. Üçüncü kitabın sonunda birşeyler olacağını biliyordum, şoka gireceğimi de tahmin ediyordum ama bu neydi? İlk sayfadan beri kendimce tahminlerde bulundum ama bunu on sene düşünsem aklımdan geçmezdi. Sanırım bunun nedeni "insan ne okumak istiyorsa onun hayalini kuruyor" diyebilirim. Ben böyle kahrolası bir sahne okumayı aklımın ucundan geçmedi. Bütün hayallerim yıkıldı resmen. O karakterlerle ilgili daha ne umutlarım vardı benim.. şimdi ne olacak? İkinci kitabın yorumunda bu konuda seni övmüştüm ama bu bana yapılır mıydı yazar? Barros ortaya çıksın diye de hiçbir zaman yalvarmadım, her şeyi zamana bıraktım ama böylesi olur muydu?! Kitabın içeriğinden ya da sonundan falan kesinlikle bahsetmiyorum. Bilin ki ne ben böyle bir son okudum, ne siz henüz okudunuz. O kadar net söylüyorum. Hadi hepimize güzel delirmeler. Ben de dördüncü kitabın içine dalmaya gidiyorum.
Continue reading İntikam Ateşi - Karen Marie Moning | Kitap Yorumu

16 Mayıs 2017

,

Kör - Rachel Dewoskin | Kitap Yorumu

Kitap Adı: Kör
Orijinal Adı: Blind
Yazar: Rachel Dewoskin
Yayınevi: Pegasus
Sayfa Sayısı: 416
Goodreads Puanı: 3,52/5
Benim Puanım: 5/5
Arka Sayfa;
DÜNYAN KARARDIĞINDA NE GÖRÜRSÜN? 
Emma Sasha Silver korkunç bir kazada görme yetisini kaybedince, yolda karşıdan karşıya geçmekten kız kardeşlerini tanımaya kadar renkleri gözünde canlandırarak her şeyi en başından öğrenmek zorunda kalır. Yedi kardeşten biri olan Emma, görünmez çocuk olmaya alışmışken herkesin bakışlarını üzerinde hissetmeye başlar. Liseye devam edip hem eski arkadaşlarıyla arasını düzeltmeye hem de önceki hayatına dönmeye çalışırken, intihar eden bir sınıf arkadaşının cesedi bulunur. On beş yaşında ve artık kör bir kız olan Emma, hayatın yaşamaya değip değmediğini anlamak için arkadaşının başına gelenleri çözmek zorundadır. 
 
Kör, bir genç kızın dünyada kendine yer edinme çabasını anlatan güçlü ve dokunaklı bir roman. 
Konusunu okumadan sadece ismiyle ve sırtındaki anlamlı kabartının güzelliğini gördüğümde bir an önce elime geçse de okusam diyordum. Bunun nedeni de henüz kör birinin ağzından ya da kör biri hakkında tüm kitabı kapsayacak kadar geniş bir roman okumadığım içindi. Kitap baştan sona mükemmeldi. Gerçekten son yüz sayfaya geçmemle birlikte keşke hiç bitmese dedim çünkü Emma'nın hayatı benim için o kadar değerliydi ki günden güne neler yaptığını, ileride onu neler beklediğini bıkmadan okusam yine doyamazdım. Kitabın başlangıcıyla umut denen şeyin kelimelerle bile cümle içinde kullanılmadığını anlayacak kadar yoğun bir kitap olduğunu anlıyorsunuz çünkü Emma'nın körlüğü bir süre sonra geçme ihtimali taşıyan türden değil ne yazık ki. Tabii ki bu bilgiyle bir sarsılmadım değil. Yani anlayacağınız üzere kitap pembe hayallerle bezeli değil kesinlikle. Emma'nın dünyasında her şey hissedilerek, kulak patlatarak, elle dokunarak anlam kazanıyor. Böyle olunca da gözleri görmeyen bir kızın etrafında dönenleri anlaması için her şeyi en ince detayına kadar kavramaya çalışması gerekiyor. Böylece Emma'nın ağzından okuduğumuz bu kitap çok fazla detay içeriyor. Herhangi bir düşünceye paragraflarca değiniyor ya da yaptığı bir eylemin içeriğini bize uzun uzun anlatıyor. İlk başlarda bu durumdan biraz sıkılıp darlansam da daha sonrasında onun bu detaylı anlatımına fazlasıyla alıştım ve mantık yükleyerek çok daha sevmeye başladım. Kitabın ana konusuysa Emma'nın hayata tutunmaya çalışmasından ziyade intihar eden sınıf arkadaşının ölümünün ardından kör olduğu halde hayata devam etmesi için elinde olanları ve yaşamanın buna değip değmeyeceğinin cevabını arıyor. Sayfalar devam ettikçe onun çaresizliğini çok derinlerde hissediyorsunuz. Yapamadıklarını, yapamayacaklarını aklından geçirdikçe istemsizce alnım kırışıp suratıma hüzünlü bir tablo oturdu. Kitabın ilk yarısının ardından Emma'nın babasıyla olan hastane ziyaretinde tanıştığı Annabelle ile geçen konuşmalarını boğazım düğüm düğüm okudum. Annabelle hakkında kitapta yazılanlarla ağla ağla doyamadım. Beni böyle bir anda gözyaşlarına boğdu. Yaşananların kurgudan ziyade gerçek olabilme ihtimalinin ağırlığıyla ezilip kaldım. Kitap boyunca Emma'nın kalabalık ailesini ve Logan ile arkadaş ilişkisini de uzun uzun okuyoruz. Ayrıca Emma'nın yaşama tutunmak için başarmaya çalıştıkları, kendini hem içe kapatıp hem de insanlarla bir araya gelmek için uğraşması çok güzeldi. Kitaba karşı içim dolu dolu hislerle kaplı. Duygusal anlamda ağır empati içeren bir romandı ve çok ama çok güzeldi. Kesinlikle ama kesinlikle okumanızı öneririm.
Continue reading Kör - Rachel Dewoskin | Kitap Yorumu
,

