Kılıçların Dansı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kılıçların Dansı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Mayıs 2017

,

Kılıçların Dansı 8. Bölüm

8. Bölüm
(Birinci ve ikinci bölümün linki
Üçüncü bölümün linki
Dördüncü bölümün linki
Beşinci bölümün linki
Altını bölümün linki
Yedinci bölümün linki)


   “Aklın nerede takılı kaldı?” diye sordum nihayet dayanamayarak.
   Rapid kılıcını indirerek bakışlarını bana sabitledi. Kaşlarının arasındaki derin kırışıklığı aniden düzeltmeye çalışırken suratı komik bir ifadeyle çarpıldı. Keyfim yerine geldiğinden sesli güldüm. “Babamdan azar mı yedin?”
   Kaşlarını çatmaya son vermiş olsa da tatsız ifadesi yüzünde asılı duruyordu. Kafasını hayır anlamında sallayarak tekrar kılıcını kaldırdı. İçindeki sıkıntı her neyse benimle konuşmayacak olması zoruma giderken ben de kılıcımı kaldırdım. Yumuşak darbelerine karşı sağdan hamle yapacakmış gibi göstererek etrafında dönerek beklenmedik bir darbeyle onu yerine mıhladım. Kılıçlarımızın çarpışması sonucu koluna ağrı girmiş olmalıydı ki ağzından çıkan acı dolu bir nidayla kılıcını gürültüyle yere atarak sağ kolunu tuttu.
   “Rapid!” diyerek telaşla önünde dikildim. “Özür dilerim.”
   Eliyle geçiştirirken dişlerini sıkıyordu. “Kafam başka bir yerde Afrah. Başka bir zaman devam ederiz.”
   Ağrıyan koluna uzanıp yumuşak hareketlerle sıvazladım. Aramızdaki sessizlik havada asılı kalırken her zaman benimle sohbet edecek bir şeyler bulan Rapid’in aklını bu kadar yoran neyse içimi bir sıkıntı almıştı.
   Geri çekildiğim gibi bileğimi nazikçe tuttu. “Vezirin oğlunu neden kurtardın?”
   Sorusu karşısında afalladım. “Neden mi? Bir insan olduğu için? Alçakça suikastla ölüme gitmesine engel olmak için?”
   “Bu kadar mı? Arkasında başka hiçbir neden yok mu?”
   “Ne olmasını beklerdin?”
   “Zengin, asil ve inkar edilemeyecek derecede…”
   Sözünün nereye geldiğini anlayınca hemen lafını kestim. “Onu ilk defa dans gösterisinde gördüm. Vezirin oğluna karşı daha öncesinde bir şeyler hissedebileceğimi mi düşündün?”
   “Kim olursa olsun kurtarırdın yani? Öyle mi?” Kafamı sallayarak onayladığımda suratı gölgelendi. “Peki ya… kurtardığın için pişman mısın?”
   Göğsümde yavaştan bir şey sıkışırken alt dudağımı dişledim. “Ne zorun var benimle?”
   “Hiç düşündün mü Afrah? O tıkıldığın odadan nasıl kurtuldun? O adam neden gelip seni kurtardı?” Gözleri kısıldı. “Vezirin oğlunu gözünü kırpmadan öldürecek bir suikastçı neden gelip seni kurtarmak adına teslim oldu?”
   Soruları karşısında ürperdim. Dans gösterisinden bu yana hayatım öyle bir yokuşa sürülmüştü ki yaşadığım bazı şeylerin üzerinden geçip yolumda yalpalamaya devam etmiştim. “Masum olduğum için. Masum bir kızın bu suçla yargılanmasını istemediği için teslim oldu.”
   “Vay be.” diyerek alayla alkışladı. Ellerinin çarpma sesi tüm odada yankılanırken kulaklarım uğuldadı. “Vezirin oğluna düzenlediği suikastı berbat ettiğin için gözünü kırpmadan senin boğazını kesti ama…” Rahatsız edici bir ifadeyle güldü. “Ama sırf masum bir kız onun kalkıştığı suç yüzünden içeri tıkıldı diye onu kurtarmak adına kendini feda etti, öyle mi?” Sessizliğimden aldığı güçle üzerime yürüdü. “Sence o odaya tıkılan sen olmasan gelip teslim olur muydu? O kız kim olursa olsun onu kurtarır mıydı?”
   “Kurtarırdı tabii ki.”
   Ellerini ani bir hareketle omuzlarıma yapıştırıp beni sarstı. “Kurtarmazdı Afrah!” diye bağırdı. “O odadaki sen olmasaydın bir şekilde suçsuz olduğu kanıtlanırdı ama sen olmasaydın o suikastçı teslim olmazdı. Duydun mu beni? Olmazdı!”
   Beni sarsan kollarını iterken tek kelime etmedim. Rapid tekrar üzerime gelirken bir adım daha geri gittim. “Değdi, değil mi Afrah? Suikast suçuyla yargılanarak boğazına kılıcın geçirilmesi senin burada hala nefes alıyor olmana değdi, değil mi? O piç kurusunu kurtardığına hala pişman değil misin?”
   Ani bir titremeyle sarsılan ellerimi kaldırarak dudaklarıma götürdüm. “Sen… sen ne diyorsun Rapid?”
   “O suikastçının idamı için vezirin oğlunun babasına yalvardığını bilmek sana nasıl hissettirdi peki?” dedi tiksinerek. Gözleri dolarken sesi çatladı. “Niye yaptın bunu? Niye kurtardın onu?”
   Midem burulurken kalbimde ağır bir sancı peyda verdi. Biri boğazımı eline alıp sıkıyormuş gibi zorlukla nefes alırken aklıma dolan anıların çaresizliğiyle elim boynumdaki yara izine gitti. Sanki aynı yara izinin üzerine bir tane daha kılıç darbesi alıyormuş gibi orası ateş gibi yanıyor, katlanılmaz bir acının altında boğuluyordum. Ben farkına varmadan yanaklarımdan süzülen yaşlarla boğazımdaki düğüm öyle bir sıkıldı ki kaskatı kesildim.
   Başımı kaldırdığımda Rapid’in yanan gözlerle bana baktığını görünce çatlayan sesimle bağırmaya başladım. “Bende mi suç? Hiçbir şeyden haberi olmadan dans gösterisini izliyordu. Kim olursa olsun kurtarırdım! Bana kimse bunu hak ettiğine dair bir şey söylememişti.” Sesim kısılırken yanaklarım gitgide daha çok ıslandı. “Onu hapiste saklayacağını söylemişti. Cezasını çekerek hapiste kalacağını sanmıştım.”
   Tekrar omuzlarıma yüklenip beni sarstı. “Aptal mısın sen Afrah?! Seni kurtarmak için o odaya girdiği zaman zaten son nefesinden vazgeçmişti.”
   Aklımdaki sorularla beynim zonkluyordu. “Nereden biliyorsun? Benim özelliğim neydi ki beni kurtarmak için teslim oldu?”
   Başını şiddetle sallayarak, “Hayır.” diye fısıldadı tekrar tekrar.
   Sessizliğin ardından soruma cevap alamayacağım için öfkem katlandı. Yumruklarımla göğsünü dövmeye başladım. “Böyle kin kusup cevapsız kalamazsın! Duydun mu? Vezirin oğlunu kurtardığım için beni pişman edip nedenini söylemeden benden kurtulamazsın!”
   Bileklerimi sıkarak ellerimi göğsünden kurtardı. “Canın yanıyor değil mi? Yavaştan sana yaptıklarını unutmaya başlamıştın. Yakında dövüş talimlerinizde fıkralarına gülmeye başlardın, az kalmıştı. Şimdi gözünün yaşına bakmadan adamın boynuna kılıcı geçirdiğini öğrendiğin için vezirin oğluna kayan hislerinden iğreniyorsun, değil mi?”
   Çırpınarak ellerinden kurtulup suratına patlattığım tokat karşısında gözleri şokla irileşti. “Evet, canım yanıyor ama asıl canımın niye acıdığını tahmin edemezsin. Senin de memnun olduğun öyle bariz ki içim yanıyor. Babamın adını ifşa etmek yerine iyi ki beni boğmaya kalkışmasına izin vermişim. İyi ki o anlaşmayı imzalayıp onunla kılıç talimlerine başlamışım.” Yutkunmak gitgide imkansızlaşırken zar zor gözyaşlarıyla ıslanan dudaklarımı yaladım. “Meğer ben ne kadar önemli bir zatmışım da haberim yokmuş. Öyle ki oraya tıkıldığımda asıl suçlu sırf ben suçsuz yere o odaya tıkıldığım için beni kurtarmaya gelmiş. Senin dediğine bakılırsa o kişi ben olmasaydım asla gelmezdi. Senin gözlerinden de aynısını okuyorum. Öyle rahatlamışsın ki babamın ismini vermediğime. Bunun karşılığında ölüme göze alacak kadar gözü kara olduğuma sevinmişsindir. Umarım o suikastçının beni kurtarmasına değmişimdir.”
   İçim alevlerle yutulurken elimi göğsüme yerleştirip titrek bir şekilde iç çektim. “Asıl pişmanlığım o kılıcın vezirin oğlunun boynuna inmesine engel olmuş olmak değil. Asıl aptallığım o anlaşmaya imza atmış olmak. Ama o zamanlar bu kadar cahil değildim. Keşke o beni boğmaya yeltenirken geride beni seven, bekleyen insanlar olduğunu düşünerek debelenmeseydim. Seçim hakkım olsaydı inan suikastçının beni kurtarmak için o odaya adım atmasını istemezdim. Vezirin oğlunun yüzünü göreceğim günlerin ağırlığı tane tane boğazıma kilit vururken, arkamda bıraktığım ailemi korumak adına bir anlaşma yapmak yerine yitip gitseydim keşke.”
   Yanından geçmeme izin vermeden beni sıkıca tutup göğsüne bastırdı. Kollarında debelendikçe beni daha sıkı kavradı. Bu gücü karşısında daha şiddetli ağlamaya başladım. Bir erkeğin gücünün benim gibi bir acize göre ne kadar fazla olduğunu ağır sonuçlarıyla tatmıştım. Saçlarımı okşadığını fark edince titredim. “Özür dilerim.” diye fısıldadı. “Öldürülen adamı uzaktan tanıyordum ve tahmin ettiğim üzere kendince gerekli nedenleri vardı. Ben asla kendini feda etmeni istemezdim. Anladın mı Afrah? Asla.”
