Benden Nameler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Benden Nameler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ocak 2021

2021'de Neler Yapıyorum?

 Yine ve yine ne yazık ki uzun bir aradan sonra blogda bir şeyler yazıyorum. Geçen sene yapmayı düşündüklerime dair yazdığım yazıya göz gezdirdim ve çok kısa geçen senenin genelinde neler yaptığımı özetleyeyim; Özel dikime devam ettim ve bunun yanı sıra bir modaevinde satış danışmanlığı yaptım. İki buçuk ay süren bu serüvenimde yabancı müşterilerle İngilizce konuşarak bugüne kadar hiç yapmadığım kadar iyi bir pratik yapmış oldum. Pandemi dönemini yaza kadar evde geçirdim ve bu süre zarfında uzun zamandır öğrenmek istediğim nakış işine merak saldım. Hazirandan ekime kadarki zaman dilimini ise Gökçeada'da bol bol denize girerek, bisiklet sürerek ve kitap okuyarak geçirdim. Ayrıca hastalık çok yakınlarımıza uğrayacak kadar bize yaklaşsa da bizim ailede hamd olsun ki henüz hiç geçirmedik. Ocak ayının girmesiyle beni yine yeni yıl buhranları almaya başladı. Evde durmayı çok seven ve mesleğimi de evden yürüten biri olarak herhangi bir failiyette bulunmamak, kurslara gidememek ve şehir dışı gezilerine katılamıyor olmak beni mental açıdan sıkıştırmaya başladı. Bu yüzden ben de geçen sene evde geçirdiğim vaktin aynısını tekrarlamamak adına neler yapabilirim diye düşünmeye başladım.

Öncelikle aslında bakarsanız hayatım gerçekten tıkırında gidiyor. Çok yoğun olmasam da dikiş siparişlerim oluyor. Bunun haricinde nakış işini baya ilerlettim ve gördüğüm her modelin aynısını yapabilecek dereceye gelebildim. Nakış işinde bu kadar yetenekli olduğumu gören tüm tanıdıklarım ve ailem beni bu işe daha fazla yoğunlaşmam için ikna etmeye başladı. Ben de bir cesaretle dikişin yanı sıra farklı bir dalla da para kazanmak için kolları sıvadım. Gökçeada'daki son günlerimde bu satış fikri aklımda oluşmaya başlamıştı. Sonrasında neler yapabilirim diye ürün belirlemeye başladım. Şu anda da belirlediğim ürünlerin numunelerini bitirmek üzereyim. İnstagram'da yazdan bu yana oldukça aktif kullandığım bir dikiş hesabım var. Aldığım kumaşları, dikmeyi düşündüğüm parçaların aşamalarını ve nakışa dair her şeyi oradan paylaşıyorum. O hesap varken ayrıca bir satış hesabı açma fikri kafamı çok karıştırıyordu, ben de dikiş hesabımı hem aynı formatta ilerletmeye hem de satmayı düşündüğüm ürünleri yüklemeye karar verdim. Özel dikim yaptığım giysi parçalarının yanı sıra, nakışlı panolar, nakışlı kitap kılıfları ve bez çantalar, farklı çanta modelleri, kalemlik, suluk, seramik broş, baskılı bez kanvas çanta gibi ürünler üzerine çalışıyorum. Çok fazla siparişim olduğu günler sabah çok erken saatlerde uyanıyorum, sabah namazından sonra uyumuyorum, böylece gün bir türlü bitmek bilmiyor. Bu durum da beni fazlasıyla motive ediyor.  Ayrıca evden ürettiğim bir iş olduğu için de zaten hem dikimden hem nakıştan büyük keyif alan biri olarak bu işleri bir şeyler izleyerek ya da müzik dinleyerek icra ediyorum. O yüzden dükkan tarzı bir yerde tam zamanlı çalışmaktansa kendi işimi üretmek beni daha çok heyecanlandırıyor.

Bu kadar iş konuşmak yeter sanırım. Ama birkaç şey daha eklemek istiyorum ki dikiş ve nakışın yanı sıra İngilizce bilmemin büyük artı getirdiği Utest adında bir platform üzerinden de para kazanmaya çalışıyorum. Dolar üzerinden para kazanılan bir site ve gerçekten de şimdiye kadar 25 dolar kazanabildim. Para kazanma kısmına varana kadar uzun bir online eğitimden geçiyorsunuz, sonrasında site zaten sizi yönlendiriyor. Aslında biraz daha dikkatli olsaydım şimdiye kadar daha fazla para kazanmış da olurdum ama dikkat eksikliğim her zaman kendini gösteriyor. Site bana iş imkanı bulmaya devam ettiği sürece ben de uğraşıyorum. Bunun dışında da benim tam zamanlı bir yerde çalışmıyor olmamın en büyük nedeni katıldığım kurslar ve gezilerdi. Şu an itibariyle hepsi kapalı olduğu için para biriktirmek adına birkaç ay kısa dönemli çalışmayı düşünüyorum yine, tabi kendime uygun bir yer bulabilirsem.

Biraz hobiler üzerinden ilerleyecek olursak bu sene beni en çok heyecanlandıran şeylerden biri kesinlikle kitap hesabım üzerinden yayınlandığım videolar. Ay boyunca okuduklarım ve sırada okuyacaklarım şeklinde kitapları göstermek adına hikayeden paylaşım yapıyordum. Ama o kadar çok "youtube açmalısın" önerisi geliyordu ki ben de bu durumu yine İnstagram üzerinden igtv yardımıyla yapmaya karar verdim. Her ayın sonunda o ay boyunca okuduğum kitapları ve her ayın başında da o ay boyunca okuyacağım kitaplara dair video paylaşıyorum. Beğenerek izlenilmesi beni çok ama çok mutlu ediyor. Kitap okumak derken dört senedir aktif kitap okuyan bir okur olarak okuma serüvenim gitgide evriliyor ve bu sene itibariyle daha fazla kurgu dışı kitaplar okumaya ve dünya edebiyatıyla klasiklere daha fazla yer ayırmaya başladım. Bazen bazı kitap listelerine denk geldiğimde birçoğunu çoktan okumuş olduğumu görünce endişelenmiyorum değil, çünkü okumadan yapamıyorum ve aslına bakarsak yakın geçmişte yazılan binlerce kitap da yok. Anlayacağınız umarım ileride kitapsız kalmam. Bu yıl özellikle okumak istediğim birkaç seriyi sizlere de sıralamak isterim ki; Kayıp Zamanın İzinde, Dune, Dar Zamanlar, Otostopçunun Galaksi Rehberi, Yerdeniz Öyküleri bu sene kesinlikle okumak istediğim seriler. Bunların dışında birçok dünya edebiyatından ve klasiklerden kitaplarla dolu bir listem var. Ayrıca tabii ki kütüphaneleri kullanmaya da devam ediyorum. Her ay düzenli olarak İstanbul Laleli'deki Orhan Kemal Kütüphanesi'ne gidiyorum. Kütüphanelere gitmek benim için her zaman çok heyecanlı olmuşken, bu sene bu ritüeli scooter sürerek yapmak bu ritüeli daha keyifli kılıyor.

Blogum üzerinden de önceden beri sürekli film önerileri yapıyordum. Geçen seneden bu yana film keyfim de gitgide evrilmeye başladı. Arthouse sinema ve yönetmen üzerinden film önerileriyle izleme listelerimi oluşturuyorum artık. Aslında bu tamamen ben farkına varmadığım bir şekilde değişti. Kitap okumak kadar film izlemeye vakit ayırmayan biri olarak bir süredir film izlemekte seçiçi olmaya çalışıyordum. Ve yeni filmler keşfede keşfede artık daha çok festival filmlerine veya ödüllü filmlere öncelik veriyorum. Birkaç aydır annem ve kızkardeşimle genel de İran sinemasından oluşan ama bunun yanı sıra benim bulup izlemek istediğim seçimlerle film geceleri yapıyoruz. Bazen benim film aramama denk gelmeden TRT 2 kanalı sağolsun yayınladığı harika filmlerle bizi televizyonun başına oturtuyor.

Ayrıca geçen seneden beri Arapça öğrenme hedefim yine zıpladı. Uzun süredir tam teşekküllü bir kurs eğitimiyle sıfırdan başlamak istiyordum ama ne kadar gün boyu istediğim kadar zamanımı verimli geçirmeye çalışayım, kesinlikle boş vakitlerim oluyor. O yüzden bu sene için en büyük hedeflerimden biri Arapça pratik konuşma üzerine vakit ayırmak. Bir diğer en büyük hedefim ve hani her şeyi bir kenara bırakıp en çok gerçekleşmesini istediğim şey; tırnaklarımı yemeyi bırakmak. Yemek diyince yutmak demek değil yalnız onun altını çizeyim. 23 yaşında biri olarak bu huyum artık o kadar gözüme batıyor ve beni bazen o kadar üzüyor ki bu sene sadece bunu başarabileyim bana yeter. Sırf bu huyumu bırakmak için sürekli yüzük alışverişi yapıyorum, estetik açıdan istediğim gibi görünsünler diye ama o gıcık huyum hep baskın çıkıyor. İnşallah bunu değiştirebilmek dileğiyle.


E eğitim ne olacak diyenlere? Geçen sene o kadar sıkıldım ki bu üniversite durumundan, gerçekten hiç umursamamaya başlamıştım. Sonrasında bir anda yüksek lisans hayalim olduğunu hatırladım ve yine kanıma girdi :) O yüzden bu sene sanırım kesin gireceğim sınava. Çalışma hedefi koymuyorum kendime çünkü geçen sene hiç çalışamadım. Yani anlayacağınız ne kadar gelgitli olsam da bir bölüme kayıt yaptırmadan kafam rahat etmeyecek.

                                                

Sonuç olarak bu seneden ürettiğim meslek açısından kendimden bazı beklentilerim var. Onun dışında yeni bir dil için kesinlikle kolları sıvamak istiyorum. Şu anda da hayatımdan gerçekten memnunum. İstediğim kitapları okuyorum, merak ettiğim filmleri izliyorum. Gerçekten severek ürettiğim bir işi yapıyorum. Nakış ya da dikişe dair bir ihtiyacım olduğunda scooter'a atlayıp Eminönü'ne gidiyorum. Müşterilerimin provaya gelme heyecanını yaşıyorum. Daha tutumlu bir üretici olmak adına kendime yeni bir giysi dikerken en az üç kez düşünüyorum, ani kumaş harcamaları yapmamaya çalışıyorum. Aynı şekilde okuma listemdeki kitapları kütüphaneden buldukça satın almadan ödünç işlemiyle okuyorum, kendi giysimi üretmeye devam ediyorum. Daha tutumlu olmaya çalışarak önümüzdeki zamanlarda yapmak istediğim geziler için ve satın almak istediğim elektronik aletler için para biriktiriyorum. Geçen kasım ayında Kapadokya'ya gittim ve benim için o kadar unutulmaz bir geziydi ki bu yıl Güneydoğu gezisine katılmak en büyük hedeflerimden biri. Tabii ki bu hedefleri gerçekleştirmek için çaba harcıyorum. Aslında lafın kısası kendimi her alanda geliştirmek için uğraşıyorum. Umarım keyifli okumuşsunuzdur. İnşallah bu sene blogda da içerik üretebilirim. Görüşmek üzere.






Continue reading 2021'de Neler Yapıyorum?

26 Ekim 2019

Bu Sene Neler Yapıyorum?