Kanadı Kırık Kuşlar - Ayşe Kulin | Kitap Yorumu

Kitap Adı: Kanadı Kırık Kuşlar
Yazar: Ayşe Kulin
Yayınevi: Everest
Sayfa Sayısı: 392
Benim Puanım: 5/5
Arka Sayfa;
1930’ların Almanyası... Nazilerin baskısından bunalan Yahudi asıllı tıp doktoru Gerhard Schlimann, çemberin yeterince daraldığını,  kendisi ve ailesi için tek çarenin kaldığını hisseder: Kaçmak... 
Ancak işsizliğin, savaşın habercisi toplumsal karmaşaların ve her yere yayılan ayrımcılığın cenderesindeki bir dünyada insanca yaşanacak bir yer bulmak hiç de kolay değildir. 
Zira Gerhard Schlimann ve diğer Yahudilere sözümona gelişmiş ülkeler bir bir sırt çevirirken, bir tek Avrupa’nın kıyısındaki genç bir  Müslüman ülke kucak açar: Türkiye Cumhuriyeti... 
Art arda dört kuşak kadının öyküsünü anlatan bu romana bayıldım. Yazardan okuduğum ilk eseriydi ve sırada elime alacağı kitabı için sabırsızlanıyorum. Hitler'in Almanya'yı kuşattığı zaman diliminde Yahudi kökenli bir ailenin İstanbul'a gelmesiyle Türk gelenekleri içinde yaşamalarını okumakla başlıyoruz kitaba. O zamandan bugünümüze kadar kapsayan vakit içerisinde ülkemizde yaşanan onca kolay yutulmayacak olaya değiniyoruz. Bazılarını ben de bu kitap sayesinde öğrendim. Değindiği dört kadının hikayesini; özellikle de diğer üçünü çocukluğundan itibaren okuyoruz ve böylece bebekliğinden yaşlı büyükanne oluncaya kadar okuduğumuz bu karakterleri iyice bağrımıza basıyoruz. Başlarda içimde büyük bir merak duygusu uyandırmasa da ilerledikçe artan bir keyifle bayılarak okudum. Ben en çok Suzan'ı sevdim ve her satırında onun gençliğindeki bıcırık, yaşı ilerledikçe olgun hallerini çok severek okudum. Baştan sona gerçekten önemli olaylara yerinde değindiği için harika bir eser gözümde. İnsanı insan olduğu için sevmeyi anlatan muazzam bir kitaptı. Yeri geldiğinde yaşananlar sonucu öfkeye sürükleyen, yeri geldiğinde değindiği aile ve tatlı aşk satırlarıyla sıcacık gülümseten; sonuç olarak histen hise sarıldığım bir kitap oldu. Rica ederim okuyunuz.
Continue reading Kanadı Kırık Kuşlar - Ayşe Kulin | Kitap Yorumu