   Gözyaşlarımın döküldüğü yanaklarıma saatlerce dokunan, benimle şakalaşıp sürekli sataşan, yanağıma o öpücüğü kondurup bana o iğrenç teklifi yapan yüzü aklıma geldikçe midem buruluyordu. Titrememle birlikte dişlerim birbirine çarparken kendimi sakinleştirmek için dudaklarımı sımsıkı kapamaya çalıştım. “Sakın ama sakın babama onunla talim yaptığımı söyleme. Eğer bunu yaparsan benim için her şey biter Rapid, anlıyor musun? Her şey biter.”
   Cevabını duyamadan babamın ismimi bağıran sesinin odaya dolmasıyla Rapid’in kollarından sıyrıldım. İçine kapıldığım duygu fırtınasına rağmen zayıflık göstermeyecektim. Babamın adım seslerinin yaklaşan her dakikasıyla birlikte kendimi daha çok körükledim. Dişlerim birbirine çarparken, yara izim zonklarken, tüm zihnim uğuldamayla sarsılırken, yüzümdeki acizliğim kanıtı gözyaşlarımla karşısına geçtim.
   “Ne yapacaksın benimle? Beni ne için kullanmak istiyorsun? Niye o suikastçı gelip beni o odadan kurtardı? Ne olursa olsun beni yanında saklamanın, beni her gün kaldıramayacağım yüklerin altına sokmanın amacı ne?”
   Gözlerine keder çökerken elini uzatıp yanağımı silmeye çalıştığında hırçınca geri çekildim. “Ne zaman cevap vereceksin baba? Kazandığımız paraların nereye gittiğini, daha ne kadar yulaf kemirmeye devam edeceğimizi sorduğumda yine tokadı yapıştıracak mısın suratıma?” Alay dolu bir sesle güldüm. “Beni bu kadar sıkı eğitmenin nedeni daha basit bir şey mi yoksa? Beni de asker maaşı için başka bir ülkeye mi satacaksın?”
   Söylediklerim karşısında gözleri kararırken yüzü öyle korkutucu bir gölgeyle kaplandı ki her an tokat yiyeceğimi bildiğimden suratım karıncalandı. “Kes sesini artık!”
   “Sesimi keseceğim ama dansa son vermeyeceğim. Benim içimdeki bu isteği söküp atamayacaksın. Ne kadar çok zorla kılıcı ele tutturursun tuttur ben yine dans edeceğim. Karşılığında o dikiş makinasını alıp Leila’yı gözlerini kör etmekten kurtaracağım. Senin getirmediğin parayı kazanıp soğanlı suya çorba demekten kurtaracağım bizi. Sen hayalimizdeki baba olmayı beceremiyorsun ama en azından ben hayalimizde nasıl bir hayat istiyorsak ucundan bile olsa aileme onu yaşatmaya çalışacağım.”
   “Sus artık Afrah!”
   Sesin arkamdan gelmesiyle bağıranın Rapid olduğunu kavramamla duraksadım. Onda hiç şahit olmadığım bir öfkeyle karşımda belirdi. “Kes artık! Hiçbir şeyin değerini bilmiyorsun. Babanı utandırmaktan başka hiçbir halta yaramıyorsun!” Babama dönüp ciddi bir sesle konuşmaya başladı. “Ondan ümidi kesin artık. Asla istediğiniz kişi olmayacak. Bırakın bu rüya aleminde tıkılı kalsın.”
   Rapid’in sözleriyle üzerime öyle bir ağırlık çöktü ki istesem bile ayaklarımı hareket ettiremeyeceğimden korktum. Nefesim kesilmiş, ciğerimdeki havayı geri alabilmek için çırpınacak kadar aciz hissediyordum. Omuzlarım yenilgiyle düşerken bir babama, bir Rapid’e baktım. Babam pes etmişti. Rapid ise öfkeyle yanıyordu.
   Eve kadar ardıma bakmadan koştum sanırım. Gözyaşlarımla etrafım bulanıklaşmadığı için şanslıydım çünkü ağlamayacak kadar içim buz kesmişti. Ne zaman gözlerim kararmaya, koşmaktan nefesim kesilip, bayılacak olana kadar etrafım dönmeye başlasa kollarımı cimcikleyip acıyla kendime geldim. Eve vardığımda yatağımın altına girdiğimde sıcaklığın geri gelmesiyle ağır bir hastalığın içine adımlarımı attığımı kavramış oldum.
   Leila küpeleri kulaklarıma takarken canım acıdığında inleyecek halim bile yoktu. Alnımdaki soğuk, sirke kokulu bezle yatağın içinde adeta ateşler içinde yanıyordum. Leila’nın gözlerinden kaygı okunurken onu avutacak, bir şeyim olmadığını söyleyecek takatim bile yoktu. Getirdiği çorbadan bir kaşık dahi almamıştım. Mideme bir şey sokmak mümkün değilken, içindekileri bile her an çıkarabilecekmiş gibi diken üstü duruyordum. Tahriş olup ateşim sayesinde şişen boğazımdan ne zaman yutkunsam daha çok yorgun düşüyordum. Gözlerim anlamlandıramadığım bir şekilde sürekli nemleniyor, uzun aralıklarla vücudumu titreme alıyordu. Zihnimi tüm düşüncelere kapamıştım. Tek amacım bu hastalığın içinde kıvrılıp sessizliğe dalmaktı.
   Bağrışlarla silkelenerek uyandım. Kabussuz, rüyasız, çok derin hissiz bir uykudan kendime geldim. Hala yatağın içine gömülmüş,  alnımı, göğsümü ve sırtımı ıslatacak kadar ağır bir ateşin pençesindeydim. Konuşmalara kulak verdiğimde bağıranın annem olduğunu anladım. Babama beni kılıçla çok çalıştırdığı için suçlayıp duruyordu. Yara izimden, kaybolmamın ardından eve dönmeme kadar her şey üzerine bir anda çökmüşçesine acısını babamdan çıkarıyordu. Elimi yara izime götürecekken hem halsiz olduğumu anladım hem de zihnimi bir süreliğine olsa da kapadığımı kendime hatırlatmak zorunda kaldım.
   Fısıltıya benzeyen ağlama sesleriyle tekrar uyandım. Annem bir yandan saçlarımı okşuyor, bir yandan da ıslanan uzun gür kirpiklerinin arasından hüsran dolu bakışlarıyla beni izliyordu. Gözlerimi açtığımı gördüğünde duraksadı ama bu birkaç saniyenin ardından ağlaması daha şiddetli bir hal aldı. Onu susturmak için ağzımı açmaya çalıştığımda kupkuru kesilen boğazım beni engelledi. Annem gözleriyle pişmanlığını dile döküyordu. Bunca zamandır babama hiç karşı çıkmadığı için, en son onun dediği olduğu için, beni bu kadar hırpalamasına izin verdiği için üzgün olduğunu kederle parlayan gözlerinden okuyabiliyordum. Islak yanağı yüzüme sürtünürken alnıma sıcak bir öpücük kondurdu. Bu öpücüğün sıcaklığı beni başka bir anıya sürüklerken kaskatı kesildim. Elimi tutmaya devam ederek gözlerimi kapamamı söyledi.
   Sürekli uyumaktan, düzenli yemek yememekten, çok fazla kafa yoracak kadar düşünmemekten ve bu kırgın yorgunluk halinden sabah akşam kavramımı kaybetmiştim. Henüz akşam yeni batmaya başlarken uyandığımda sabaha doğru olduğunu sanıyordum. Ertesi gün Leila yalvar yakar çorba kasesinin yarısını bana içirdi. Ardından yanıma kıvrılmak istediğini söylediğinde yalnızca kenara kaydım. İki gündür bu ağır ateşin içindeydim ve henüz tek kelime etmemiştim. Eve döndüğümde Leila beni ateşim yüksek titrerken bulduğunda defalarca kez sorular sormuş, hepsine boş bakışlarla onu izleyerek cevap vermiştim. Beni göğsüne yerleştirmeye davranmadan ben yanağımı serin koynuna yasladım. Nihayet zihnimi hafif bir berraklıkla serbest bıraktığımda gözyaşlarına boğulacağımı sanıyordum ama aksine içimdeki buz soğukluğunu taşımaya hala kararlıydı. Sessizce iç çekip dudaklarımı ıslattım.
   “Rapid’in dediğine göre o odada ben suçlu gözüyle tıkılı olmasaydım suikastçı teslim olmazmış. Beni kurtarmak için kendi hayatından vazgeçmiş.” Sesim çatlarken aklımın arka perdesinde sürekli çıkagelen surat karşısında hala ağlamadığıma şaşkındım. “Vezirin oğlu kendi elleriyle öldürmüş onu. Onu hapse tıkıp cezasını çekmesine hüküm vereceklerini sanmıştım.”
   “Sadece bu mu?”
   “Suikastını önleyip vezirin oğlunu kurtararak o adamı ben mi öldürmüş oldum?”
   Terden sıcaklayan sırtımı sıvazlayıp sıcacık sesiyle, “Niye hep kendine pay çıkarıyorsun?” diye sordu. “O adam kaderini kendi elleriyle çizdi. Eğer o suikasta adım atmasaydı yaşıyor olacaktı. Sen odaya tıkıldığın için ölmedi, kendi kararları sonucu öldü.”
   Derin bir nefesle ciğerlerimi şenlerken bu düşüncenin ihtimaliyle rahatlamaya çalıştım. Leila tekrar, “Sadece bu muydu?” diye sordu.
   Ona biraz daha sıkı sarılırken yemek kokusu burnuma doldu. “Bana bir şey olsaydı arkamdan üzülecek birileri var, değil mi?” Kolumu cimciklediğinde olduğum yerde zıplayacak oldum. “Cevabımı almış sayılırım.” Acı bir tebessümle gülümserken Leila’ya asla harem olayını konuşmayacağıma dair kendime söz verdim. Bana verdiği öpücüğü, sunduğu teklifi söyleyip içimi dökersem Leila öfkeyle köpürüp artık talimlere benimle gelmek için daha ısrarcı olacaktı. “Bir de babamla tartıştım biraz. Demek yorgunluğumun üzerine hepsi gelince hastalanacağım varmış.”
   Alnıma dokundu. “Bu pek normal bir ateş değil ama neyse.”
   Tam tekrar uykuya dalacakken beni diken üstü yapan cümleyi kurdu. “Yarın cumartesi Afrah.”