Böyle bir yazıyı yazmak uzun zamandır aklımda vardı ama planlarım sürekli değişkenlik gösterdiği için bu senenin programı hali hazırda bir yerine otursun öyle burada gitmek istediğim kursları, programları ve hedeflerimi yazmak istedim. Öncelikle bildiğiniz üzere geçen sene Tekstil ve Moda Tasarım bölümü için uzun soluklu ve gayet boğucu bir üniversite hazırlık dönemi geçirdim. Sonucu üzücü olsa da ben yine de sosyal hayatımı neredeyse sıfıra indirerek sınavlara hazırlandım. Böyle olunca bu kış benim için o kadar değerli oldu ki bir an önce neler yapmak istediğime karar vermem gerekiyordu. Önce İngilizcemi daha ileri seviyeye taşımak için Dialouge kursuna başvurdum, almam gereken son iki kur vardı ama sonrasında Dialogue'a gitmeyi bazı sebeplerden ötürü geciktirdim. Ve tabii ki bu sene için şu anda yaptığım mesleğim olan özel dikim terziliğini öğrenmeme katkısı olan İsmek kurslarını tabii ki es geçemezdim. Blogumdaki yazılarda da gördüğünüz kadarıyla mutfağa da aşırı bir merakım ve el yatkınlığım var. Ben de aşçı çırağı tarzı kursları araştırdım fakat çok uzun süreli ve haftanın çoğunu kapladığı için pasta kurslarından vazgeçtim. İngstagram'da takip ettiğim birkaç hesabın sürekli muhteşem ekmekler pişirmesine uzun zamandır çok özeniyordum. Ekmek yapım workshoplarına katılmayı da çok istiyordum ama sadece iki günü için bin lirayı aşkın ücret isteyen kurslara pek sıcak bakamadım. Böyle olunca ben de bir süredir aklımda olan ekşi mayalı ekmek yapımını öğrenmek için İsmek'in Ekşi Maya Workshop ve Butik Artisan Ekmekçilik adlı bir buçuk aylık kurslarına kayıt oldum. Bunun yanı sıra da ikinci dönem için uzun zamandır öğrenmek istediğim ve kültürü hakkında aşırı meraklı olduğum Japonca'ya yazıldım. Ekmek kurslarına kayıt oldum ama mülakatı geçtikten sonra kaydım asile dönüşeceği için bloguma da bir şeyler kesinleşene kadar yazmak istemedim. Bir diğer geçen seneden devam ettiğim Tezhip kursuna da cumartesi günleri devam etmeye haftaya başlayacağım. Tezhip kursunda artık renkli boyalar kullanacağımız için şimdiden heyecanlıyım.
Peki ekmek kursları dışında neler yapıyorum? Öncelikle ekmek kursları gerçekten aşırı keyifli ve yaptığımız tüm ekmekler çok lezzetli. Eve haftada dokuz ekmek getirdiğim oluyor ve hepsi hazır fırınlardan aldıklarımız kadar lezzetli ve çok sağlıklı oluyor. Elbette kendi ekşi mayamı oluşturmayı öğrendim ve onun bakımıyla uğraşıyorum. Ekmek kurslarına gitmeye karar verdiğimde ilk niyetim kendim ve ailem için öğrenmekti ama sonrasında kurstan ekmekleri etrafa dağıttıkça sipariş almaya da başladım. Kurs bitiminden sonra evde pişirmeyi de biraz geliştirirsem evden de sipariş ekmek yapacağım. Her neyse, bir diğer aklımdaki şeyse bu sene pratik Arapça öğrenmek. Ortanca kız kardeşimin ciddi anlamda ileri derecede Arapçası var ve ben de onunla ufak bir anlaşma yaptım. Ben ona bir parça diktiğimde ne kadar saat veriyorsam o da bana karşılığında o kadar Arapça pratik ders verecek. Bunu ilk üç hafta çok güzel yaptık ve o da kendini dil öğretme konusunda geliştirdi. Fakat her sene olduğu gibi bu sene de sene başı adapte problemi yaşıyorum, bir dahaki ay düzeleceğini bildiğim için bir dahaki ay dersleri daha güzel bir düzene oturtacağım.
Ve tabii ki aktif bir şekilde kitap okumaya geri döndüm ama öyle kuru kuru dönmedim. Geçen senenin açlığıyla bir sürü etkinlik oluşturdum. Bookstagram hesabımdan iki adet okuma etkinliği kurdum. Bu etkinlikliklerde her ay bir tane Türk edebiyatı, bir tane de dünya klasiklerden okuyup booksgram hesaplarımız üzerinden yorumluyoruz. Beni asıl heyecanlandıran okuma etkinliğiyse bu sene kurduğum kitap kulüpleri! İlk kurduğumun üyelerini ben belirlemiş gibi oldum ama öyle tatlı bir ortam oldu ki buluşmaları dört gözle bekliyorum. Bibliyofil Kitap Kulübü'mde her ay bir ya da iki kitap belirleyip ayrıca bir de sanat filmi izliyoruz ve buluştuğumuzda bunlar üzerine bolca konuşuyoruz. Diğer kitap kulübümü ise arkadaş ortamımla kurdum. O kulübümde ise her ay bir tane Türk edebiyatından ünlü bir ismin kitabıyla, daha İslamı konu bazlı kitaplar okuyoruz. Mesela ekimin kitapları Puslu Kıtalar Atlası ile İslamın Dirilişi..
Bunun dışında bu sene kendime büyük bir hedef koydum. Şu anda geçen seneden dikiş dikmemi bekleyen arkadaşlarımın siparişlerini yetiştirmeye çalışıyorum. Ayrıca yeni girdiğim ortamlarda ya da diktiğim parçaları giyen arkadaşlarımın reklamları sayesinde yeni müşteriler ediniyorum. Tabii ki kendime de bol bol dikmeye çalışıyorum, bendeki hayal gücü asla suyunu çekmiyor. Bu sene istediğim bölümü tutturamayınca ben de ailemin yardımıyla kendi modellerimi fason bir atölyeye diktirip bir marka kurma kararı aldım. Bu işte en başta çok hevesli ve heyecanlıydım ama sonrasında bir araştırma yapınca yüklü miktarda bir meblağa ihtiyacımız olduğunu fark ettim. Ayrıca annem bana sürekli dikim sektörünün arka planını öğrenmem gerektiğini söylüyor. Dikim sektöründe özellikle özel dikim yapıyorsanız en çok istek abiyede olduğu için ben de annemin de mantıklı ısrarıyla ekmek kurslarım bittikten sonra part-time çalışabileceğim kendi dikim ve kesim atölyesi olan, kalıplarını, haute coutre nasıl çalışıldığını yakından izleyebileceğim bir gece elbisesi&gelinlik dikim atölyesine girmek istiyorum. Böylece hem markam için ihtiyacım olan meblağı biriktirmeye başlarım hem de çok merak ettiğim sektörün arka planını incelemiş olurum. Açıkçası bu çalışma işinde hala kesin emin değilim çünkü yerinde duramayan bir insanım ve bu sene daha gitmek istediğim başka sanat kursları var. Özellikle bir arkadaşımın önerisi olan seramik kursuna gitmeyi çok istiyorum. Kendi kafama göre bir atölye bulabilirsem belki çalışırım diyorum ama zora gelmeyeceğimi de biliyorum. Geçen sene sosyal hayatım bu kadar kısıtlanmışken bu sene de aynı şeyleri yaşayamam.
Bunların dışında bu sene farklı seminerle katılmaya çalışıyorum. Bisav'ın güz seminerlerinden iki tanesine yazıldım. Bunun dışında düzenlenen sergilere de gitmek istiyorum ama ekmek kursları beni biraz engelliyor. Ve son olarak önümüzdeki sene üniversite sınavını tekrar deneyeceğim. Bu sene ikinci dönemde aralıklarla ders çalışarak aklımdaki birkaç bölümden birini tutturmaya çalışacağım. Kendimi belirli bir seviye çerçevesinde her geçen sene geliştiriyorum ama akademik alanda eksikliğim olmazsa olmuyor. Bu yüzden sanat tarihi, sosyoloji, Fransızca tercümanlık, Türk dil edebiyatı gibi birçok bölüm var aklımda. Tekstil ve moda tasarım için özel bir üniversitenin sınavına ikinci kez girmeyi de düşünüyorum. Hiç biri olmazsa da artık açıköğretimden bir şeyler yazmaya çalışacağım. Çünkü bu sene hangi geziye katılsam, nereye gitmek istesem önüme öğrenci indirim engeli çıkıyor, böylece toslayıp yetişkin ücret ödemek zorunda kalıyor.
Bu seneyi gerçekten dolu dolu ve çok güzel geçirmek istiyorum. Aklımda bir English Speaking Club projesi de vardı ve bazı ayarlamalar yapıldı ama tam rayına oturmuş değil o etkinlik. Umarım bu sene Tüyap kitap fuarında da çalışabilirim, o ortamı çok ama çok özledim. Hem de kendime yeni ve ultra sessiz bir dikiş makinesi almak istediğim için harçlığa ihtiyacım var. Evet, bu sene yapmaya niyetlendiklerim bu kadarcık.. Umarım size de ufak bile olsa ilham olabilmişimdir. Kendim çok alanlı bir insan olduğum için benim gibi her şeye yetişen insanlarla çok karşılaşmıyorum ve bu sene cıvıl cıvıl hissediyorum kendimi. Kumaşlarla, fırçalarla, yeni öğrenilecek dillerle, kitaplarla, buluşmalarla sarılı olmak harika bir duygu. Bu sene muhtemelen şu anki yapmayı düşündüğüm bazı şeyler değişecek ama değişmeler olursa ya da beni çok sevindiren bir şeyler tekrar bir blog yazısı kaleme alırım.
Continue reading Bu Sene Neler Yapıyorum?

26 Eylül 2019

Hayaller Nasıl Suya Düşer ve Onları Geri Nasıl Canlandırırız?


Evet, oldukça komik bir yazı başlığıyla geçen seneki üniversite hazırlanma maceram nasıl sonuç verdi ve bu sene neler planlıyorum blogumda yer vermek istedim çünkü beni çeşitli mecralardan takip eden birçok kişi üniversite işini ne yaptığımı oldukça merak etti ki gayet mantıklı bir merak; tüm sene kendimi sadece sınavlara adamıştım desem yalan olmaz. Ben de hem tekstil moda tasarım okuma hedefim nasıl sona erdi bir blog yazısında derlemek istedim. Öncelikle sizi çok merakta bırakmadan hemen söylemem gerekir ki üniversite hedefimi gerçekleştiremedim. Tekstil ve Moda Tasarım okumayı en çok istediğim okul olan Bilgi Üniversitesi'nin sınavlarına girdim fakat istediğim bursla kazanamadım ve ailemin öyle yüksek bir meblayı ödemesindense mesleğimde ilerlemek adına bana daha kalıcı bir şekilde yardımcı olmaları gerektiğini daha mantıklı buldum. Geçen sene üniversite hedefini bazı sebeplerin üst üste gelmesiyle birlikte kendime şart koşmuştum ve tüm sene boyunca kitap okumayı bıraktım, arkadaşlarımla görüşmeyi, gezmeyi, şehir dışına çıkmayı ve daha birçok şeyi duraksattım. Hatta en büyük feragatı ailemi yazlığa gönderip İstanbul'da kalarak bu hedefimi gerçekleştirmeyi ne kadar çok istediğimi kanıtladım.