2 Nisan 2017

,

Gece Yolu - Kristin Hannah | Kitap Yorumu

Kitap Adı: Gece Yolu
Orijinal Adı: Night Road
Yazar: Kristin Hannah
Yayınevi: Pegasus
Sayfa Sayısı: 496
Goodreads Puanı: 4.17/5
Benim Puanım: 5/5
Arka Sayfa;
Ateşböceği Yolu, Kış Bahçesi ve Gerçek Renkler kitaplarının yazarı Kristin Hannah’ın aşka ve kaybetmeye dair dokunaklı yeni romanı
Hayat size bir dizi seçenek sunar. Beklemek... Geçmişe tutunmak... Unutmak... Affetmek...
Siz hangi yolu seçerdiniz?
On sekiz yıldır çocuklarının ihtiyaçlarını her şeyden üstün tutan Jude Farraday’in ikizleri Mia ile Zach zeki ve mutlu birer gençtir. Defalarca evlatlık verilen ve karanlık bir geçmişe sahip olan Lexi kısa sürede Mia’nın en yakın arkadaşı ve bu birbirine bağlı ailenin de bir parçası olur.
Jude çocuklarının iyi bir yaşam sürmesi ve tehlikelerden uzak olmaları için her şeyi yapmıştır. Ancak lisedeki son yılları hepsini büyük bir sınavdan geçirir ve sıcak bir yaz gecesi, verilen yanlış bir kararla hepsinin hayatları altüst olur. Farraday ailesi göz açıp kapayıncaya kadar paramparça olacak, Lexi her şeyini kaybedecektir. Sonraki yıllarda, hepsi o gecenin doğurduğu sonuçlarla yüzleşir ve unutmaya çalışır. Ya da affetme cesaretini kendinde bulmaya...
Hayat dolu ve evrensel bir roman... Gece Yolu annelik, kimlik, aşk ve affetmeye dair soruları derinlemesine işliyor. Hem kaybetmenin verdiği şiddetli acıyı hem de ümidin hayret verici gücünü gözler önüne seren aydınlatıcı, yürek parçalayıcı bir roman. Kristin Hannah aile özlemi, insan kalbinin direnci ve sevdiklerimizi affetme cesaretine dair unutulmaz bir hikâyeyi olabilecek en iyi şekilde anlatıyor.
Bu kitap tek kelimeyle beni yıktı geçti. En başından içime ısındığı gibi daha ileride neler okuyacağımı bilmeden "sadece bir kez okuyacağımı" bildiğim için hüzünlenecek kadar ani bir sevgiyle bağlandım kitaba. Lexi kalbimi resmen ortadan ikiye böldü. İlk bölümden itibaren yaşadıkları sayesinde gerek Mia, gerek Zach, gerek Jude ile arasında geçenlerle ne zaman kendini hep arka plana atsa içimi kavurdu resmen. Onunla birlikte sürekli benim de suratım kızarıp durdu. Açıkçası kitabın bu şekilde ilerleyeceğini hiç düşünmemiştim. Arka konusu itibariyle gece yolu denen yerde geri dönülmez bir olayın meydana geleceğini  tahmin ediyordum ama bu kadar derin, bu kadar keskin bir şey beklemiyordum. Hele ortalarında artık karakterlerin girdiği çıkmazla birlikte gözlerimden sicim misali yaşlar durmaksızın aktı. Lexi'nin verdiği kararları, çektiği vicdan azabını belirten cümleleri tekrar tekrar okuyup içim yana yana bir hal oldum.
Baştan sona gerçekten söylüyorum; "keşke hiç bitmeseydi" diyerek okudum. Zerre sıkılmam bir an bile mümkün olmadı. Kitabın başında Lexi ile Mia'nın tanışmasının ardından hemen üç senenin atlamasına üzülmüştüm ama böylece kitapta hiçbir şey tadından sıkılmayacağı şekilde yerli yerinde ilerledi. Hele son iki yüz sayfa kadar böyle ellerim yanaklarımda sayfaları çevirirken bile kalbim titredi. Bir kitabın anne ve kız ilişkisine, aşka ve dostluğa bundan daha muazzam değinilebileceğini artık tahmin edemiyorum çünkü bu kitap adeta benim için zirveydi. Keşke devam kitabı olsa da bir de içimiz ferah ferah karakterleri okusak diye istemiyor değilim ama bundan sonrasında o karakterleri, o kurguyu kendi kafamızda düşünerek yetineceğiz. Mükemmel hatta muhteşemdi. Bir yazarın okuyucunun nerede boğazını düğümleyip, nerede bir anda gözlerini buğuluyacağını böyle harika bilmesi beni çok mutlu ediyor. Bugüne dek okuduğum en ama en güzel kitapların başında geliyor. Rica ediyorum, bir an önce elinize almayın, direk gördüğünüz yerde üzerine atlayın.
Continue reading Gece Yolu - Kristin Hannah | Kitap Yorumu