   Yarın cumartesi… bugün cumaydı…
   Sözleşmemizin en önemli maddesini yıkarak cuma günü talim yerimize gitmemiştim. Güya çarşamba günü gösterisine hazırlık için Ladin Köşkü’nde buluşacaktık. Önce korkuyla boğazım sıkışır gibi oldu. Elinde portremin olduğunu hatırlamak göğsüme tanıdık bir ağırlığın oturmasını sağladı. Ardından yavaşça kendimi sakinleştirmeye, haftalar sonra artık vezirin oğlunun beni tanıdığını, ölüm kalım meselesi olmasa talime gelmeyeceğimi tahmin edeceğini düşünmeye başladım. Sonrasında beni tanımasını sağlayacak kadar onunla vakit geçirdiğimin, bir katile gitgide daha çok zaman ayırdığımı ve ayıracağımın aklıma gelmesiyle korkunun yerini tiksinti alarak midem bulanıp ağzım ekşi tatla doldu. Pazarda ailemi ya da beni aramayacaktı. Soyadımı ya da babamın kim olduğunu öğrenmeyecekti. İçimden defalarca kez telkin eden bu cümleleri tekrarlarken bir zamandan sonra inandım. Gözüme uyku girmesi saatleri alırken kabus göreceğime öylesine inanmıştım ki uyuyana kadar Leila’nın elini sımsıkı kavradım.
   Ertesi gün Freida’nın beni ziyarete geleceğini öğrendiğimde artık tüm gün yatakta uzanmamaya karar verdim. Günlerdir uyumaktan sırtım ağrıyor, tenimin terli kokusunu odanın ucundan bile alıyordum. Ani hareketlerde haddinden fazla başım dönüyordu. Boğazlarımdaki şişik tam anlamıyla inmemiş, vücut sıcaklığım da eski normal haline henüz dönmemişti. Annemin zoruyla karnımı doyurmamın ardından büyük ısrarla dışarı çıkmaya izin alabildim. Freida geldiğinde hasta yatağında beni göreceğine kapıda dikilmiş onu bekliyordum. Uçuşan ağaç yapraklarının altında daha uzun bir yolu kullanarak pazara doğru yürümeye başladık.
   “Seninle dans etmeyi özledim.” diye mırıldandı Freida.
   Dönüp göz kırptım. “Yarın ikindi vakti bir kaçamak yapalım o zaman. Sen de müzik çalmayacaksın. Yalnızca deli gibi dans edeceğiz.”
   Parmakları en hassas yerimi bulup belimi gıdıkladı. Beklemediğim bir şekilde nefessiz kalana kadar kıkır kıkır güldüm. Sokakta yürüdüğümüz için elimle ağzımı örtmeye çalışırken kendimi yaramaz kız çocukları gibi hissediyordum.
   “Babanla kılıç talimleri nasıl gidiyor?”
   “Yeni bir dans figürü oluşturabileceğim kadar farklı şeylere çalışmıyoruz. Onun dışında aynı.”
   İçindeki heyecanı yansıtan gözlerle bana baktı. “Vezirlerin oğullarının sergileyeceği gösterileri duydun mu?”
   Bir anda suratım düşerken midemdeki acı tat tekrar aynı yerde birikti. “Duymadım.”
   “Sanatla alakalı hangi yetenekleri varsa onu kanıtlayacakları kısa gösteriler olacak. Halktan çok az katılım var. Maliye Veziri’nin oğlunun kutlaması gibi kalabalık olmayacakmış.”
   “Sen nereden biliyorsun?”
   Omuz silkti. “Biliyorsun, babam birkaçının yakın dostlarıyla ahbap.”
   Keyfim kaçtığı için sessizliğe büründüm. Freida da son günlerde yaptıklarından bahsederken dikkatle onu dinliyormuş gibi yaptım. Çok yavaş yürüdüğümüz için başım onun omzundaydı. Gece karası saçlarının yüzüme değmesi hoşuma gidiyordu. Pazarın başını gördüğümüz gibi kolumdan çıkarak koşmaya başladı. Terzinin vitrinine yeni konulan takıma yakından bakmak için parmak uçlarında koşarken öyle mutlu görünüyordu ki en son dikiş makinesini alabileceğimi öğrendiğimde böyle neşeli olduğumu hatırladım. Fakat o mutluluğumun altında bile başıma gelenlerin sonucu bir burukluk vardı. Böylesi saf bir mutluluğu aramak için dans gösterisinden öncesine dair hafızamı yoklamalıydım. Dans gösterisine hazırlanırken ne kadar stresli bir zaman diliminde koşuşturduğumu hatırlayınca yine saf bir mutluluk bulamayarak düş kırıklığına uğradım. Hüzünle oflarken arkamdan rüzgarın fazla keskin bir ses çıkarmasıyla surat mimiklerim dondu.
   Aynı anda dikkatle önüme baktığımda önümdeki kavşakla başlayan pazara kadar sokakta çıt çıkmadığını fark ettim. Belimdeki hançeri almak için hamle yapacakken tam karnımın ortasından sertçe kavranarak arkamdaki vücuda yapıştım. Panik içimde dalga dalga yükselip başıma gelecekleri tahmin etmeme izin vermeyecek kadar nefesimi kesti. Kollarım saf dışı kalırken ayaklarımla debelenmek üzereydim ki burnuma dolmasıyla hatıralarımı baş kaldıran kokuyla bilincim ufka karıştı.
   İsmimin üst üste mırıldanmasıyla gözlerimi açmam gerektiğini anladım. Günlerdir içinde bulunduğum bu uyku uyuşukluğu huy olmuştu. Birkaç gün birkaç saat uykuyla ayakta durup kendime gelmek istiyordum artık. İsmim okşar gibi yumuşak namelerle, bir erkeğin ağzından hiç duymadığım bir tatla söylenirken gözlerimi aralayacak gibi oldum. Bastırılmış olduğum sıcak vücuttan kayarak yumuşak bir yere yatırıldım. Beni daha deminden beri taşıyanın yatağa oturmasıyla onun olduğu tarafa yuvarlandım. Gözlerimi aralamaya çalıştığımda nemden her zamanki gibi kirpiklerimin ıslanıp birbirlerine yapıştığını fark ettim. Elimi kaldırıp gözlerimi avuşturduğumda hareket ettiğim için karnıma tanıdık olmayan bir ağrı saplandı. Yüzüme dokunan parmaklarımı hissettiğimde ateşimin de güzel bir dereceye ulaştığını anlamamak imkansızdı.
   Üst üste yutkunarak Leila’yı görmek üzere gözlerimi araladım. Önce odanın tuhaf tahta kokusu burnuma çarptı. Sonra yattığım yatağın gereğinden fazla yumuşak olduğunu sırtımda hissetmemle daha demin beni taşıyan kolların babam olmadığına emin oldum. Doğrulmaya çalıştığımdaysa en büyük kabusum yanı başımda oturuyordu. Vezirin oğlu tereddüt dolu kaygılı bakışlarıyla beni izliyor, sıcak çikolatayı andıran gözlerinin kahverengiliğinde boğulmamı sağlayacak kadar derin bakıyordu bana. Suratında kararsız, çarpık bir tebessümle ellerini adeta zar zor yorganın üzerinde tutuyordu.
   Her şeyi kavradığımda ağzıma dolan çığlığı serbest bırakarak yataktan fırladım. Öylesine hızlı hareket etmiştim ki başım fırıl fırıl dönerken sendeleyerek uzun sehpaya tutunmaya çalıştım. Sehpanın yere devrilip büyük bir patırtı koparttı. Zar zor duvara tutunduğumda nefeslerimi dengelemeye çalışırken hemen belimdeki hançerin yerinde olup olmadığını kontrol ettim.
   Yine bu odaya tıkıldığımı fark ettiğimde sanki zihnimde bir düğüm koptu. O suikastçının bu odaya girdikten sonra öldürüldüğünü düşünmek, bu sefer beni bu odadan kimsenin kurtarmayacağını bilmek, vezirin oğlunun çoktan ailemi bulduğu ihtimaliyle çarpışırken başıma taşıyamayacağım ağırlıkta bir ağrı saplandı. Dişlerimi sertçe sıkıp inlememeye çalışmak, yere çöküp başımı kollarımın arasına alıp acıdan kurtulmaya çalışmamak gitgide imkansızlaşıyordu.
   Vezirin oğlunun yataktan kalktığını duyduğumda içime son kez titrek bir derin nefes çektim. Belki de ciğerlerimi son kez şenlediğimi düşünmek tüm yüreğimde zonklayan ağır bir darbe daha almamı sağladı. Bir hışımla önüme dönüp dimdik ayakta durduğumda vezirin oğlunun gözleri öyle bir irilikle büyüdü ki bu kadar şaşırdığını gördüğüm için gücüm olsa kahkahayla gülecektim.
   “O hançeri hemen indir Afrah.” dedi emretmekten uzak, yalnızca tehlikeli bir tonla.
   Belimden çıkardığım hançeri tüm kararlığımla boynumda tutmaya devam ettim. Yara izimin aksine diğer tarafa sabitlemiştim. “O suikastçı gibi senin pis ellerinle ölmektense burada kendi hayatıma kendi bıçağımla son veririm.”
   Ne demek istediğimi anladığında kaşları kalktı. “Onu ben öldürmedim.” Suratımda hiçbir değişiklik görmeyince daha kararlı bir sesle bağırdı. “Onu ben öldürmedim dedim!”
   Titrememi durdurmaya çalışmak için kendimi daha çok kasıyordum. Böylece başım daha çok ağrıyordu. “Bu oyuna son veriyorum. Burada kendimi öldürmemin ardından ailemin kim olduğunu öğrensen bile ancak intiharımın gerekçelerini açıklarsın onlara. Ya da cesedimi babanla öyle bir yere saklarsınız ki bu suç ikiniz arasında asılı kalır.”
   Kurduğum cümlenin kastıyla boğazım düğümledi. Tüm vücudumda beni titreten acının kaynağı yüreğimden yayılıyordu. Baş ağrım artık arka planda kalmıştı. Cesedimin soğuk bir toprak parçasının altında olduğunu düşünmek gözlerimi sıcak yaşlarla doldurdu. İçimi günlerdir bağlayan buz bu düşüncelerle çoktan aleve dönüp eriyip gitmişti. Babamın zorbalıklarından, hiçbir zaman istediklerimi yapamayacağım bu hayattan, başıma bela olan bu sözleşmeden bıkmıştım. Yine o dans gösterisinde boğazıma inen kılıcın daha derine gelmesiyle çoktan hayatımı kaybettiğimi hayal ettim. Ya da herhangi bir göle düşüp boğulup çoktan ölmüş olma ihtimalimi düşündüm.