Tüm sene boyunca üniversite sınavına çok yoğun bir şekilde hazırlandım fakat haziranda sınava girdiğimde inanılmaz bir heyecan ve bocalama yaşadım. Tüm sene boyunca hayal ettiğim ve kesinlikle elde edeceğimi düşündüğüm puanın altında bir başarı yakaladım. Tam bu sırada artık devlet üniversitelerini denemekten kurtulduğum düşündüğüm bir puan almışken tüm güzel sanatlar fakülteleri baraj puanlarını düşürdü ve gittiğim gsf hazırlık kursu çok yoğun bir tempoya girdi. Böylece ben de en çok istediğim üniversite için kaliteli bir portfolyo hazırlık aşamasına girdim ve tam da hazirandayken artık eskisine oranla daha iyi çizebildiğimi keşfettim. Fakat tüm sene boyunca içinde bulunduğum psikoloji beni o kadar çok rahatsız etti ki bu durum tüm hayatım boyunca uygulayacağım bir kararı almaya beni şevk etti. Tüm sene boyunca devam ettiğim gsf kursunda genel olarak çizim yeteneği gerçekten çok iyi olan, çizim yeteneğini geliştirmiş okul çıkışlı ya da iki senedir aynı kursa devam eden öğrencilerle bir aradaydım. Ve ben çizimimi sıfırdan başlattığım için o kursta gittiğim her gün bunun ezikliğini hissettim. Neredeyse tüm sene boyunca çizimlerimi diğer öğrencilerin görmesinden rahatsızlık duydum. Aslında onların bu yetenekle doğduklarının farkında olduğum için böyle bir ruh haline girmemem gerektiğini biliyordum ama bazen buna engel olamıyordum ve böylece bir daha asla genel ortamla aynı seviyede olmadığım uzun soluklu bir işe kalkışmayacağıma yemin ettim. Fakat şöyle ki; bu bir dil ya da zamanla ortalamaya yetişebileceğiniz bir olay değil, o nedenle tüm sene boyunca defalarca kez kursu bırakmayı, bu üniversite hedefini aklımdan silmeyi düşündüm. Açıkçası ailemin ya da arkadaşlarımın yarıda bırakacağım için verecekleri tepkiyi zerre umursamıyordum, sadece kendime bunu yediremediğim için onlarca kez bırakma düşüncesini reddettim.

Peki nihayetinde ne oldu? (Sağ taraftaki fotoğraf benim yıl içindeki moodumu temsil etmektedir(derbeder bendeniz) Bilgi Üniversitesi'nin sınavında bazı talihsizlikler yaşasam da genel olarak sınav ve mülakat güzel geçti. Ardından devlette tekstili kazanacak bir çizim yeteneğim olmadığını fark ederek devlette tekstil kazanma ümidimi ardımda bırakmaya başladım. Tamamen hedefimi değiştirip belki de gsfde girilmesi en kolay ve size en az meslek getiresi olabilecek bir bölüm olan Geleneksel Türk Sanatları bölümünü düşünmeye başladım. Kurs hocam da beni bu yönde motive etmeye başladı ve ben de o bölüme girip belki tekstil bölümüyle çift anadal yaparım ya da tekstil üzerine yüksek lisans yaparım diye düşünmeye başladım. Tam bu düşünceler içindeyken annem ve babam bu sırada hac ibadetlerini yapmak üzere Arabistan'a yola çıktılar ve annem her ne kadar benim zaten mesleğim olduğunu düşündüğü için üniversite konusunda çok desteklemese de köstek olmamakla beraber bu süreç boyunca yanımda olmaya çalıştı. Ve ondan bana kalben dua etmesini ve benim için en hayırlısı neyse ona dilemesini istedim. Tam da o günlerde kursa yine gerçekten pek istemeyerek gidiyordum ve artık zihinden çizemediğim için figür, obje, mekan ezber çizimleri yapmam gerekiyordu. Neredeyse temmuz ayına kadar sürekli bakarak çizim yapmıştım ve kendimi hep "ya ben sınavda da çizerim, bakarak iyi çiziyorsam ezberim de gelişmiştir" diye avutuyordum ve o yoğun haftanın temposunda aslında ezberden adam gibi hiçbir şey çizemediğimi fark ettim. Ve eğer devlet sınavlarına girersem bir şey çizemeyecek olmanın o sınavda bende nasıl bir yara ve belki de kapanmayacak bir başarısızlık deliği açacağını fark ettim. Böylece ağustosun bir günü kursu kesin olarak bırakmaya karar verdim ve devlet sınavlarına girmekten de kesin olarak vazgeçtim. Ama bu kararı verdiğim ay benim için o kadar mutsuz, depresif bir aydı ki hiçbir şeyden zevk alamıyordum ve sürekli aklımın köşesinde kursu bırakma ihtimali asılı duruyordu. Hayatımın en derbeder günleriydi. Hatta yaşımdan küçük gösteren biri olarak bu sene kesinlikle üç dört yaş aldığıma dair içimdeki sıkıntıyı etrafımdakileri kanıtlamaya çalışır laflar ediyordum.

Peki bu tüm sene bana neler kattı? Açıkçası kattığından çok şey götürdü. Bir çok müşterimi meşguliyet yüzünden reddettim, birçok etkinlikten geri kaldım, birçok kez arkadaşlarımı, kuzenlerimi ve ailemi dahi ihmal ettim, bana nefes aldıran tüm zevklerime ara verdim. Ama eğer bunları yapmasaydım da çok pişman olacaktım, eğer bu saydıklarımı yapsaydım da bunları yapıp sınavlara odaklanmadığım için pişman olacaktım. O yüzden saydığım şeylere ara verdiğim için pişman da sayılmam. Sadece resim sınavları için biraz daha çabalayabilirdim, çizim yapmayı gerçekten çok sevmediğimi fark ettim ama mesleğimin bölümünü okumak için zorla bile olsa çizdim. Keşke daha çok çizseydim, çizim olayını daha çok ciddiye alsaydım diyorum. Gittiğim kursun hocalarında da bazı hatalar buluyorum ama onların hatalarını telafi edecek kadar çizseydim de hatalarını görmezden gelebilirdim. Tek pişmanlığım çizime yeteri ciddiyeti yüklememiş olmak ama bir yandan da sıfırdan çizime başlayan birine "sana şu bölümü kazandırırız" denmesini tam anlamıyla doğru bulmuyorum çünkü çizim gerçekten bir yetenek. Ben kurs arkadaşlarımın zihinden çizdiklerini gördükçe şaşırıyordum, o desenler, o kırışıklıklar, o tonlamalar gerçekten insanın buna doğuştan yeteneği olması gerekiyor. Diğer türlü istediğiniz kadar ezber yapmayı deneyin, sizce gerçekten o bölümü okumayı hak ediyor musunuz? 


Bir de bu sene çok pişman olduğum bir diğer olay AYT sınavına girmemek oldu. Eğer AYT sınavına girseydim en azından bu sene açıköğretim fakültesi veya uzaktan eğitimden felsefe ya da sosyoloji okumaya başlayabilirdim. Fakat gsf için sadece TYT ham puanı yeterli olduğundan, AYT aklımın ucundan bile geçmedi. Hep son bir çare açıköğretim yazmayı düşünüyordum ama istediğim bölümlerin EA sistemiyle puan aldığına akıllı kafam hiç dikkat etmemişti. Anlayacağınız bu sene de öğrenci indirimlerini kaçırıyorum :(


Böylece en azından Güzel Sanatlar Fakültesi okuma maceram sona erdi. Herkes üniversiteyi herkesin okuduğu yaşlarda okumak zorunda değil sonuçta. Ben geriye dönüp baktığımda bu senenin benden neler aldığını da neler kattığını da rahatlıkla görebiliyorum. Karakterimi geliştirmemde çok yararı olan, çok farklı insanlarla yolumu kesiştiren, genel kültür olarak bana ciddi anlamda çok fazla bilgi katan bir sene geçirdim. Artık dünyaya karşı daha açım, bilgiye ve gündeme daha meraklı atlıyorum. Geçen yazımda üniversite okumakla ilgili belirttiğim tepkilerim de biraz hafifledi. Kin tutmaya hiç müsait bir karakterim olmadığı için bu konuda da artık insanları suçlamamaya karar verdim. Ben günden güne kendimi geliştiriyorsam ve kendimi kanıtlayacak öz güvenim varsa her şeyi başarabileceğime inanıyorum. Geçenlerde bir şeylerden bahsederken üniversite okumanın etiket olduğunu söylemiştim ama sonrasında bunun üzerine oldukça düşündüm. Evet, ülkemizde herkes okuduğu mesleği yapmıyor ve büyük bir çoğunluk hiç sevmeyerek bölümlerini bitiriyor. Ama herkes benim kadar şanslı değil. Ben üniversite okumadan yeteneğimi keşfedip terzilik mesleğini elde edebildim ama alan değiştirenler için mesleğini yapmayacakları bir üniversiteden mezun olmak bile çok önemli. Bazı ülkeler için üniversite okumak sadece burjuva kısma hitap edebilir ama biz öyle bir ülkede yaşamıyoruz. Ve insanların kendilerini gerçekten üniversite okuyarak geliştirdiği bir ülkede nefes alıyoruz. Bazılarımız bunu bu eğitime bağlı olmadan da ailenin yetiştirmesiyle sahip olabilir ama herkes bunun farkında olmasa bile o kadar şanslı değil. Her neyse, istediğim kadar üniversite sınavına gireyim, elbette bir gün bir yeri kazanıp akademik alanda hedeflerime ulaşacağım yaşı devireceğim. Sadece üniversite hedefimin sonucunu yazmak bile tahmin ettiğimden daha uzun bir iç döküş olduğu için bu seneki planlarımı başka bir blog yazısına geçireceğim. O yazıda görüşmek üzere.
Continue reading Hayaller Nasıl Suya Düşer ve Onları Geri Nasıl Canlandırırız?

31 Ağustos 2019

Tüketici Değil, Üretici Olmak - Dikiş Dikmek

Merhabalar pek sevgili ohyoulovemetoo blog okurları! Bu senenin bitimiyle iki senedir adam akıllı dikiş diken biri olarak kesinlikle bu konu hakkında şimdiye kadar birkaç yazı yazmalıydım ama işte ne yazık ki blogumla arama giren soğuk savaşı daha yeni ısıtıp eski haline döndürmeyi deniyoruz. Bu yazı boyunca göreceğiniz moodboard fotoğrafları benim kendi diktiğim parçalardan Şukufe üzerinde çekip portfolyo için hazırladığım el emeği göz nurlarımdır. Kısaca dikiş maceramdan bahsedecek olursam benim dikişe eğilimim küçüklükten beri vardı. Size basit bir hayal gibi gelebilir ama hep dikiş dikmeyi öğrenmeyi çok istemiştim. Hatta yakın arkadaşlarımdan biri kursuna gittiğinde o kadar özenmiştim ki sonraki sene hemen kendim de yazıldım. Küçüklükten kendime kolyeler yapmaya, kutu kutu boncuk biriktirmeye, annemin eski tüllerini kesip kesip bir şeyler işlemeye bayılan biri için bu hobimin bir gün karşıma çıkacağı kesinlikle belliymiş. Neyse nihayet (dün gibi ama) iki sene önce bir dikiş kursuna başlayabildim. Dikiş kursunun yanı sıra stilistlik kursuna da başladım ve bir dönem boyunca ikisini çok güzel idare ettim. İkinci dönemde stilistlik kursunu bırakmaya karar verdim ve sonrasında dikişe daha çok ağırlık verdim. Ama dikişi nasıl öğrendiğimi sorarsanız dikiş hocamın en basit teknikleri hiç öğretmediğini ileride kendimi geliştirdikçe fark ettim. Hatta koca bir sene kursa giden biri için o kadar temel şeyleri öğrenmemiştim ki kendim temiz dikişi nasıl yapacağımı anlamam çok uzun vaktimi aldı. Özellikle en sevdiğim kısım olan bir ceketi astarlamayı kendim öğrenene kadar canım çıktı. Bu süreç diliminde birçok dikiş sayfası bulup onları takip ettim, birçok şeyin dikimini internetten blog vb. sayfalardan öğrendim. Dikiş kursunu sevmeniz ve devam etmekte dirayetli olmanız tamamen hocanızın size kattığı bilgiye bağlı ama ben sınıf ortamı olarak da çok şanslıydım. Kurstaki ablalardan dikişe dair çok fazla tüyo öğrendim. Elim bu tarz meziyetlere yatkın olduğu için ben dikiş konusunda pek zorlanmadım. İlk birkaç ay zorla gidiyordum kursa ama sonrasında sabah yarım saat erken gittiğim ve hocaya son beş dakikaya kadar dikiş masasından kalkmamak için yalvardığım oluyordu. İkinci dönemden itibaren dikişin hayatımda hobiden ziyade bir eylem olduğunu fark ettim. Nasıl kitap okumadan duramıyorsam dikiş dikmek de adeta nefes almak gibi bir şey oldu benim için.