   Zar zor yutkunarak başımı sağa sola salladım. Aklımdan ne geçerse geçsin, hangi ihtimale kafa yorarsam yorayım bunu kendime yapmayacaktım. Karşımda ölüm tehditi olmadan asla kendimi öldürmeyecektim. Bunun bir blöften farkı yoktu.
   “Niye tıktın beni buraya? Hangi suçlamayla beni yine bayıltıp buraya soktun?” Bana doğru bir adım atacağını anladığım gibi tısladım. “Sakın.”
   Gözlerinden okunan korku karşısında alay edercesine histeri krizine girene kadar gülmek istiyordum. Bir adım daha atmasıyla hançeri boynuma daha çok yanaştırdım. Bir santim daha kımıldatırsam yavaştan etimi kesecekti.
   “O suikastçıyı ben öldürmedim Afrah.” İsmimi bu kadar çok söylemesi, aramızda samimiyet varmış gibi bu kadar pervasız ağzına alabilmesi sinirime dokunuyordu. “Sen de kendini öldürmeyeceksin çünkü benim seni asla öldürmeyeceğimi biliyorsun.”
   Bir adım daha attığını görmemle hançeri boynuma kesecek kadar yakınlaştırmak üzere hamle yapacaktım ki kesiğin acısının tadını tekrar alacağımı düşünmek başıma yeni bir ağrı sapladı. Gözlerim kararır gibi oldu. Hançerin elimden koparılıp alınmasıyla boşluk hissiyle duvara tutundum.
   Hançerin fırlatılma sesiyle odada tekrar bir çınlama sesi dalgalandı. Vezirin oğlu öfkeyle soluyarak elini saçlarının arasından geçirdi. Tekrar karşıma geçip omuzlarımdan kavradığında karnımdaki ağrı sayesinde inledim. Bunu fark etmemiş olacak ki başımı kaldırıp beni çenemden tutup gözlerine bakmaya zorladı. “Seni öldüreceğimi nasıl düşünürsün?” Sesindeki yenik düşmüş haline az daha gülecektim.
   Beni omuzlarımdan duvara mıhlayıp ayakta durmamı sağladı. Baş ağrım yavaştan diniyordu ama ateşim su yüzüne çıkmaya başlamıştı. “Çok uzak bir ihtimal değil. Her seferinde beni küçük gören, ufak bir isteğime karşılık haremine katılmamı teklif eden iğrenç birinin yapabileceği bir şey olduğunu düşündüğüm için hatalıysam özür dilerim.”
   Vezirin oğlu yumruk yaptığı eliyle duvara asılı olan tablonun altına sertçe vurdu. Başını oraya dayayıp hırıltı nefesler verdikten sonra dönüp tekrar bana baktığında hala sakinleşmemişti.
   “Sana bir şey oldu sandım! Dört gündür ortalıkta yoksun ve asla haber vermedin.” Gözleri bir yerime bir şey olmuş mu diye tüm vücudumu dikkatle süzdü. “Dövüşürken biri daha kılıcını boynuna geçirdi diye düşünerek günlerimi geçirdim. Asla ortaya çıkmadın. Günlerce adamlarımı pazarda gezdirdim. Hiçbir yerde yoktun!”
   Sözlerine aldırmadan alayla dudağımın kenarı kıvrıldı. “Portremi gösterseydin insanlara. Hemen birileri haber uçururdu.”
   Kaşlarını çatarken suratı karardı. “Portreni gösterseydim, öyle mi?”
   “Mühürlü anlaşmamızda öyle yazmıyor mu? O yüzden delirmedin mi? Kurallarına uymadığım için, gururunu zedelediğim için çıldırmadın mı? Harem teklifini reddedip, kılıcımla ufak bir yerini kestiğim için buna nasıl cüret ettiğimi düşünüp delirmedin mi?”
   Sesi gitgide tehditkar bir tona büründü. “Mühürlü anlaşma öyle mi?” Vezirin oğlu hırçın hareketlerle odanın diğer ucuna gitti. Elindeki parşemön kâğıdıyla geri döndüğünde gözleri kahverengi değil, adeta simsiyahtı. Parşemön kâğıdının yırtılma sesini duyduğumda kulaklarım uğuldadı. Mühürlü anlaşmamız parçalara ayrılıp her yırtılma sesiyle hükmünü kaybederken şok olmuş onu izliyordum.

   Bir şey söylememe, tepki vermeme izin vermeden üzerime yürümeye başladı. İtmeye fırsat bulamadan kollarını bana o kadar sıkı doladı ki karnımdaki acı teklerken şaşkınlığımdan onu bile hissedemedim. Daha çok sokuldu, bir eli belimde, bir eli sırtımda göğüslerimiz bir bütün oldu. Boynumla omzumun arasındaki yara izimin olduğu yere başını koydu. “Seni o nefret ettiğin mühürlü anlaşmadan özgür bırakıyorum.” Saçlarımın kokusunu derin derin içine çekti. Onun hayatını koruma pahasına ölümü göze alıp tüm bu oyunun başlangıcının imzasını taşıdığım yara izimi öpmesiyle tüm bedenim baştan aşağı titredi. “Ama benden yalnız ben istediğimde özgür kalırsın.”
Continue reading Kılıçların Dansı 8. Bölüm

20 Nisan 2017

,

Kılıçların Dansı 7. Bölüm

7. Bölüm
(Birinci ve ikinci bölümün linki
Üçüncü bölümün linki
Dördüncü bölümün linki
Beşinci bölümün linki
Altını bölümün linki)
Suratında değişmeyen yüz ifadesiyle ağzından dökülen cümle sıradanlığıyla gözüme batacak türdendi. Dudaklarını sıkıntıyla aralayarak, “Bir kız.” diye mırıldandı.
   “Neden yalan söyledin? Yalanın ortaya çıkmasaydı neler olacağını hiç düşünmedin mi? Yalanının sonuçlarının bana neler mal olduğunu tahmin edemedin mi?”
   Vezirin oğlu bıkkın bir tavırla bakışlarını kaçırırken öfkem katbekat içimi yiyordu. “Öyle bir muameleden sonra Bay Sergei ile bir daha yüz yüze geleceğinizi o anlık düşünemedim.”
   Aklımdan geçenleri dilimden salıvermek için kendimi tutamadım. “O anlık düşünemedin değil mi? Bana uygulamaya çalıştığın tüm planlarının ne kadar sağlıksız olduğunu kavrayabildin mi peki? Seni o suikastçının elinden kurtarmak haricinde zerre zararım dokunmadığı halde içeri tıktın beni. Hem de saçma sapan bir kızın öne sürdüğü lafıyla. Sayende Bay Sergei’den iliklerime kadar nefret ettim. Nasıl bir insana kin beslememe sebep olduğundan haberin yok. Yalnızca kafandaki fikirler neyle örtüşürse öyle adım atıyorsun. Öyle pervasız, öyle saçma bir aceleyle hareket ediyorsun ki yüzünde gördüğüm olgunluğun kaynağını nereye sakladığını merak etmekten kendimi alamıyorum.”
   Sözlerimle katılaşan suratı çarpılıp tanıdık bir ifadeye büründü. “Kızın kim olduğunu söyleyemem.”
   Sahte kahkaham ağzımdan dökülürken moralim gitgide dibe battı. “Ne önemi var ki? Bu saatten sonra kim olduğunu öğrenmemin ne önemi var? Batağa saplandım bile. Kim olduğunu bilecek olmam neyi değiştirecek?”
   “Hiçbir şeyi!”
   Yorgunlukla pes eden omuzlarımın düşmesiyle iç çektim. Kısa bir sessizliğin ardından, “Kabul ediyorum.” dedim bahsettiği dans gösterisini kast ederek. “Çalışmamız süresince kimsenin beni görmeyeceği bir yerde olursak sevinirim. İki ayı eksilttiğine dair sözleşmemde bunu belirtip tekrar imza atacaksın.” Başıyla onayladığında bir adım daha geri atarak aramıza daha uzun bir mesafe koydum. Kollarımı göğsümde kavuşturdum. “Senden ufak bir ricam olacak. Kabul edip etmemek sana kalmış. Karşılığında eline hiçbir kazanç geçmeyecek.” Kaşları merakla kalkarken kararsızlıkla alt dudağımı kemiriyordum. Nihayet kısık sesle cümleme başlarken keşke hiç söylemeseydim diye pişman olmamayı diliyordum.
   Sıkıntılı geçen uykum sayesinde keyifsiz bir mahmurluğu zar zor üzerimden attıktan sonra sabah erken saatlerde yorgandan sıyrıldım. Eve geç dönmediğim halde tüm gece yorganın altında ısınamamıştım. Bir ara uykuya daldıktan sonra kabussuz geçtiği halde gecenin köründe uyandığımda göz kapaklarımın etrafı nemli, parmaklarımsa normale göre çok soğuktu. Leila’yı rahatsız etmemek için yavaş hareket ederken bir yandan ısrarla kaşınan boynuma dokunmamak için kendimi zor tutuyordum. Aynanın önüne geçip baktığımda yaranın etrafında hafif kabartılar çıktığını gördüm. Tırnaklarımı hafifçe sürttüğümde parmak uçlarımı ıslatacak kadar sulu bir yaraya dönüşmeye hazır beklediği ortadaydı.
   Hazırlanıp evden çıktığımda yüreğimde hem bir hafiflik hem de daralma vardı. Sırtımda kılıçların ağırlığını hissetmiyor olmak ferahlamamı sağlıyor ama bir yandan nereye doğru kiminle ne yapmaya adım atıyor olduğumu bilmek kalbimi sıkıştırıyordu. Nihayet Ladin Köşkü’ne varıp kapıyı çaldığımda güler yüzle karşılandım. Henüz köşk canlanmaya başlamamıştı. Sabahın sıcak güneşi pencerelerden içeri vururken etrafta kimseler yoktu. Merdivenleri yavaş yavaş çıkarken parmaklarım ısrarla boynumdaki kabartıyı kaşıyordu.
   Son basamağı bitirip elimi pervazdan çekerken vezirin oğlu bana doğru yürüyordu. “Heyecandan biraz erken gelmiş olabilirim.” Cevap vermeden Bay Sergei’nin olduğu odaya ilerlemeye başladım. Vezirin oğlu sıkıntıyla iç çekerken onu aldırmamaya devam ettim. “Sen alışık olabilirsin ama bu benim için bir ilk.”
   Tıklattıktan sonra içeriden gelen onay sesiyle kapıyı açtım. Vezirin oğlu da hemen ardımdan içeride yerini aldı. Tüm oda hazırlanmış bizi bekliyordu. Piyano kurulmuş, pencerenin perdesi yarı yarıya çekilmiş, Bay Sergei’nin çizim malzemeleri ve tablo tutacağı piyanonun tam ön hizasında yerini almış dokunuşlar için sabırsızca sırasını beklemeye koyulmuştu. Bay Sergei ise piyanoya tüy dokunuşu inceliğinde çalarak bir şeyleri kontrol ediyor edasına bürünmüştü.
   Kafasını kaldırıp vezirin oğlunu gördüğü gibi suratında şaşkın bir tebessüm peyda oldu. “Bay Farahani!”
   Soyadını ilk defa duyduğum için dönüp vezirin oğluna baktım. Onun suratında da beklenmedik ışıltı dolu bir ifade vardı. Gerçekten bu tablo olayına heyecanlandığı ortadaydı. “Nasılsınız Bay Sergei?” diyerek elini uzattı.
   Kısa sohbetlerinin ardından Bay Sergei bana dönerek omzuma sıcak bir dokunuş bırakmakla yetindi. Tablo tutacağının arkasında her zamanki taburesinde yerini aldıktan sonra başı boş ayakta dikilen ikimize döndü. Hayalperest bir edayla ellerini salladı. “Aklımda mükemmel bir tablo var.” dedi coşkuyla. “İkiniz de piyano başına geçin lütfen.”
   Vezirin oğlu kaliteli koltukta baş kısmında yerini alırken aramıza mesafe koyarak yanına oturdum. Bacaklarımın ona değmemesi için özen gösteriyordum.
   Bay Sergei’yi beni işaret ederek, “Sen zaten bu portrelere alışıksın. Bu seferki çok özel bir eser olacak, bu yüzden senden özel müsamaha istiyorum.” dedi.
   “Bana yalnızca piyanoyu içeren bir portre olacağından bahsetmiştiniz.”
   “Elbette öyle fakat eserimdeki oyuncuların hislerini aklımdaki arka plana aktarabilmeleri çok önemli.”   
   Pes ederek, “Pekala, aklınızdakini dile getirin.” dedim bezginlikle.
   “Bu eserde ikiniz aşıksınız. Aşkın ve müziğin duygularını harmanlayacağım bu eserde kız karakteri sevgilisinin yanında onun müziğini dinlerken, erkek karakterimiz hem müziğini var edecek hem de sevdiği kıza olan şefkatini onun yanağını okşayarak portrede gözler önüne serecek. Tek elle çaldığı bu piyanoyla yorgunluğuna rağmen sırf sevdiği kızı yakınında hissedebilmek için nasıl bir sabrı ve aşkı siniye çektiğine şahit olacağız.”
   “Dokunmak yok demiştim Bay Sergei.” diye tısladım dişlerimin arasından.
   “Yalnızca ufak bir saat dilimden bahsediyorum. Suratının üzerinde oynamalar yapacağım. Kimse sen olduğunu dahi bilmeyecek.” Sağ kaşını alayla kaldırdı. “Bu kadar itiraz etmene anlam sığdıramıyorum.”
   Dilimi ısırarak oturduğum yere daha çok gömüldüm. Gözlerim öfkeyle sulanmak için sabırsızlanırken inatla kirpiklerimi kırpıştırdım. Vezirin oğlunun saatlerce yanağıma dokunacağı, sıcaklığımı ve tenimi hissedeceği bir eserde model olmayı kabul etmiştim. Bay Sergei’nin özel talebi üzerinde şuanda bu koltuğun üzerinde oturuyordum. Vezirin oğlundan tabloda bana eşlik etmesini tek bir cümleyle rica etmiştim. Sanki beni ilk gördüğü andan beri böylesi bir rica bekliyormuşçasına hemen katılabileceğini söylemişti. Bu tablo sonucunda Bay Sergei genel modellik ücretimden daha fazlasını vermek üzere teklif sunmuştu. Geri çevirmeyi bir an aklımdan geçirsem de annemin kendince biriktirdiği paraya katkı sağlayabilmek için yalnızca bir günü siniye çekmem gerekiyordu. Her ne kadar aileme yararı dokunacak olsa da bir erkeğin bana dokunduğu bir tablo sonucu kazanacağım paraya muhtaç olduğumu bilmek durumumun altında ezilip dümdüz olmamı, böylece kendimi küçük hissetmemle içinde boğulduğum hislerle gözlerimi öfkeyle sulandıracak kadar ileri gitmeme neden olmak üzereydi.
   Vezirin oğlu kaçamak bakışlarla beni izlerken odada çıt çıkmıyordu. Bay Sergei eline fırçasını alarak boğazını temizledi. “Bahsettiğim poza bürünürseniz sevinirim. Vaktimiz kısıtlı.”
   Vezirin oğlunun omzunun sıcaklığını kendi omzumda hissettiğimde sırtımdan yukarı bir şey tırmanırcasına şiddetle titredim. Parmakları hafifçe irkilerek geri çekilecek gibi olsa da yavaşça elini yüzüme doğru kaldırmaya devam etti. Sol eli piyanonun üzerinde sarsak bir rahatlıkla sabit dururken sağ elinin sıcak parmakları yavaş yavaş yanağıma uzandı. Avcunun bir kısmı çenemi tutarken piyanoda duran elinin aksine her parmağını hissedebileceğim bir yakınlık ve yumuşaklıkla sağ yanağımı kondurdu. Nefesimi tuttuğumun farkında dahi değildim. Ben kaskatı kesilip düzensiz nefesler alırken bir zamandan sonra yanağıma dokundurduğu elini havada tutmaktan kolu ağrıyacak kişi vezirin oğlu olacaktı.
   “Mükemmel!”
   Bay Sergei’nin bu aynı coşkuyla odada yankılanan sesinin ardından henüz dakikalar geçmişti. Vezirin oğlunun omzunun sıcaklığını kendi omzumda hissediyor olmak uykumu bastırıyordu. O omuza kafamı sabitleyip uyumayı aklımdan geçireceğimi düşündüğüm gibi kendimi herhangi bir koltukta uyurken hayal ediyordum. Saniyeler geçmez olmuştu. Vezirin oğlu beklemediğim bir anda piyonun üzerinde hafifçe tuşlara bastırmaya başladı. Yavaştan bir ritim tutturdu. Bu sayede kulaklarıma dolan müzikle daha çok uykum ağır bastı. Bay Sergei ise yalnızca piyano sesinden memnun olduğuna dair boğazından keyifli bir ses çıkardı.
   Serbest ellerimle boğazımı kaşımak istesem de başaramayacağım gün gibi ortadaydı. Burnumu hafifçe kaşıdıktan sonra piyanonun sesini bastırarak, “Önce şu yanağımdaki eli çizin lütfen.” dedim aksilikle. “Ardından sabaha kadar burada oturabilirim.”
   Bay Sergei kafasını bile kaldırmadan portreye gömülü kalmaya devam etti. “Merak etme. Yüzlerinizin taslağını bitirdikten sonra hemen o kısma geçiyorum.”
   Vezirin oğlunun eli yanağımda terlemeye başlamıştı. Bundan kendi de rahatsız oluyordu ki nihayet elini yanağımdan çekerek cebinden çıkardığı mendile sildi. Bundan istifade hemen boğazımı kaşıdım. Ardından yanağıma uzanarak nemli kısmı silmek için mendilini yaklaştırdığında elini ittim. Kafamı çevirip tuniğimin yakasıyla yanağımı silerken teninden yayılan koku yanağıma çarpmış, dalga dalga burnuma varıyordu.
   Bay Sergei kafasını portreden kaldırmadan vezirin oğlu çaktırmadan aynı yere tekrar elini sabitledi. Dakikalar birbirini kovalarken aklımı meşgul edecek bir şeyler bulmak için ziyadesiyle uğraşıyordum fakat aklımı onun ritmik nefes seslerinden koparıp zihnimdeki düşünceleri bir araya getiremiyordum. Ömrümde ilk defa bir erkekle bu kadar dip dibeydim. Çocukluğumdan beri Rapid’le dalaşır, sürekli talim yapardık. Onun bedeni defalarca benimkine dokunup geçmiş, öfkeyle birbirimize vurup tenlerimiz kasıt gütmeksizin temas etmişti fakat bu tamamen farklıydı. Zerre haz etmediğim bir erkek dibimde oturmuş, omuzlarımız birbirine yapışık halde yanağımı avuçlamıştı. En son beni boğmaya niyetlendiğinde tüm vücudunu benimkine yapıştırdığında bu kadar bedeni benimle temasta bulunmuştu. Boğmaya yeltenmesini hatırlamakla ürperdim. Oturduğum yerde başımı çarpan dönmeyle sendeleyerek sabit durmaya çalıştım. Vezirin oğlu omuzlarımdan sıkarak beni tuttuğunda ondan kurtulmak için yana kayayım derken koltuktan tamamen düşerek yere yapıştım.
   Ufak bir gürültünün ardından rezil hislerle geri oturdum. Daha demin zihnimi dolduran anılarla şimdi kaskatı kesilmiştim. Aradan dakikalar geçtikçe vezirin oğlu sıkıntılı nefesler almaya başladı. Bay Sergei ise yalnızca yanağımdaki eli resmedeceği kısmın bitmesine ne kadar az kaldığına dair kısa cümleler mırıldanıyordu. Ne ara bize baktığından emin bile değildim, sürekli kafası tablosuna gömülü oturuyordu. Vezirin oğlunun parmakları yanağımda titreyince önce elinin uyuştuğunu sandım ama aksine parmakları hareket etmeye başlamıştı. Diğer parmakları sabit kalırken başparmağı tenimde geziyordu. Burnumla üst dudağımın arasındaki boşluğa geldiğinde kımıldamaksızın durdum. Elini itmek isterken aklından ne geçtiğini, daha neler yapacağını görmek için anlam yüklemek istemediğim bir meraka boğuldum. Gözlerinin benim üzerimde sabit durduğunu kafamın üstündeki bakışlarından anlıyordum. Ona bakmak yerine piyanonun üzerinde duran eline bakmaya devam ettim. Bu sefer başparmağı o boşluğu okşayarak geçti. Böyle bir şeye cüret edeceğine ihtimal veremezken başparmağı üst dudağıma doğru kaydı. Kafamı çok hafifçe çevirerek gözlerine baktığımda bakışlarına şaşırmamak elde değildi. Düzensiz nefesi dudaklarının arasından salık verirken göz bebekleri heyecanla titriyordu. Bakışlarında iğnelenen gözlerimde hangi manayı kendine kattıysa başparmağı tam iki dudağımın ortasında takılı kaldı.