Şu an dikiş dikmeye dair oldukça deneyimli biriyim ve şunu kesinlikle söyleyebilirim ki; dikiş dikmeyi herkes öğrenebilir ve dikebilir. Benim bugüne kadar girdiğim ortamlarda genelde dikiş dikmek pek bir küçümseniyor. Bir yetenekten ziyade meziyet olarak bakılıyor. Ama dediğim gibi isteyen herkes dikiş dikebilir fakat bu işin tek yeteneği sabrınızın yeterli kotada olması. Daha en son diktiğim ceket için tam üç kere öndeki patın dikimini beğenmediğimden bir sökme işleminin kırk dakikamı aldığını bilerek tek tek dikişleri söktüm. Yani bir şeye sabrınız yoksa üzgünüm ama ya o sabrı elde etmeyi öğrenmelisiniz, ya da bu "meziyette" size pek bir öneride bulunamam. Konu dikiş olunca benim ağzımızın susması imkansız gibi bir şey. Aklıma bir model koyup o modele gidecek kumaşı arama serüveni, aksesuarlarını tamamlama ve makinenin başına oturmak benim için inanılmaz bir zevk. Hatta bazen dikiş dikmekten bu kadar büyük zevk almama ben de şaşırıyorum ama güzel giyinmeyi seven herkes için inanılmaz bir lüks.


Ve asıl konumuza gelirsek artık bendeniz tüketen değil üreten bir insanım. Kendi giysimi, çantamı hatta bazen başımı örttüğüm başörtüyü bile kendim dikiyorum. Hayatın bir parçasında üretici olduğunuzda gündelik yaşam da artık daha farklı görünmeye başlıyor. Biraz daha kapitalist sistemin gerçeklerini fark ediyorsunuz. Mesela eskiden giysiye verdiğim paranın belki de yüzde yirmisi gibi bir rakamla kendi giysilerimi dikebiliyorum. Bir diğer ağır basan nefes alma nedenim kitaplar da bu huyumdan ağır nasibini aldı. Artık ayda on iki kitap okuyorsam dokuzunu hatta bazen neredeyse hepsini kütüphaneden okumaya çalışıyorum. Özellikle artık popüler kültürden uzaklaştığım için kütüphane kullanmak benim için adeta cennetten bir dilim. Tabii ki bazen kütüphanede bulamadığım ve okumak için sabırsızlandığım kitaplar oluyor fakat onları da satın alıyorsam sonrasında etiket fiyatının yarısına satarak kitap alışverişimi de bir döngü içine yerleştirdim.



İnsanlar tüketmeye, gösterişe, birilerine hayatlarını kanıtlamaya o kadar aç ki bazen ben de kendimi sorguluyorum öyle miyim diye çünkü artık bu hislerle sarmalanmayan kaldı mı ki? Giyim sektörü inanılmaz bir şekilde pahalılaşıyor ve bu tüketimden sıyrılmak gün geçtikçe imkansızlaşıyor. Sürekli yeni modeller, sürekli yeni akımlar, sürekli yeni kreasyonlar ve daha birçok şeyle ne kadar ihtiyacımız olanı elde etmeye çalışıyoruz? Ben kendime bile soruyorum, her gün başka giyinmeye çalışıyorum. Dolaplara sığmayacak kadar kaban, ceket, gömlek takımları dikiyorum ve dışarıdaki fiyatla kıyasladığımda arada uçurum olduğunu çok iyi biliyorum. Böylece giysilere harcamadığım parayı çanta, ayakkabı vb. başka şeylere harcıyorum. Bir diğer yandan başka sanat dallarıyla ilgileniyorum, onların malzeme harcamalarına harcıyorum. Bir şekilde yine tüketici oluyorum, olmamak gibi bir şey mümkün değil zaten. Kim sadece ihtiyacı olduğu kadar yemek yiyor, niye kahvaltı sofralarında dört çeşit peynir olmadan sandalyelerimizi çekmiyoruz, neden sırf bir deniz manzarası için serpme kahvaltılara bu kadar para döküyoruz ve o kadar mübarek bir ayı insanları sömürmeye dönüştüren iftar lokantalara bunca dehşet fiyatlar ödeniyor?
                       
Sanırım insan olarak tüketici ruhumuzu hiçbir şekilde ardımızda bırakamıyoruz. Ama eğer bu durum sizi rahatsız ediyorsa gerçekten bir kez olsun kıyafetinizi kendiniz dikmeyi deneyebilirsiniz. Kitaplarınızı kütüphaneden kullanmayı ve sinemalara bu kadar para dökmeden film izlemekten keyif almanın bir yolunu bulmayı.. Marketten aldığınız bir şeye zam geldiğinde buna dikkat etmeyi, ay içerisinde aldığınız her şeyi not etmeyi ve daha birçok şeyi.. Yazının geneline değinirsek gerçekten dikiş dikmeyi en ufak bir merakı olan herkese canı gönülden öneririm. Giyinmeyi seven ve şu an içinde bulunduğumuz tüketim dünyasından ufacık da sıyrılmayı düşünüyorsanız internetten bile öğrenmeniz için birçok yol var. Öyle bir devirde yaşıyoruz ki bir şey yapmanın yolunu özellikle de internette İngilizce yazıp arattığınızda önünüze çıkmayacak kapı yok.


Hadi bu yazıyı okuduktan sonra önerdiğim youtube hesaplarına bir göz gezdirin. Ardından kendinizi bir pazara ya da uygun kumaş satan bir kumaşçıya atın. Son çıkan Burda sayısını alın, ilk başta kendiniz mühendis gibi hissetseniz dünyanın en eğlenceli şeylerinden biri olan kalıp patronunu çıkarın, kumaşın üzerine tutturun ve kesin, sonra dikişiniz elinizden ne kadar gelirse dikmeye bakın. Ben buradan sesleniyorum, başaracağınıza inanıyorum. Unutmayın bu işin sırrı sabrınızda! Sakın ola onu yolun ortasında kaybetmeyin.
mabedyaya (favorim <3)
Continue reading Tüketici Değil, Üretici Olmak - Dikiş Dikmek

15 Mayıs 2019

Ufak Bir İç Döküş...

Evet, bir zamanlar bu blogda içinden geçen her şeyi, hayatından parçaları yayımlayan, okuduğu kitapları, filmleri, dinlediği müzikleri her şeyi aktif bir şekilde yorumlayan bir Betülcük vardı. Sonrasında bir şekilde kitapları yorumladığım instagram hesabım internette en çok vakit ayırdığım mecra oldu. Aslında kitap hesabına vakit ayırmayı kısmaya çalıştım ve böylece sosyal medyadan biraz elimi ayağımı çekerek bloguma ayırdığım vakti de geri çekmeye çalıştım. Buna pişman mıyım?Evet, gerçekten biraz pişmanım çünkü ben bloggerda aktif olmayı bırakırken zaten çok az kişi vardı burada. Artık eski bloggerlardan kim kaldı ki gerçekten? Bu bakış açısından bakınca instagram tam anlamıyla bir canavar gibi.. Aslında böyle bir yazı yazmak hiç aklımda yoktu hatta beş dakika içinde karar verip laptopun başına oturdum cidden. Peki neyi içimden dökmek istiyorum, neyle bu kadar doluyum? Bu sene geçen yazki Betülle şu an bu masanın başında oturan kişi kesinlikle aynı kişi değil. Bir sene içerisinde kafa yapım nasıl bu kadar değişti, kendimi bazı yönlerden nasıl bu kadar geliştirdim, nasıl bu kadar geniş bir bakış açısı yelpazesine sahip oldum kendime sorduğumda tüm cevapları bulabiliyorum. Meğerse 21 yaşımın sonları kendimi bulacağım bir yaşmış benim için.

Aslında her şey benim üniversite hedefimle başladı. Ama bu hedefi oluşturan şeyler kendimi geliştirmeyi istememden ziyade etrafımdaki insanların saçma sapan tavırları yüzünden oldu. Bu ülkede ön yargılar o kadar ağır ki bunu değiştirmeyi başarmaya ufak bir adımla denemeye çalışsanız da hep tökezliyorsunuz. Yeni bir ortama girildiğinde yanınızdaki kişi kendini şu üniversite okuyorum diye tanıtıp size gelindiğinde kendinizi en bariz tanıtabileceğiniz şey "özel dikim terziliği yapıyorum" olduğunda karşınızdaki insanın bakışı da küçümser oluyor. Ama aslında bazen yanımda oturan kızın benden o kadar farkı oluyor ki.. buna zamanla gözlemleyebiliyorum. Ben kendimi tanıtırken şöyle bir kitap hesabım var, aslında bir yabancı dilim daha var, ya da şöyle hobilerim var diye anlatamıyorum. Ki elimde olsa bile anlatmam. Bazı arkadaşlarım benim hala İngilizcemin gerçekten iyi olduğunu bilmiyor ki bu ülkede gerçekten ikinci dil küçümsenmemeli çünkü yerinde seken bir ülke sayılırız, bazı sanat kurslarında kitap hesabımı öğrenenler şaşırıyorlar. Ben de anladım ki bu ülkede üniversite okumadan kendimi hissettiğim konuma asla getiremeyeceğim. Çünkü gerçekten okumayan insanın değerinin olmadığı bir ülkedeyiz. İnsanlar okumadan meslek sahibi olduklarında da taşlanıyor, okumayı seçmek yerine başka ilgi alanlarına yöneldiğinde de küçümseniyor. Ben de bu duruma baş eğmek zorunda kaldım. Eğer kendimi o gelişmişlik seviyesinde hissediyorsam ama etrafıma bunu kanıtlayamıyorsam okumak zorundayım dedim. Bu yüzden ben de geç değil diyerek bu hedefi kendime koydum. Ha sorarsanız milletin görüşleri mi seni bu kadar etkiledi diye evet bir yandan öyle çünkü şuan düşünüyorum da bu kadar donanımlıyım ama dünyaya benden daha az meraklı insanların ceplerinde diploma var. İtiraf etmek gerekirse bu durum canımı yakıyor, kendime daha ağır yüklenmemi sağlıyor. Diğer yandan benim hep bir üniversite hayalim vardı. Sonunda bunu başarabilmek için adım atmış oldum.