   Nefesim kesilerek put kesildim. Vezirin oğlu da aynı doruk hislere büründüğünün kanıtı parlayan gözlerle beni izliyordu. Böylesine mahrem bir harekete hangi cüretle kalkıştığını düşünmeye dalmadan son bir saniye daha tıpkı dans gösterisinde olduğu gibi gözlerimin tüm dikkatiyle onun gözlerinde sabit durmasına müsaade ettim. Ardından başparmağını sertçe dudaklarımın arasına alıp ısırmamla neye uğradığını şaşırarak gözlerini büyüttü ve olduğu yerde acı dolu bir nidayla yerinden sıçradı.
   Bay Sergei’nin bağırarak, “Aizhan!” demesiyle hemen parmağını serbest bırakıp önüme baktım.
   Vezirin oğlu ısırdığım parmağını tutarken canının yandığını belirten sıkıntılı nefeslerle tamamen ayağa kalktı. Bay Sergei elindeki fırçayı bırakarak yanımıza doğru yürürken alnıma düşen saçlarımı geri yapıştırıyordum.
   “Afrah!” diye bağırdı Bay Sergei öfkeyle. “Biraz daha sabredemedin değil mi? Bitmek üzereydi.”
   Omuz silkerek oturduğum yerde yanan gözlerle vezirin oğluna bakmaya devam ettim. Bay Sergei, vezirin oğlunun parmağına baktıktan sonra tekrar yerine geçmesini rica etti. Çekingen adımlarla koltuğa oturduğunda bu sefer omuzlarımızın birbirine dokunmaması için özen gösterdim. Elini tekrar yanağıma uzattığı gibi gözlerimi ona çevirdim. “Bir daha aynısını yapmaya kalkışırsan kan gelene kadar ısırırım.”
   Bu tehlikeli halim onu eğlendirmiş gibi yaramazlık yapan ufak bir çocuk misali dudaklarının kenarları kıvrıldı. “Uslu durmaya çalışacağım.”
   Odanın sessizliğine eşlik eden tek şey ikimizin düzenli nefesleri, tabloya vuran fırçanın darbe sesleriyle pencereden içeri ulaşan cıvıl cıvıl kuşların ötüşüydü. Bu ritmik sesler eşliğinde gözlerimi kapadığımda anlamadan yanağımda duran ele daha çok yaslandım. Uykuya dalmamak için arada ısrarla gözlerimi aralıyordum. Her seferinde vezirin oğlu bana değil, piyanoda asılı duran eline bakıyordu. Aynı şekilde kısa bir süreliğine gözlerimi kapadığımda farkına varmadan uykunun pençesine takıldım.
   Alnıma vuran sıcak nefeslerle olduğum yerde sızlandım. Nihayet gözlerimi geri açtığımda kuş gibi hissiz bir uykuya daldığımı fark ettim. Hala aynı pozisyonda vezirin oğlunun dibinde oturuyordum. Yanağı elime bu sefer daha kuvvetli bastırılmış, geriye yaslanıp düşmemem için piyanonun üzerinde duran elini değiştirerek kolunu belime sarmıştı. Silkelenerek iki elinden de kurtuldum. Tarafına bakmadan Bay Sergei’ye, “Bitti mi?” diye sordum.
   Tabloya nasıl bir eser döktüyse keyfi her halinden belli oluyordu. Dudaklarına çalan mutlu tebessümle başını onayladı. Yerimden ani bir şekilde kalktığım için başım dönse de sarsak adımlarla yanına varmak üzere ilerledim. Tam tabloya bakacaktım ki geri adım attım. Piyanonun başında vezirin oğluyla geçirdiğim dakikaları zaten unutamayacaktım. Her şeyi yutup asla unutmama izin vermeyen hafızama yeni bir zafer kazandırıp bu tabloda can bulan ikimizin resmini de zihnime gömmeyi reddettim. Tabloya ucundan bile bakmayarak, “Elinize sağlık Bay Sergei.” dedim içten olmayan bir tonla. Kafamı çevirip pencereden baktığımda kuş seslerinden ikindi vaktinin yaklaşmak üzere olduğu ortadaydı.
   “Dikiş makinesini aldın mı?”
   Sorusu karşısında bir anda neşem yerine geldi. Suratım gülümsemeyle aydınlandı. “Henüz değil. Hemen ilk gördüğümü almak istemiyorum.”
   Arkamdan gelen adım sesleriyle tebessümüm silindi. Vezirin oğlu tam yanımda dikildi. “Ufak bir gösteri hazırlamam gerekiyor Bay Sergei. İkimizin birlikte hazırlanacağı gösterişsiz bir piyano performansı. Acaba köşkünüzde herhangi bir odayı kısa süreliğine kullanabilir miyiz?”
   Onun bu yüzsüzlüğü öfkeyle burnumdan solumamı sağlıyordu. Beni gammazlayan kişi olarak Bay Sergei’yi ileri atmıştı. Şimdiyse sanki böyle bir husumet hiç mevzu bahis olmamış gibi oldukça normal davranıyordu. Bay Sergei de beklediğimin aksine vezirin oğluna karşı soğuk değildi.
   Bay Sergei elbette önerisini zevkle kabul etti ve hatta piyano da bu odada olduğu için burayı kullanabileceğimizi söyledi. Konuşmanın bittiğini tahmin ederek odadan çıkmak üzereydim ki vezirin oğlu hayran gözlerle tabloyu incelemeye başladı. Gözlerindeki samimiyet ve içtenlik yine aynı gerçekliğiyle çarpıcı bir edayla tüm mimiklerinden okunuyordu. Tabloya bakmayı aklımın ucundan geçirmesem de onu böylesine hayran bırakan fırça darbelerinin bütününü merak etmiştim. Bu düşüncemi acımasızca yarıda keserek hışımla kapıya vardım. Vezirin oğlu arkamdan seslenecek gibi oldu ama çoktan çıkmıştım. Merdivenleri inerken ona veda etmediğim için pişman değildim. Haftaya görüşürüz gibi gereksiz cümlelerde bulunmama lüzum yoktu. Ne de olsa bir dahaki cuma yine aynı yere zincirlenmiş gidecektim.
   İçimde tutamadığım özlemle dans odasına doğru ilerledim. Bay Sergei’nin özel kızları prova yapıyordu. Elbiselerinin karın kısımları çıplaktı. Tenlerini kapatmaktan ziyade rengini daha koyu göstermeye yarayan şeyse tüm giysilerini saran perde misali tüldü. Gözüme ilk çarpan Yasmin oldu. Sırtımı dayadığım duvardan kızları izlerken yine ayak parmaklarım kıpırdanıp dans etmek için sızladı. Vezirin oğlunun eline yaslanmış, belime doladığı kolu sayesinde içinde yüzdüğüm hissiz uyku üzerine kafa yormamak için zihnimi meşgul tutmaya çalışıyordum fakat kulağıma çalan ney sesi ve parkede çınlanan ayak sesleriyle bastıran dans özlemim bile o anları aklımdan atmama yardımcı olmuyordu. Teninin sinmiş olduğu terli elinin izleri hala tüm yüzümde asılı kalmış, kokusu buram buram burnuma çarpıyordu. Parmağının mahrem bir okşayışla dudaklarımın üzerinde gezindiğini düşünmek kirpiklerimi titretiyor, o sıcak parmakların ben uyarken kolunun ağrımasına rağmen saatlerce yanağımda sıkıca sabit durduğunu biliyor olmanın anısı midemi düğüm düğüm yapıyordu.
   Parkede dalan gözlerim nihayet Yasmin’in bana doğru yaklaşmasıyla odağını buldu. İki elimi de avuçları arasına alarak buruk bir ifadeyle gülümsedi. “Konuşabilir miyiz?” diye sordu her zamanki çekingen tavrıyla.
   Cevap vermek yerine koluna girerek bu köşkte oturmaktan en çok zevk aldığım yere doğru onu sürüklemeye başladım. Arka bahçenin en uç kısmına vardığımızda kışın habercisi yapraklar havada uçuşuyordu. Taburelerden birine oturduğumuzda aynı sıcaklıkla elimi omzuna koydum. “Bana içinden geçen sıkıntı neyse anlatabilirsin.” Bakışlarını kaçırarak gözlerine dolan yaşları gizlemeye çalıştı. Göz pınarları öyle büyük bir kederle titriyordu ki kalbim adeta sıkıştı. “Sırrın benle gizli kalacak Yasmin.”
   “Kimse burada kalıcı değil Afrah. Herkes yavaş yavaş ömrünün geri kalanını geçireceği evlere yollanıyor.”
   Cümlesinin vardığı yere anlam yüklediğim gibi diklendim. “Fakat sen o kızlardan değilsin. Dans gösterilerine katılman karşılığında burada kalıyorsun.”
   Alayla dudağı kıvrıldı. “Öyleydi fakat Bay Sergei’nin hayırseverliği buraya kadarmış. En başından beri burada kalıcı olmayacağımı tahmin etmeliydim.”
   “Nereye gideceksin?”
   “Gitmiyorum, gönderiliyorum. Senenin sonunda seçme şansının bana verilmediği haremlerden birine katılacağım.”
   “Buradan çıktığında köy pazarında herhangi bir yerde çalışabilirsin.”
   Yanaklarından yaşlar süzülürken başını sağa sola salladı. “Babamın adı ihanetten çıkmışken beni kim yanına sokar sanıyorsun?”
   Yasmin’in çektiği acıların şiddetini düşünürken dudaklarım büzüldü. Ailesini teker teker kaybetmiş, kimsesiz ve damgalanmış bir acizlikle ortada kalmıştı. “Bay Sergei ile konuşacağım.”
   Öne atılarak şiddetle ellerimi sıktı. “Sakın Afrah! Daha ne kadar bedava karnımı doyurabilirdi? Hem senin kadar iyi bir dansçı da değilim, öyle aham şaham bir güzelliğim de yok.”
   Sözlerine karşı çıkmak yerine düşünmeye koyuldum fakat o anlık bu durumdan kurtulmanın bir yolu yoktu. Yasmin’in özgürlüğünü satın alacak parayı bulsam bile bundan sonra onu kimse yanında istemezdi. Suratını örtüp baş gösterdiği danslarda olduğu gibi gizli kalamayacaktı. Ya bir hareme girip kim olduğunun zerre umursanmadığı ömrünün en küçük düşürücü muamelesine razı kalacak ya da özgürlüğü satın alınıp halkla yaşamaya başlamakla beraber insanların yüz çevirmeleriyle tekrar tekrar acizliği iliklerine kadar tadacaktı. Yine de ısrarla, “Bir yolunu bulacağım.” diye söyleyip durdum tekrar tekrar.
   O sırada Yasmin sessiz sessiz ağlamaya devam ediyordu. Aklıma düşen soruyla çenesini tutup başını kaldırdım. “Peki ya hangi vezir?”
   Titreyen dudaklarıyla, “Kura… kura çoktan çekildi.” diye kekeledi. “Senenin başında yenilenecek olan iki vezirden birisine.”
   İhtimali bile tiksintiyle ürpermemi sağladı. Fısıltı misali bir sesle soracakken Yasmin dudaklarını ıslattı. “Sıradaki maliye vezirinin haremine katılacağım.”
   Tepki vermeyi aklımdan geçirsem de vücudum hissizleşmiş gibiydi. Aynı tiksinç dolu iğrenme tüm bedenimi kavururken buradan uzaklaştığım gibi derimi deşercesine yanağımı silmek istiyordum. Vücudumun titremesini sesime yansıtmamaya çalışırken ürperdim. “Bir yolunu bulacağım Yasmin. Daha fazla acı çekmene müsaade etmeyeceğim.”
   Umut dolu gözlerle bana bakarken içim kıyıldı. Onu kendime çekerek sıkıca sarıldım. İkimiz de aynı hafif şiddetle titriyorduk. Onun titremesinin nedeni hüzün dolu bedenine eşlik eden hıçkırıklarıyken, benimkiyse tiksintiyle tüylerimi diken diken eden iğrenmeydi.
   Eve vardığımda kapıdan girdiğim gibi Leila beni karşıladı. Kafamı çevirip ondan kaçınmaya çalıştığımı anladığında hemen suratıma uzandı. Gözleri dehşetle büyürken fısıltıyla, “Birisi sana tokat mı attı?” diye sordu.
   Tüm yol boyunca derisini kazdığım yanağım alev almış durumdaydı. Mutfaktan bulduğum buzu yanağıma yapıştırıp hızlı adımlarla odamıza geçtim. Yatağımın üstüne oturduğum gibi yıkanmak için soyunmaya giriştim. Leila da hemen arkamdan geldi. Soru yağmurundan kaçınarak, “Kimse bana tokat atmadı.” dedim kısaca.
   Yaklaşıp yanağıma dokunmak için buzu itti. “Ne yaptın o zaman kendine?”
   “Leila.” dedim alçak bir tonla. İçimdeki acının sesime çarptığı her halimden belliydi. “Hepsi tabloya modellik yapmam karşılığında bana vereceği para yüzündendi.” Saçlarımı avuçlarımın içine alırken, “Keşke kabul etmeseydim.” dedim pişmanlıkla.
   Gözleri büyürken suratı karardı. “Ne yaptın sen Afrah?”
   Aklına gelen ihtimalin ne olduğunu tahmin ederek eline vurdum. “Saçmalama, öyle bir şey değil. Bay Sergei’nin modellik teklifini kabul edip vezirin oğlundan bana eşlik etmesini rica ettim. Bay Sergei eğer ikimiz birlikte gelirsek ücreti ikiye katlayacağını söyledi. Öylesine basit bir tablo çıkaracağını zannetmiştim. Oysa aklındakiler buram buram aşk kokuyordu. O…” Dudaklarım ince bir çizgi halini aldı. “O pisliğin eli saatlerce yüzüme yapışık kaldı. Dibimdeydi ve teninden yayılan kokuyu hala alıyorum.” Gözlerim öfkeyle dolarken omuzlarım yenik düştü. “Harem kuracakmış kendine. Sıradaki maliye veziri olduğunda harem kuracakmış kendine.” diye tekrarladım aptalca. “Yasmin de hareminde olacak. Onu bu bataktan kurtaramayacağımı bilmek beni delirtiyor. Öyle bir pislikle geçireceğim daha sekiz buçuk ayım olduğunu bilmek beni çıldırtıyor. Ben onunla sabah talim yaparken akşamında Yasmin gibi aciz kızlara…”
   Ben farkına varmadan parmaklarım dudaklarımın üstüne kapanmışken hunharca başparmağının izlerini silmeye çalışıyordum. Leila elimi iterek sıkıca tutup sessizliğe gömüldü. Kafamı kurcalayanlara anlam verdiği bakışlarından okunuyordu, kelimelere gerek yoktu.
   Tüm bedenimi aşındırarak ovaladıktan sonra banyodan çıktım. Sabah kahvaltı etmemiştim ama yine iştah denen şeyi zerre hissetmiyordum. Yatağıma yatıp öylece uzanacakken Leila’yı da kendi yatağında oturur vaziyette buldum. Davetkar bakışını görünce hemen yanına kıvrıldım. Başımı göğsüne yerleştirdiğimde nihayet rahat nefes alabildim. Kısa bir süre sonra gün batarken ikimiz de hala uyumamıştık. Kendi gürültü nefeslerimden Leila’nın soluğunu duyamıyordum. Boynuna süzülen ıslaklıkla ağladığını fark ettim. Yattığım şekli değiştirip yukarı tırmandım. Bu sefer onun başını göğsüme yaslayıp saçlarını okşamaya başladım. Neden ağladığını sormamak için dudaklarımı kenetledim. Leila canı fiziksel yanmadığı sürece öyle nadir ağlardı ki bazen inada bindirdiğini düşünürdüm.
   Ben sormadan ağlamaktan boğuklaşan sesiyle kendi mırıldandı. “Çok özlüyorum Afrah.” Bu özlemeni nereye yormam gerektiğini çok iyi biliyordum. Burnumun direği sızlarken saçlarını daha büyük bir şefkatle okşadım. Sessiz kalacağımı anlayınca aynı sesle devam etti. “Ev öyle eksik geliyor ki bazen ben de kaçıp gitmek istiyorum. Babama sabrettikçe sınama gücüme bir gün yenik düşeceğim diye korkuyorum.”
   “Bir gün… bir gün umarım eski tadımıza kavuşuruz.” demekle yetindim.
   Uzun zamandır aklımı meşgul etmeyen bir burukluktu Leila’nın değindiği. Yarayan kanam kısa süreliğine kapanmışken tekrar sızlamaya başladı. Babama olan öfkem hatırladıklarımla daha derin bir çukura dönüştü. Akşam yemeğinde kupkuru boğazımdan aşağı inen çorbanın tadını alırken yemek masamızdaki boş sandalyelere gözlerim dalıp duruyordu. Eski muhabbetlerimizin coşkusunu, annemin suratındaki sürekli çiçek açan tebessümü, babamın kahkahalardan kırışan gözlerinin kenarlarının hatırası sürekli başa sarıp canımı yakarken yine ne yediğimden anlamadığım tatsız tuzsuz bir akşamı ardımızda bırakmıştık.
   Günler birbirini kovalarken bu yanağımı sıvazlama huyunu abartmıştım. Bu sayede kızarıklık bir türlü geçmek bilmez oldu. Leila’ya haber vermeden şehir pazarına inip dikiş makinelerinin fiyatlarını araştırdım. Ertesi günlerde annemi sevindireceğimi bildiğim için Ladin Köşkü’ne keyifle yürürken diğer tarafım Yasmin’in o köşkte nasıl sıkışıp kaldığını düşünerek sıkıntıya büründü. Akşamında anneme tablodan kazandığım ücreti verdiğimde paranın geldiği yer ikimizin arasında ağır bir sır olarak kalacaktı. Annemin mutluluğu suratında açan gülücüklerinden kendini belli ederken ertesi sabah ben Rapid’le talim yapmak üzere demirci dükkanına giderken Leila ile annem uzun zamandır alınması gereken ihtiyaçları karşılamak üzere köy pazarına gittiler. Perşembe akşamı sulu yemeğe katılmış et sayesinde herkes aynı sessizliğe eşlik eden gizli bir iştahla yemeklerini yedi. Gece yatağa girdiğimde kaç gündür Rapid’le kıyasıya dövüştüğümüz için ağrıyan kollarımı okşayıp durdum. Nihayet uykuya daldığımda yarın kimi göreceğimin habercisiymiş gibi günler sonra aynı kabusu görerek kan ter içinde uyandım. Nemli gözlerimi silerken bir daha bu gece uykuda kaybolamayacağımı bildiğimden elimi sızlayan yanağıma koyup pencereden bakarak Yasmin’i ayağını kaptırdığı bataklıktan nasıl kurtarabileceğime dair akıl yorup durdum.
   Sabah yine aynı sırt çantasıyla yürürken belimdeki kılıcın yenini de güç almak istercesine sıkı sıkı tutuyordum. Bu hafta tahta kılıçlarla yapacağımız son talimdi. Açıklığa vardığımda vezirin oğlu yine benden önce gelmişti. Her zamanki asil kıyafetlerinden hiç görmediğim bir takımla büyük bir taşın üstünde oturuyordu. Geldiğimi duymamış olmalıydı ki hala elini bir çocuk gibi çenesinin altına dayamış etrafı seyrediyordu. Bakışlarında donuk bir tedirginlik vardı. Sırt çantamı yere fırlattığım gibi kafasını kaldırıp bana baktı. Ayağa kalkıp bana doğru gelirken suratındaki ifade rahatlamayla aydınlandı. Haftalardır aşığını görmemiş bir edayla parlayan ifadesini silip ciddiyete büründü. “Geldin.”
   Her seferinde bu tarz bir cümle kurmasa olmazdı. Muhtemelen en son birlikte modellik yapmamızın ardından onunla daha yakın olacağımı, daha çok muhabbet edeceğimizi tahmin ediyordu. Kılıçları çıkarak onunkini ayağının dibine attım. Kaçamak bir bakışla boynuna baktığımda hala yanık izinin üzeri bandajlıydı. Günlerdir kızarık duran yanağımı kaşıyarak kendi kılıcımı elime aldım.
   Kılıcını kavrayıp tam karşımda dikildi. Boştaki elini sallayarak yanağımı gösterdi. “Babandan tokat mı yedin?”
   Alaylı ses tonuna elimde olmadan şaşırdım. Son görüşmelerimizden bu yana böyle bir tavır sergilemeyi bırakmıştı. Değiştiğini düşünmemiştim, yalnızca bu ukala tavrı geride bıraktığını tahmin etmiştim fakat aksini tekrar ve tekrar kanıtlamaktan gocunmuyordu. Sorusuna cevap vermek yerine ilk hamlemi yaparak kılıcımı tahta kılıcına çarpmak üzere ileri atıldım. Etrafında dönerek beni taklit ediyormuşçasına hamlemden kıvraklıkla kaçtı. Şaşkınlığımı suratıma dökmeden hamle savurmak yerine onu beklemeye koyuldum. İkimizin kılıcı da uzun bir süre asla birbirine çarpmadı. Her seferinde ya o ya ben önceden seziyormuşçasına hamleden sıyrıldık.