Çok fazla detaya girmek istemiyorum ama bu hedefi koymak öyle çok kolay olmadı. Hem de hiç kolay olmadı. Ailem zaten bir mesleğim olduğu konusunda beni ikna etmeye çalıştı. Evet, dikiş dikmek gerçekten bilekte altın bilezik. Ama ben senelerimi evde kitap okuyup, kurstan kursa koşup, bir yandan müşteri beklemekle geçirmek istemiyorum. Her neyse hedefimden ben pes etmedim. Gittiğim gelinlik tasarım kursunu bırakmak zorunda kaldım, dershaneye yazıldım. Ne okumak istediğime karar verip dikim ve tasarıma olan merak ve yeteneğimden ötürü güzel sanatlar fakültesine karar verdim. Bu sefer önüme başka bir taş takıldı. Tekstil okumak istiyorsam yetenek sınavına hazırlanmak zorunda olduğumu kabullendim. Böylece yetenek sınavına hazırlık kursuna başladım, dershaneyi bıraktım ve üniversite sınavına kendim çalışmaya başladım. Benim meslek olarak amacım başından beri kendi giyim markamı oluşturup bir atölye açabilmek. Belki inşallah okula başlarsam okulun ortasında bile bu işi bir yandan götürebilirim. İşler şuan nasıl gidiyor diye sorarsanız, istediğiniz kadar hocanın çizdiği resimleri izleyin. Kendiniz oturup eliniz kopana kadar çizmedikçe o figürler beyninize yerleşmiyor. Eğer tabii gerçekten bu işte ciddi yeteneğiniz yoksa. Çünkü benim için resim aslında tekstil bölümü için bir basamak..

Bugünlerde pek sağlıklı bir ruh halinde olduğum söylenemez. Ama bir şekilde çalışmaya devam ediyorum. Yaz geldiğinde bu sınavlar için başka şeylerden feragat etmem de gerekecek. Ailem tatil yaparken ben muhtemelen sabah dokuz akşam dokuz atölyede olacağım. Bu sene bu üniversite sınavı karmaşısında bile araya ehliyet almayı koyabildim. Ayrıca dört senelik bir özel tezhip kursunun ilk senesini başarıyla tamamlamak üzereyim. Peki yazımın başında bahsettiğim kendimi geliştirdiğim şeyler neler? Geçen sene yaz tatilindeki bakış açımla şu ankinin bir olmadığını biliyorum. Bu aslında bir anlamda yaşadığım hayatın farkına varmak gibi bir şey. Gözlerimin biraz kapalı olduğunu düşünüyorum, ya da büyüdüğüm tarz sayesinde karşı tarafa sadece belirli bir saygı çerçevesi içinde baktığımı düşünüyorum. Lise eğitimini örgün görmenin aslında kendini bilen genç bireyler için aslında asla hafife alınmaması gereken bir şey olduğunu biliyorum. Hiçbir siyasi idolojinin körü körüne savunulmaması gerektiğini biliyorum. Bu hayattan ne istediğimi biliyorum. Yeni bir şeyler öğrenmekten asla pes etmeyeceğimi biliyorum. Tezhip sanatında eser vermek ve ileride en azından bir kere de olsa sergi açmak istediğimi ve bunu gerçekten istersem başarabileceğimi biliyorum, üniversitede öğrenmek istediğim şeyi biliyorum, belki kaleme alıp yayınlacağım bir kitap, daha önümde gezilecek çok yer, okuyacak çok kitap, giydireceğim çok insan, saygı duyacağım ve empati duygumun kabaracağı bir çok insanla tanışacağımı biliyorum, dikiş dikmeyi basit gören insanları bu dar görüşleri yüzünden hep karşı çıkacağımı biliyorum, mutfakta bir şeyler yapmaktan hep zevk duyacağımı, çilekleri üzerine dizdiğim bir tarta sanat eseri muamelesi yapacağımı biliyorum, aslında pek de harika bir ülkede yaşamadığımızı ve günden güne daha kötü duruma geldiğimizi biliyorum, izlediğim filmlerle ilgili de bakış açımın değiştiğini biliyorum, insanları artık daha iyi gözlemlediğimi biliyorum, bilinçsiz bir sosyal medya kullanıcı olmadığımı düşünüyorum, daha bir çok dil öğrenmek istediğimi ve bunlar için de kendimle cebelleşeceğimi biliyorum. Kendimle en çok gurur duyduğum şeyin özgüvenli duruşum olduğunu biliyorum. Bu kadar çok şeyin farkına varmanın insana bazı yerlerden yaralayacağını biliyorum. Kafa yapıma göre birini bulmamın zor olabileceğini biliyorum. Kendimi bu kadar geliştirirken dini yönden gerilediğimi bu yüzden kesinlikle baştan sona tefsir dersi almak istediğimi biliyorum. Ama herkes gibi bilmediğim hakkında atıp tutmaktansa İncil'i bile orijinal dilinde okumayı istediğimi biliyorum. Zaten etrafım kendi görüşümü savunan insanlarla doluyken, bir de diğer tarafın benim görüşüme nasıl baktığını bilmenin insana çok şey kattığını biliyorum. Ne kadar bilmiş bir kız oldum ya..

Sonuç olarak kendimi bulduğum bu zaman dilimini kelimelere dökmek istedim. Açıkçası artık sadece boş muhabbet ettiğim arkadaşlarımdan biraz uzaklaşmaya çalışıyorum. Etrafımdaki hep olmasını istediğim arkadaşlarıma önerilerde bulunuyorum. Bol bol kitap okumalarını hatta daha geniş yelpazeli bakış açıları için distopik klasikleri okumalarını, insanın yaşadığımız dünyaya dair en çok bilgi edinip kendimizi geliştirecebileceğimiz coğrafyaya ilgi göstermelerini, dünya olaylarını takip etmelerini, sadece kendi savundukları görüşün insanlarını değil, diğer tarafı da takip etmelerini, farklı görüşlere empatiyle karşılaşmalarını, gereksiz insana hiçbir şey katmayan saçma sapan insanların ünlü olmasına meşale tutmamalarını öneriyorum. Ama istediğiniz kadar kitap okuyun, istediğiniz kadar film izleyin, istediğiniz kadar okul bitirin. Bize insan olmayı, düzgün bir birey olmayı, etrafındaki dünyanın farkına varmanda öncü olan, karakterinin oluşmasında, empati duygunun gelişmesinde en büyük nimetin kesinlikle AİLE olduğunu biliyorum. Her ne kadar benim ailem üniversite konusunda çekingelere sahip olsa da fark ediyorum ki bizi öyle farkındalıklı yetiştirmişler ki etrafımdaki diğer ailelerle karşılaştırdığımda (bizdeki diğer örneklerin kötü olması da bir sebep ki) kendiminkine şükrediyorum. Hani çok küçük gördüğümüz hayvan sevgisi, büyüklere saygı, anne babaya saygı ve sevgi, inancın doğrultusunda hangi sınırı geçmemen gerektiği, bu inancı manipüle etmemen gerektiği, yaşadığın yere saygı ve sevgi gösterme kavramları var ya aslında insanı insan yapan en nice şeyler bunlar. İşte bunları bilerek yetiştiğinde karakterin oluşuyor ve kendini nelerden törpülemen gerektiğini, o çok ince kalite çizgisinde nerede yürüyeceğini biliyorsun. Umarım bu yazım size en azından ufacık bir şey katmıştır da değerli vaktiniz boşa gitmemiştir. En yakın zamanda da eski zevkime göre ters düşen bir kaç film önerisi yapacağım. Görüşmek üzere..

Continue reading Ufak Bir İç Döküş...

21 Ağustos 2017

Bunca Zaman Nerelerdeyim, Bu Sene Neler Yapıyorum?

Az önce bu sıralar zar zor kendime ayırdığım vakti nihayet kitap okuyarak geçirdiğim rahat zaman diliminde muhtemelen kitabın da çok ilgi çekici olmadığından dolayı kafamda düşünceler dolanıyordu. Sonrasında blogumda "benden nameler" kısmında yazdıklarımı beğenen bir arkadaşımla yakın zamanda görüşeceğimi hatırlayarak en son görüştüğümüzde bu tarz yazılara devam edeceğimi söylediğimi anımsadım. Birkaç kere daha aklıma gelse de bu sefer elimdeki kitabı bırakıp laptopu kucakladım. Sorsanız ne laptop.. benim biricik göz ağrım, biriciğim, canımın içi son günlerde can çekişiyor, yeni şarj aleti için yalvarıyor kendince. Her neyse öncelikle bunca zamandır şayet beni kitap hesabım haricinde önceden de buradan takip edip yazılarımı okuyanlardan, hayatımdan paylaştığım kesitleri görmekten keyif alanlardan ufak bir özür diliyorum çünkü tüm bunlar kitap hesabımın suçu aslında. İyi ki öyle bir hesap açmışım çünkü dünya güzeli insanlarla tanıştım ama bir yandan da buradan kişisel hayatımla yaptığım paylaşımlar çok okuyan dar insanların ağzını yormaya başladı. Bir süre ne okuduğum, ne yaptığıma dair o kadar saçma sorular aldım ki "aman kimine" diyerek "bu ay neler yaptım" yazılarımı blogumdan yazmaya son verdim. Belki de ara vermişimdir, tekrar heveslenirsem yazmaya devam edebilirim. Fakat bir yerden sonra ay sonu yazılarımın da keyif veren bir tattan ziyade sorumluluğa dönüp laptopun başına beni zorla geçirmesiyle birlikte eski aldığım zevki alamıyordum. Her neyse en son kasımda neler yaptığımı yazmışım.. Kasım neydi ki onca karmaşık ayın içinden. Ortadan dalıyorum izninizle... İstediğim meslekte bana yardımcı olmayacağına kesin olarak karar vererek stilistlik derslerimi ikinci dönemde yarıda bıraktım. Dikiş derslerimi sonuna kadar aşırı nadir devamsızlık yaparak büyük başarıyla tamamladım. Geçen senenin başında istediğin modeli kendine dikebilecek misiniz diye sorsaydınız tereddüt edebilirdim ama şu anda sadece kendime değil, yakınlarıma da dikmeye başladım. Ders sürecinden, öğrenme aşamalarından ve "mükemmel" ders hocamla dikiş eğitimime kattıklarımı boş verin. Sabrımı, enerjimi hakkıyla yedi bitirdi ama ben kazandım sonuçta!

Her neyse geçen seneyi geride bırakıyoruz ve bu seneye dönüyoruz. Geçen sene temmuzda dikiş derslerim bittiğinde sonraki sene kesinlikle dikişe gitmeyi düşünmüyordum. En azından haftanın üç tam gününü alacak tarzda geniş bir sürece katılmak aklımın ucundan geçmiyordu. Çünkü kendi hocamdan ağzım yandığı için sıradakilere başarılar dileyerek bir seneyle dikiş derslerime nokta koyacaktım. Hatta seneye de aynı hocaya gitmeyi düşünen arkadaşlarımı baştan çıkarıp onları da bu sene yollamadım. Geçen sene ikinci döneme henüz yeni geçmişken aklımda kalıcı olarak filizlenen tek sabit düşünce seneye aşçılık eğitimi alacağımdı. İsmek'in Mutfak Okulları'ndan Davutpaşa Kampüsü'nde geçen sene açılanı gözüme kestirmiştim. Tüm yaz boyunca herkese seneye aşçılığa ve profesyonel pastacılağa gideceğim diye hava atıp, aylarca her sabah saat yedi buçukta uyanıp hazırlanıp metroya atladığım, kış boyunca renk renk diktiğim kabanları, etekleri, elbiseleri sergileyeceğim ders dönemini düşünürken içimde kuşlar kanat çırpıyordu. Böyle güzel hayaller içimi doldururken iki hafta önce laptopun başında kayıtları kaçırdığımı idrak ederek, her girdiğim aşçılık kurs biriminin dolu olduğunu görerek elime yeni bir peçete aldım. Sanırım henüz ömrümde geçirdiğim en uzun akşamlardan biriydi. Anneme dert yanarken "tüm sene ne yapacağım" diye ağlayıp duruyordum. Ne olur ne olmaz diye geçen sene yanlışlıkla yerine stilistliğe gittiğim modalistliğe kaydımı altın harflerle yaptırdım. Daha sonrasında annemin de havaya sokmasıyla bildiğimiz en profesyonel terzinin yanında üç gün staja girmeye karar verdim. O da kendine bir yardımcı arıyordu ve bu sayede tencere kapağını buldu. Anlayacağınız bu sene haftanın ilk üç günü staja, kalan iki gününü de modalistlikte geçiriyorum. Ağustosta tatilde olabilirsiniz ama bendeniz Betül son tatil ayımı koşuşturmaktan anlamadan geçirdim bile. Ayrıca bu sene sınava girip seneye açıktan başlamak için sosyoloji seçmeyi düşünüyorum. Sinema ve televizyon bölümünün de açık öğretime katıldığını duyduğumdan beri ona karşı daha çok gıdıklanıyorum ama annemler o bölüme pek hevesli değiller. Sinema ve televizyonu dışarıdan okumanın bile benim için ne kadar güzel bir şey olabileceğini az çok tahmin edebiliyorsunuzdur. Bu saydıklarımın dışında bu sene inşAllah sonunda ehliyet kursuna yazılacağım ve yavaştan babamın arabasına göz dikmeye başlayacağım. Yalnız önümüzdeki seneler içinde yapmayı düşündüğüm şeyleri düşünürken bile aklıma metro kullanmaya devam eden bir Betül canlanıyor. Özellikle Üsküdar tarafında olan ders birimlerine olan aşkım sönmezse araba kapıda olduğu halde yine marmarayın yolunu tutarım diye tahmin ediyorum. Ha unutmadan terzide staja başlamamın nedeni dikişte daha profesyonelleşmeyi ve inceliklere daha çok kafa yormayı detaylı bir şekilde öğrenmek için çünkü bu cümlemden anlayacağınız kadarıyla harika "dikiş hocam" sayesinde öğrendiklerimin bir yarısı kadar diğer yarısı yığınla beni bekliyor. Dikişi geliştireceğim ve artık temiz dikişe daha çok önem vermeye başladığım için de yavaştan özel dikime başlıyorum. Önce tanıdıklarıma dikmeye başlıyorum diyeceğim ki başladım bile. Daha dün kuzenime mis gibi bir elbise diktim ve bir gün canınız isterse de dikiş öğrenirseniz göreceksiniz ki zamanla karşılığı olmadan dikiş dikmek insana durup durup kendini "saf" gibi hissettiriyor. Çok sevdiğiniz bir dostunuz için bir kerelik sırf karşınızdakinin mutluluğu için dikme hevesiniz oluyor. İlk başladığımda en yakın kuzenlerime birer tane hediye diktim mesela. Ama sonrasında karşılıksız olmuyor, bu yüzden ben de bu işte yeni olduğum için yavaştan karşılığını alarak dikmeye başladım. Sıradaki dikeceklerim teyzeme bayrama kadar yedi parça giysi ve yakın arkadaşlarımdan birine abaya. Böyle olunca akşam olmaya yakın eve vardıktan sonra başımı yastığa dayayıp kitap okumak isterken kendimi kumaş keserken buluyorum. Anlayacağınız henüz bir düzen oturtturamadım. Bir daha ki ay stajım olmadığı için bu ayın açığını kapatarak bol bol kitap okuyacağım, tabii kuzenlerime sıradaki düğün için kendimce abiye dikmezsem. Neyse bakın böyle konuşunca susasım gelmiyor. Buraya kadar okuduysanız görüyorsunuz ki beni çok dolu bir yıl bekliyor. Geçen sene yaza doğru dikişi meslek edinmek konusunda ağır şüphelerim vardı çünkü kendine dikmekle, parayla birine dikmenin arasında çok fark var ve özgüvensizliğim uzun zaman sonra merhaba diyerek bu konuda beni şüpheye boğmuştu. Bu sene aşçılığa gitseydim muhtemelen bu düşüncem devam edecekti ama bu sene gittiğim stajla birlikte, modalitstlik eklenince yavaştan bakıyorum da havaya giriyorum. Bu senenin sonunda dikişi meslek edinip edinmeyeceğime şahit olacağız. Bu arada modalistlik ne demek diye merak edersiniz? Hani internette bir kaban görürsünüz ya, işte iki ders döneminin sonunda o gördüğünüz kabanın kalıbını kağıda dökebiliyorsunuz. Dikiş dikmeyi de biliyorsanız bir bakıyorsunuz o resimdeki kaban üzerinizde. Yani modalistlik için çok heyecanlıyım. Geçen sene dikişten iki dostumla birlikte olacağım için ayrı mutluyum. Güzel, dopdolu, hevesli olduğum bir sene beni bekliyor. Umarım bir iki ayda bir eskisi gibi özetler geçerek ruh halimi buraya dökerim. Unutmadan Gökçeada tatilimizden İstanbul'a döndüğümüz gibi diyete girdim. Bir daha ki ay umarım platese başlayacağım. Diyette olduğum ve tatlıya son birkaç senede çok düşkün olduğum için pek hoş olmayan bir modla geziniyorum arada. Bende anlatılacaklar bitmez. Sağlıcakla kalın.
Continue reading Bunca Zaman Nerelerdeyim, Bu Sene Neler Yapıyorum?

20 Mayıs 2017

,

Kılıçların Dansı 8. Bölüm

8. Bölüm
(Birinci ve ikinci bölümün linki
Üçüncü bölümün linki
Dördüncü bölümün linki
Beşinci bölümün linki
Altını bölümün linki
Yedinci bölümün linki)