   “Kaç gün geçti hala yemek ve demir kokun burnumda.”
   Sözleri karşısında öfkeyle yanaklarım ısındı. “Nereden biliyorsun? O gün beni alıkoyduğunda Bay Sergei’nin sana benim sürekli kendimi hırpalayan ve yara izleriyle ona yalvardığımı bildiğini neye dayanarak söyledin? Bay Sergei söylemediyse o aptal kız mı söyledi sana bunları?”
   Değiştirdiğim konu karşısında şaşırarak tek kaşını kaldırdı. “Demek asılsız ortaya attığım bu cümleler doğruydu.”
   Sorusuna cevap vermeden kılıcını geçiştirmeye devam ettim. Dünün yorgunluğuyla omuzlarım sızlamaya başlamıştı. Bugünkü talimi bir an önce bitirip defolup gitmek istiyordum. Bugün haftaya ne zaman Ladin Köşkü’nde prova yapacağımızı belirleyecektik. Hakkında duyduklarımdan sonra tiksintim katbekat artarken onunla böyle açık bir ortamın aksine bir odaya tıkılarak ömrümde en sevdiğim şeyi icra edeceğimi düşünmek boğazımı düğümlüyordu.
   “Seni az çok tanımaya başladım. Yine bana alınacak bir şey bulmuşsun.”
   Sessizliğe gömülmeye devam ederken gözden kaçırdığım hamlesi sayesinde kılıcını sertçe benimkiyle çarpıştırdı. Hemen geri çekilerek hamlesini geçiştirdim. Tekrar kimsenin kılıcı diğerininkine değmiyordu. Vezirin oğlu da asil kıyafetlerini uçuşturarak etrafımda dönüyordu. Çok yakınımdan geçmesiyle elim üzerindeki kıyafete sürtündü. İpeksi dokunuşu hissettiğimde kendi gardırobuma kaydı aklım. Onun bu zenginliği, asilliği, kılıç tutmayı gayet bildiği halde sırf kediyle oynayan fare misali benimle alay ediyor oluşu tek tek öfkemi kora çevirirken dikildiğim yerde sendeledim. Kılıcımı o anlık savurmayacağımı gördüğünü umarak kafamı çevirdiğimde vezirin oğlu güçlü bir edayla çoktan hamlesini yapmıştı. Yana kaçmaya çalışmama rağmen tahta kılıcı tüm gücüyle belimin kenarına yedim. Anında acıyla gözlerim yaşarırken ayakta durmam güçsüzleşti.
   Vezirin oğlu parmaklarını koluma saplayıp beni tutarken, “Afrah!” diye bağırdı telaşla.
   İsmimin ağzından döküldüğünü anladığımda sarsıldım. Parmağını ısırdığımda Bay Sergei ismimi söylemişti ama o anın galeyanıyla farkına varmamıştım. Şimdi vezirin oğlu elinde en büyük kanıtı olan portrem yetmezmiş gibi benim için en mahrem olan şeyi; ismimi de öğrenmişti.
   Silkelenerek elinden kurtulurken acıyla alt dudağımı dişledim. Böyle darbeleri sürekli aldığım halde bu kadar hassas davranmama mantık yükleyemedim. Kendime gülmek isterken boğuluyormuşum gibi sesler çıkardım. Başımı kaldırıp gözlerine baktığımda pişmanlık ve hüzünle renklenen yüzünü görünce hislerim donuklaştı. “İsmimi öğrenmen işine yaradı değil mi? Belki benim de özgür bir kız olmadığımı araştırıp haremine katmaya karar verirsin.”
   Sözlerimle kaşlarını çattığında kahverengi gözleri karardı. “Öyle bir şey asla aklımdan geçmedi.”
   “Bu kadar iyimsersen reddetsene tüm bunları. Masum kızların adını lekeleyeceğin o haremin kurulmasına engel olsana.”
   Kollarıma uzandığında geri çekilmedim. Ne yapacağını, nasıl cevap vereceğini sabırla bekledim. Elleri omuzlarıma tırmanıp beni sıkıcı tutarak hafiften sarstı. “Gelenekler böyle. Benden neye karşı çıkmamı istiyorsun?”
   “Aynı hükmü sürmek için mi o konuma geçeceksin? Hiçbir işlevin, hiçbir farklılığın olmayacak mı? Yalnızca kuşak değişikliği için bu göreve atanıp babanın piyonu mu olacaksın?”
   Suratı iyice kararırken gitgide dibime girmeye başladı. Omzumu tutan eli kayarak sırtıma kondu. Hala sancıyan acımın neden olduğu bulanıkla kendimi ağır bir durumun içine itmiştim. Elimi uzatarak kaliteli ipek gömleğini sertçe kavradım. “Senden hiçbir şey istemedim. Masum olduğumu bildiğin bu anlaşmaya beni tabii tuttun. Zaten kılıç tutmayı bildiğin halde yalnızca benimle alay ettiğin bu eğitimin sonucunda kuruş zırnık istemedim.”
   Üst dudağı kıvrıldı. Sesi baştan çıkarıcı bir fısıltıdan farksızdı. “Şimdi sun teklifini o halde. Tüm bu anlaşmanın karşılığında ne istiyorsun?”
   Gömleğini serbest bırakarak kirpiklerimin üstünden gözlerine kenetlendim. “Aralarından birini serbest bırak. Yalnızca bunu istiyorum.”
   Yüzünü yaklaştırırken nefeslerim sıklaştı. Alnıma vuran soluğu yanağımda son buldu. Vücudunu tüm gücümle itmemek için avuçlarımı yumruk yaptım. Vezirin oğlu sırtımdaki elini indirerek belime koydu. Dudakları okşarcasına yanağımdan geçti. Tablonun fırça darbelerinden oluştuğu süreç boyunca tuttuğu yanağımı değil, kızarık olmayana kondu dudakları. Sadece konmakla kalmayıp öpücük bıraktığında tüm bedenim titredi.
   Kollarımı kaldırıp hışımla üzerimden itecektim ki anında ellerimi avuçlarının arasına aldı. “O zaman eksiği kapamak için koynuma sen mi gireceksin?”
   Ağzından çıkan sözlerin kastının tiksinçliği suratıma tokat gibi çarparken düştüğüm durumun acizliğiyle gözlerim doldu. Yasmin kadar olmasa da ben de ağır bir bataklıkta boğuluyordum. Daha fazla rezil olmanın sınırında yalpaladığımı bilerek kızaran yanağıma gözyaşımın düşmesine izin verdim. Vezirin oğlunun alaycı sesi içine kaçmış gibiydi. Gözlerini bir an olsun benimkilerden ayırmıyordu. Yanağıma düşen gözyaşını silmek için elini uzattığında geri çekilmedim. Aynı o gün yüzümü okşayan parmaklarının yumuşaklığında ıslaklığı silip aldı.
   Birkaç adım geri atıp aramıza eski mesafeyi koydu. “Afrah…” dedi çaresizlikle yankılanan sesiyle. Dudakları açıp kapanıyor ama hiçbir açıklama yapmıyordu. Dile dökmek istediği kelimeler onunla akıl oyunu oynuyor, adeta emin misin diyerek zehrinin üzerine kapamasına izin vermiyordu.
   “Bu sondu.” diye mırıldandım. Arkamı dönüp yürümeye başlarken toplamadığım tahta kılıçlar zerre umurumda değildi. Aceleci adımlar yerine yavaş yavaş ilerliyordum.
   “Nasıl son!” diye bağırdı. “Haftaya çarşamba günü Ladin Köşkü’nde beni o odada bekliyor olacaksın.”
   Onu takmadan yürüyor olmam öfkeye boğulmasını sağlamış olacak ki haşin adımlarla arkamdan geldi. Havada savrulan elinin kulağıma çalmasıyla yine bana dokunmaya çalışacağını anladığım gibi olduğum yerden anında dönerek kılıcımı yeninden çıkardım. Keskin kılıcın sesi havada şaklarken bugün beni taklit ettiği kıvrak dönüşlerde ona ders veriyormuşçasına defalarca kez durmaksızın etrafımda döndüm. Kılıcı da aynı şevkle döndürüyorken yakınımda olması, kılıcın ona zarar verme ihtimali umurumda değildi. Nihayet durmayı göze aldığımda başımı döndürecek bir sertlikle olduğum yerde dikilerek kılıcımı koluna hizaladım. İpek gömleğinin yırtılma sesi kulağıma dolarken etini çok az dağlayacak kadar kılıcımı keskin bir açıyla sıyırdım.
   Vezirin oğlu neye uğradığını şaşırarak üst üste geri adımlar attı. Bir eli kolundaki kesiği tutarken, “Buna nasıl cüret edersin?” diye inledi.
   Suratımda zafer dolu bir gülümseme peyda oldu. Hatta dişlerimi gösterip gözlerimi kısacak kadar güzel bir gülümsemeydi. “Bir daha beni öpmeyi geç, dokunmaya bile kalkışırsan bu sefer koynuna alabileceğin tüm kızları senden kurtarırım.” İşaret parmağımla kast ettiğim yeri işaret ettim. “Böyle bir hasarı kızın tekinden aldığının öğrenilmesindense ölmeyi tercih edeceğini düşünüyorum. Böylece ortadan kaybolsam bile bir daha beni aramak için zerre uğraşamazsın.”

   Kılıcımı yenine sokarken vezirin oğlunun öfkeli nefes sesleri kulaklarımda çınlıyordu. Tahta kılıçları gösterip, “Onlarla işimiz bitti. Haftaya en kaliteli, en asil kılıcını yanında getir.” dedim tebessümümü yavaştan silerek. “Bu seferki talimimiz sahte kılıçlarla olana benzemez. İkinci kez gerçek bir kılıç elimdeyken neler yapabildiğime şahit oldun.” Arkamı dönüp yürürken dudaklarımı son kez, “Haftaya görüşürüz Bay Farahani!” demek için araladım.

Not: Umarım keyif alarak okumuşsunuzdur. Nisan ayı benim için biraz fazla dolu geçtiği için bölüm de haliyle gecikti. Sıradaki bölümün sonunu çoktan kurguladığım için önümüzdeki bölüm daha hızlı gelecek. Fark ettiyseniz ilk bölümlerde Aizhan'ın göz rengini yeşil yazmıştım fakat değiştiriyorum; bildiğimiz sıradan kahverengi ^^
Continue reading Kılıçların Dansı 7. Bölüm