   “Aklın nerede takılı kaldı?” diye sordum nihayet dayanamayarak.
   Rapid kılıcını indirerek bakışlarını bana sabitledi. Kaşlarının arasındaki derin kırışıklığı aniden düzeltmeye çalışırken suratı komik bir ifadeyle çarpıldı. Keyfim yerine geldiğinden sesli güldüm. “Babamdan azar mı yedin?”
   Kaşlarını çatmaya son vermiş olsa da tatsız ifadesi yüzünde asılı duruyordu. Kafasını hayır anlamında sallayarak tekrar kılıcını kaldırdı. İçindeki sıkıntı her neyse benimle konuşmayacak olması zoruma giderken ben de kılıcımı kaldırdım. Yumuşak darbelerine karşı sağdan hamle yapacakmış gibi göstererek etrafında dönerek beklenmedik bir darbeyle onu yerine mıhladım. Kılıçlarımızın çarpışması sonucu koluna ağrı girmiş olmalıydı ki ağzından çıkan acı dolu bir nidayla kılıcını gürültüyle yere atarak sağ kolunu tuttu.
   “Rapid!” diyerek telaşla önünde dikildim. “Özür dilerim.”
   Eliyle geçiştirirken dişlerini sıkıyordu. “Kafam başka bir yerde Afrah. Başka bir zaman devam ederiz.”
   Ağrıyan koluna uzanıp yumuşak hareketlerle sıvazladım. Aramızdaki sessizlik havada asılı kalırken her zaman benimle sohbet edecek bir şeyler bulan Rapid’in aklını bu kadar yoran neyse içimi bir sıkıntı almıştı.
   Geri çekildiğim gibi bileğimi nazikçe tuttu. “Vezirin oğlunu neden kurtardın?”
   Sorusu karşısında afalladım. “Neden mi? Bir insan olduğu için? Alçakça suikastla ölüme gitmesine engel olmak için?”
   “Bu kadar mı? Arkasında başka hiçbir neden yok mu?”
   “Ne olmasını beklerdin?”
   “Zengin, asil ve inkar edilemeyecek derecede…”
   Sözünün nereye geldiğini anlayınca hemen lafını kestim. “Onu ilk defa dans gösterisinde gördüm. Vezirin oğluna karşı daha öncesinde bir şeyler hissedebileceğimi mi düşündün?”
   “Kim olursa olsun kurtarırdın yani? Öyle mi?” Kafamı sallayarak onayladığımda suratı gölgelendi. “Peki ya… kurtardığın için pişman mısın?”
   Göğsümde yavaştan bir şey sıkışırken alt dudağımı dişledim. “Ne zorun var benimle?”
   “Hiç düşündün mü Afrah? O tıkıldığın odadan nasıl kurtuldun? O adam neden gelip seni kurtardı?” Gözleri kısıldı. “Vezirin oğlunu gözünü kırpmadan öldürecek bir suikastçı neden gelip seni kurtarmak adına teslim oldu?”
   Soruları karşısında ürperdim. Dans gösterisinden bu yana hayatım öyle bir yokuşa sürülmüştü ki yaşadığım bazı şeylerin üzerinden geçip yolumda yalpalamaya devam etmiştim. “Masum olduğum için. Masum bir kızın bu suçla yargılanmasını istemediği için teslim oldu.”
   “Vay be.” diyerek alayla alkışladı. Ellerinin çarpma sesi tüm odada yankılanırken kulaklarım uğuldadı. “Vezirin oğluna düzenlediği suikastı berbat ettiğin için gözünü kırpmadan senin boğazını kesti ama…” Rahatsız edici bir ifadeyle güldü. “Ama sırf masum bir kız onun kalkıştığı suç yüzünden içeri tıkıldı diye onu kurtarmak adına kendini feda etti, öyle mi?” Sessizliğimden aldığı güçle üzerime yürüdü. “Sence o odaya tıkılan sen olmasan gelip teslim olur muydu? O kız kim olursa olsun onu kurtarır mıydı?”
   “Kurtarırdı tabii ki.”
   Ellerini ani bir hareketle omuzlarıma yapıştırıp beni sarstı. “Kurtarmazdı Afrah!” diye bağırdı. “O odadaki sen olmasaydın bir şekilde suçsuz olduğu kanıtlanırdı ama sen olmasaydın o suikastçı teslim olmazdı. Duydun mu beni? Olmazdı!”
   Beni sarsan kollarını iterken tek kelime etmedim. Rapid tekrar üzerime gelirken bir adım daha geri gittim. “Değdi, değil mi Afrah? Suikast suçuyla yargılanarak boğazına kılıcın geçirilmesi senin burada hala nefes alıyor olmana değdi, değil mi? O piç kurusunu kurtardığına hala pişman değil misin?”
   Ani bir titremeyle sarsılan ellerimi kaldırarak dudaklarıma götürdüm. “Sen… sen ne diyorsun Rapid?”
   “O suikastçının idamı için vezirin oğlunun babasına yalvardığını bilmek sana nasıl hissettirdi peki?” dedi tiksinerek. Gözleri dolarken sesi çatladı. “Niye yaptın bunu? Niye kurtardın onu?”
   Midem burulurken kalbimde ağır bir sancı peyda verdi. Biri boğazımı eline alıp sıkıyormuş gibi zorlukla nefes alırken aklıma dolan anıların çaresizliğiyle elim boynumdaki yara izine gitti. Sanki aynı yara izinin üzerine bir tane daha kılıç darbesi alıyormuş gibi orası ateş gibi yanıyor, katlanılmaz bir acının altında boğuluyordum. Ben farkına varmadan yanaklarımdan süzülen yaşlarla boğazımdaki düğüm öyle bir sıkıldı ki kaskatı kesildim.
   Başımı kaldırdığımda Rapid’in yanan gözlerle bana baktığını görünce çatlayan sesimle bağırmaya başladım. “Bende mi suç? Hiçbir şeyden haberi olmadan dans gösterisini izliyordu. Kim olursa olsun kurtarırdım! Bana kimse bunu hak ettiğine dair bir şey söylememişti.” Sesim kısılırken yanaklarım gitgide daha çok ıslandı. “Onu hapiste saklayacağını söylemişti. Cezasını çekerek hapiste kalacağını sanmıştım.”
   Tekrar omuzlarıma yüklenip beni sarstı. “Aptal mısın sen Afrah?! Seni kurtarmak için o odaya girdiği zaman zaten son nefesinden vazgeçmişti.”
   Aklımdaki sorularla beynim zonkluyordu. “Nereden biliyorsun? Benim özelliğim neydi ki beni kurtarmak için teslim oldu?”
   Başını şiddetle sallayarak, “Hayır.” diye fısıldadı tekrar tekrar.
   Sessizliğin ardından soruma cevap alamayacağım için öfkem katlandı. Yumruklarımla göğsünü dövmeye başladım. “Böyle kin kusup cevapsız kalamazsın! Duydun mu? Vezirin oğlunu kurtardığım için beni pişman edip nedenini söylemeden benden kurtulamazsın!”
   Bileklerimi sıkarak ellerimi göğsünden kurtardı. “Canın yanıyor değil mi? Yavaştan sana yaptıklarını unutmaya başlamıştın. Yakında dövüş talimlerinizde fıkralarına gülmeye başlardın, az kalmıştı. Şimdi gözünün yaşına bakmadan adamın boynuna kılıcı geçirdiğini öğrendiğin için vezirin oğluna kayan hislerinden iğreniyorsun, değil mi?”
   Çırpınarak ellerinden kurtulup suratına patlattığım tokat karşısında gözleri şokla irileşti. “Evet, canım yanıyor ama asıl canımın niye acıdığını tahmin edemezsin. Senin de memnun olduğun öyle bariz ki içim yanıyor. Babamın adını ifşa etmek yerine iyi ki beni boğmaya kalkışmasına izin vermişim. İyi ki o anlaşmayı imzalayıp onunla kılıç talimlerine başlamışım.” Yutkunmak gitgide imkansızlaşırken zar zor gözyaşlarıyla ıslanan dudaklarımı yaladım. “Meğer ben ne kadar önemli bir zatmışım da haberim yokmuş. Öyle ki oraya tıkıldığımda asıl suçlu sırf ben suçsuz yere o odaya tıkıldığım için beni kurtarmaya gelmiş. Senin dediğine bakılırsa o kişi ben olmasaydım asla gelmezdi. Senin gözlerinden de aynısını okuyorum. Öyle rahatlamışsın ki babamın ismini vermediğime. Bunun karşılığında ölüme göze alacak kadar gözü kara olduğuma sevinmişsindir. Umarım o suikastçının beni kurtarmasına değmişimdir.”
   İçim alevlerle yutulurken elimi göğsüme yerleştirip titrek bir şekilde iç çektim. “Asıl pişmanlığım o kılıcın vezirin oğlunun boynuna inmesine engel olmuş olmak değil. Asıl aptallığım o anlaşmaya imza atmış olmak. Ama o zamanlar bu kadar cahil değildim. Keşke o beni boğmaya yeltenirken geride beni seven, bekleyen insanlar olduğunu düşünerek debelenmeseydim. Seçim hakkım olsaydı inan suikastçının beni kurtarmak için o odaya adım atmasını istemezdim. Vezirin oğlunun yüzünü göreceğim günlerin ağırlığı tane tane boğazıma kilit vururken, arkamda bıraktığım ailemi korumak adına bir anlaşma yapmak yerine yitip gitseydim keşke.”
   Yanından geçmeme izin vermeden beni sıkıca tutup göğsüne bastırdı. Kollarında debelendikçe beni daha sıkı kavradı. Bu gücü karşısında daha şiddetli ağlamaya başladım. Bir erkeğin gücünün benim gibi bir acize göre ne kadar fazla olduğunu ağır sonuçlarıyla tatmıştım. Saçlarımı okşadığını fark edince titredim. “Özür dilerim.” diye fısıldadı. “Öldürülen adamı uzaktan tanıyordum ve tahmin ettiğim üzere kendince gerekli nedenleri vardı. Ben asla kendini feda etmeni istemezdim. Anladın mı Afrah? Asla.”
   Gözyaşlarımın döküldüğü yanaklarıma saatlerce dokunan, benimle şakalaşıp sürekli sataşan, yanağıma o öpücüğü kondurup bana o iğrenç teklifi yapan yüzü aklıma geldikçe midem buruluyordu. Titrememle birlikte dişlerim birbirine çarparken kendimi sakinleştirmek için dudaklarımı sımsıkı kapamaya çalıştım. “Sakın ama sakın babama onunla talim yaptığımı söyleme. Eğer bunu yaparsan benim için her şey biter Rapid, anlıyor musun? Her şey biter.”
   Cevabını duyamadan babamın ismimi bağıran sesinin odaya dolmasıyla Rapid’in kollarından sıyrıldım. İçine kapıldığım duygu fırtınasına rağmen zayıflık göstermeyecektim. Babamın adım seslerinin yaklaşan her dakikasıyla birlikte kendimi daha çok körükledim. Dişlerim birbirine çarparken, yara izim zonklarken, tüm zihnim uğuldamayla sarsılırken, yüzümdeki acizliğim kanıtı gözyaşlarımla karşısına geçtim.
   “Ne yapacaksın benimle? Beni ne için kullanmak istiyorsun? Niye o suikastçı gelip beni o odadan kurtardı? Ne olursa olsun beni yanında saklamanın, beni her gün kaldıramayacağım yüklerin altına sokmanın amacı ne?”
   Gözlerine keder çökerken elini uzatıp yanağımı silmeye çalıştığında hırçınca geri çekildim. “Ne zaman cevap vereceksin baba? Kazandığımız paraların nereye gittiğini, daha ne kadar yulaf kemirmeye devam edeceğimizi sorduğumda yine tokadı yapıştıracak mısın suratıma?” Alay dolu bir sesle güldüm. “Beni bu kadar sıkı eğitmenin nedeni daha basit bir şey mi yoksa? Beni de asker maaşı için başka bir ülkeye mi satacaksın?”
   Söylediklerim karşısında gözleri kararırken yüzü öyle korkutucu bir gölgeyle kaplandı ki her an tokat yiyeceğimi bildiğimden suratım karıncalandı. “Kes sesini artık!”
   “Sesimi keseceğim ama dansa son vermeyeceğim. Benim içimdeki bu isteği söküp atamayacaksın. Ne kadar çok zorla kılıcı ele tutturursun tuttur ben yine dans edeceğim. Karşılığında o dikiş makinasını alıp Leila’yı gözlerini kör etmekten kurtaracağım. Senin getirmediğin parayı kazanıp soğanlı suya çorba demekten kurtaracağım bizi. Sen hayalimizdeki baba olmayı beceremiyorsun ama en azından ben hayalimizde nasıl bir hayat istiyorsak ucundan bile olsa aileme onu yaşatmaya çalışacağım.”
   “Sus artık Afrah!”
   Sesin arkamdan gelmesiyle bağıranın Rapid olduğunu kavramamla duraksadım. Onda hiç şahit olmadığım bir öfkeyle karşımda belirdi. “Kes artık! Hiçbir şeyin değerini bilmiyorsun. Babanı utandırmaktan başka hiçbir halta yaramıyorsun!” Babama dönüp ciddi bir sesle konuşmaya başladı. “Ondan ümidi kesin artık. Asla istediğiniz kişi olmayacak. Bırakın bu rüya aleminde tıkılı kalsın.”
   Rapid’in sözleriyle üzerime öyle bir ağırlık çöktü ki istesem bile ayaklarımı hareket ettiremeyeceğimden korktum. Nefesim kesilmiş, ciğerimdeki havayı geri alabilmek için çırpınacak kadar aciz hissediyordum. Omuzlarım yenilgiyle düşerken bir babama, bir Rapid’e baktım. Babam pes etmişti. Rapid ise öfkeyle yanıyordu.
   Eve kadar ardıma bakmadan koştum sanırım. Gözyaşlarımla etrafım bulanıklaşmadığı için şanslıydım çünkü ağlamayacak kadar içim buz kesmişti. Ne zaman gözlerim kararmaya, koşmaktan nefesim kesilip, bayılacak olana kadar etrafım dönmeye başlasa kollarımı cimcikleyip acıyla kendime geldim. Eve vardığımda yatağımın altına girdiğimde sıcaklığın geri gelmesiyle ağır bir hastalığın içine adımlarımı attığımı kavramış oldum.
   Leila küpeleri kulaklarıma takarken canım acıdığında inleyecek halim bile yoktu. Alnımdaki soğuk, sirke kokulu bezle yatağın içinde adeta ateşler içinde yanıyordum. Leila’nın gözlerinden kaygı okunurken onu avutacak, bir şeyim olmadığını söyleyecek takatim bile yoktu. Getirdiği çorbadan bir kaşık dahi almamıştım. Mideme bir şey sokmak mümkün değilken, içindekileri bile her an çıkarabilecekmiş gibi diken üstü duruyordum. Tahriş olup ateşim sayesinde şişen boğazımdan ne zaman yutkunsam daha çok yorgun düşüyordum. Gözlerim anlamlandıramadığım bir şekilde sürekli nemleniyor, uzun aralıklarla vücudumu titreme alıyordu. Zihnimi tüm düşüncelere kapamıştım. Tek amacım bu hastalığın içinde kıvrılıp sessizliğe dalmaktı.
   Bağrışlarla silkelenerek uyandım. Kabussuz, rüyasız, çok derin hissiz bir uykudan kendime geldim. Hala yatağın içine gömülmüş,  alnımı, göğsümü ve sırtımı ıslatacak kadar ağır bir ateşin pençesindeydim. Konuşmalara kulak verdiğimde bağıranın annem olduğunu anladım. Babama beni kılıçla çok çalıştırdığı için suçlayıp duruyordu. Yara izimden, kaybolmamın ardından eve dönmeme kadar her şey üzerine bir anda çökmüşçesine acısını babamdan çıkarıyordu. Elimi yara izime götürecekken hem halsiz olduğumu anladım hem de zihnimi bir süreliğine olsa da kapadığımı kendime hatırlatmak zorunda kaldım.
   Fısıltıya benzeyen ağlama sesleriyle tekrar uyandım. Annem bir yandan saçlarımı okşuyor, bir yandan da ıslanan uzun gür kirpiklerinin arasından hüsran dolu bakışlarıyla beni izliyordu. Gözlerimi açtığımı gördüğünde duraksadı ama bu birkaç saniyenin ardından ağlaması daha şiddetli bir hal aldı. Onu susturmak için ağzımı açmaya çalıştığımda kupkuru kesilen boğazım beni engelledi. Annem gözleriyle pişmanlığını dile döküyordu. Bunca zamandır babama hiç karşı çıkmadığı için, en son onun dediği olduğu için, beni bu kadar hırpalamasına izin verdiği için üzgün olduğunu kederle parlayan gözlerinden okuyabiliyordum. Islak yanağı yüzüme sürtünürken alnıma sıcak bir öpücük kondurdu. Bu öpücüğün sıcaklığı beni başka bir anıya sürüklerken kaskatı kesildim. Elimi tutmaya devam ederek gözlerimi kapamamı söyledi.
   Sürekli uyumaktan, düzenli yemek yememekten, çok fazla kafa yoracak kadar düşünmemekten ve bu kırgın yorgunluk halinden sabah akşam kavramımı kaybetmiştim. Henüz akşam yeni batmaya başlarken uyandığımda sabaha doğru olduğunu sanıyordum. Ertesi gün Leila yalvar yakar çorba kasesinin yarısını bana içirdi. Ardından yanıma kıvrılmak istediğini söylediğinde yalnızca kenara kaydım. İki gündür bu ağır ateşin içindeydim ve henüz tek kelime etmemiştim. Eve döndüğümde Leila beni ateşim yüksek titrerken bulduğunda defalarca kez sorular sormuş, hepsine boş bakışlarla onu izleyerek cevap vermiştim. Beni göğsüne yerleştirmeye davranmadan ben yanağımı serin koynuna yasladım. Nihayet zihnimi hafif bir berraklıkla serbest bıraktığımda gözyaşlarına boğulacağımı sanıyordum ama aksine içimdeki buz soğukluğunu taşımaya hala kararlıydı. Sessizce iç çekip dudaklarımı ıslattım.
   “Rapid’in dediğine göre o odada ben suçlu gözüyle tıkılı olmasaydım suikastçı teslim olmazmış. Beni kurtarmak için kendi hayatından vazgeçmiş.” Sesim çatlarken aklımın arka perdesinde sürekli çıkagelen surat karşısında hala ağlamadığıma şaşkındım. “Vezirin oğlu kendi elleriyle öldürmüş onu. Onu hapse tıkıp cezasını çekmesine hüküm vereceklerini sanmıştım.”
   “Sadece bu mu?”
   “Suikastını önleyip vezirin oğlunu kurtararak o adamı ben mi öldürmüş oldum?”
   Terden sıcaklayan sırtımı sıvazlayıp sıcacık sesiyle, “Niye hep kendine pay çıkarıyorsun?” diye sordu. “O adam kaderini kendi elleriyle çizdi. Eğer o suikasta adım atmasaydı yaşıyor olacaktı. Sen odaya tıkıldığın için ölmedi, kendi kararları sonucu öldü.”
   Derin bir nefesle ciğerlerimi şenlerken bu düşüncenin ihtimaliyle rahatlamaya çalıştım. Leila tekrar, “Sadece bu muydu?” diye sordu.
   Ona biraz daha sıkı sarılırken yemek kokusu burnuma doldu. “Bana bir şey olsaydı arkamdan üzülecek birileri var, değil mi?” Kolumu cimciklediğinde olduğum yerde zıplayacak oldum. “Cevabımı almış sayılırım.” Acı bir tebessümle gülümserken Leila’ya asla harem olayını konuşmayacağıma dair kendime söz verdim. Bana verdiği öpücüğü, sunduğu teklifi söyleyip içimi dökersem Leila öfkeyle köpürüp artık talimlere benimle gelmek için daha ısrarcı olacaktı. “Bir de babamla tartıştım biraz. Demek yorgunluğumun üzerine hepsi gelince hastalanacağım varmış.”
   Alnıma dokundu. “Bu pek normal bir ateş değil ama neyse.”
   Tam tekrar uykuya dalacakken beni diken üstü yapan cümleyi kurdu. “Yarın cumartesi Afrah.”
   Yarın cumartesi… bugün cumaydı…
   Sözleşmemizin en önemli maddesini yıkarak cuma günü talim yerimize gitmemiştim. Güya çarşamba günü gösterisine hazırlık için Ladin Köşkü’nde buluşacaktık. Önce korkuyla boğazım sıkışır gibi oldu. Elinde portremin olduğunu hatırlamak göğsüme tanıdık bir ağırlığın oturmasını sağladı. Ardından yavaşça kendimi sakinleştirmeye, haftalar sonra artık vezirin oğlunun beni tanıdığını, ölüm kalım meselesi olmasa talime gelmeyeceğimi tahmin edeceğini düşünmeye başladım. Sonrasında beni tanımasını sağlayacak kadar onunla vakit geçirdiğimin, bir katile gitgide daha çok zaman ayırdığımı ve ayıracağımın aklıma gelmesiyle korkunun yerini tiksinti alarak midem bulanıp ağzım ekşi tatla doldu. Pazarda ailemi ya da beni aramayacaktı. Soyadımı ya da babamın kim olduğunu öğrenmeyecekti. İçimden defalarca kez telkin eden bu cümleleri tekrarlarken bir zamandan sonra inandım. Gözüme uyku girmesi saatleri alırken kabus göreceğime öylesine inanmıştım ki uyuyana kadar Leila’nın elini sımsıkı kavradım.
   Ertesi gün Freida’nın beni ziyarete geleceğini öğrendiğimde artık tüm gün yatakta uzanmamaya karar verdim. Günlerdir uyumaktan sırtım ağrıyor, tenimin terli kokusunu odanın ucundan bile alıyordum. Ani hareketlerde haddinden fazla başım dönüyordu. Boğazlarımdaki şişik tam anlamıyla inmemiş, vücut sıcaklığım da eski normal haline henüz dönmemişti. Annemin zoruyla karnımı doyurmamın ardından büyük ısrarla dışarı çıkmaya izin alabildim. Freida geldiğinde hasta yatağında beni göreceğine kapıda dikilmiş onu bekliyordum. Uçuşan ağaç yapraklarının altında daha uzun bir yolu kullanarak pazara doğru yürümeye başladık.
   “Seninle dans etmeyi özledim.” diye mırıldandı Freida.
   Dönüp göz kırptım. “Yarın ikindi vakti bir kaçamak yapalım o zaman. Sen de müzik çalmayacaksın. Yalnızca deli gibi dans edeceğiz.”
   Parmakları en hassas yerimi bulup belimi gıdıkladı. Beklemediğim bir şekilde nefessiz kalana kadar kıkır kıkır güldüm. Sokakta yürüdüğümüz için elimle ağzımı örtmeye çalışırken kendimi yaramaz kız çocukları gibi hissediyordum.
   “Babanla kılıç talimleri nasıl gidiyor?”
   “Yeni bir dans figürü oluşturabileceğim kadar farklı şeylere çalışmıyoruz. Onun dışında aynı.”
   İçindeki heyecanı yansıtan gözlerle bana baktı. “Vezirlerin oğullarının sergileyeceği gösterileri duydun mu?”
   Bir anda suratım düşerken midemdeki acı tat tekrar aynı yerde birikti. “Duymadım.”
   “Sanatla alakalı hangi yetenekleri varsa onu kanıtlayacakları kısa gösteriler olacak. Halktan çok az katılım var. Maliye Veziri’nin oğlunun kutlaması gibi kalabalık olmayacakmış.”
   “Sen nereden biliyorsun?”
   Omuz silkti. “Biliyorsun, babam birkaçının yakın dostlarıyla ahbap.”
   Keyfim kaçtığı için sessizliğe büründüm. Freida da son günlerde yaptıklarından bahsederken dikkatle onu dinliyormuş gibi yaptım. Çok yavaş yürüdüğümüz için başım onun omzundaydı. Gece karası saçlarının yüzüme değmesi hoşuma gidiyordu. Pazarın başını gördüğümüz gibi kolumdan çıkarak koşmaya başladı. Terzinin vitrinine yeni konulan takıma yakından bakmak için parmak uçlarında koşarken öyle mutlu görünüyordu ki en son dikiş makinesini alabileceğimi öğrendiğimde böyle neşeli olduğumu hatırladım. Fakat o mutluluğumun altında bile başıma gelenlerin sonucu bir burukluk vardı. Böylesi saf bir mutluluğu aramak için dans gösterisinden öncesine dair hafızamı yoklamalıydım. Dans gösterisine hazırlanırken ne kadar stresli bir zaman diliminde koşuşturduğumu hatırlayınca yine saf bir mutluluk bulamayarak düş kırıklığına uğradım. Hüzünle oflarken arkamdan rüzgarın fazla keskin bir ses çıkarmasıyla surat mimiklerim dondu.
   Aynı anda dikkatle önüme baktığımda önümdeki kavşakla başlayan pazara kadar sokakta çıt çıkmadığını fark ettim. Belimdeki hançeri almak için hamle yapacakken tam karnımın ortasından sertçe kavranarak arkamdaki vücuda yapıştım. Panik içimde dalga dalga yükselip başıma gelecekleri tahmin etmeme izin vermeyecek kadar nefesimi kesti. Kollarım saf dışı kalırken ayaklarımla debelenmek üzereydim ki burnuma dolmasıyla hatıralarımı baş kaldıran kokuyla bilincim ufka karıştı.
   İsmimin üst üste mırıldanmasıyla gözlerimi açmam gerektiğini anladım. Günlerdir içinde bulunduğum bu uyku uyuşukluğu huy olmuştu. Birkaç gün birkaç saat uykuyla ayakta durup kendime gelmek istiyordum artık. İsmim okşar gibi yumuşak namelerle, bir erkeğin ağzından hiç duymadığım bir tatla söylenirken gözlerimi aralayacak gibi oldum. Bastırılmış olduğum sıcak vücuttan kayarak yumuşak bir yere yatırıldım. Beni daha deminden beri taşıyanın yatağa oturmasıyla onun olduğu tarafa yuvarlandım. Gözlerimi aralamaya çalıştığımda nemden her zamanki gibi kirpiklerimin ıslanıp birbirlerine yapıştığını fark ettim. Elimi kaldırıp gözlerimi avuşturduğumda hareket ettiğim için karnıma tanıdık olmayan bir ağrı saplandı. Yüzüme dokunan parmaklarımı hissettiğimde ateşimin de güzel bir dereceye ulaştığını anlamamak imkansızdı.
   Üst üste yutkunarak Leila’yı görmek üzere gözlerimi araladım. Önce odanın tuhaf tahta kokusu burnuma çarptı. Sonra yattığım yatağın gereğinden fazla yumuşak olduğunu sırtımda hissetmemle daha demin beni taşıyan kolların babam olmadığına emin oldum. Doğrulmaya çalıştığımdaysa en büyük kabusum yanı başımda oturuyordu. Vezirin oğlu tereddüt dolu kaygılı bakışlarıyla beni izliyor, sıcak çikolatayı andıran gözlerinin kahverengiliğinde boğulmamı sağlayacak kadar derin bakıyordu bana. Suratında kararsız, çarpık bir tebessümle ellerini adeta zar zor yorganın üzerinde tutuyordu.
   Her şeyi kavradığımda ağzıma dolan çığlığı serbest bırakarak yataktan fırladım. Öylesine hızlı hareket etmiştim ki başım fırıl fırıl dönerken sendeleyerek uzun sehpaya tutunmaya çalıştım. Sehpanın yere devrilip büyük bir patırtı koparttı. Zar zor duvara tutunduğumda nefeslerimi dengelemeye çalışırken hemen belimdeki hançerin yerinde olup olmadığını kontrol ettim.
   Yine bu odaya tıkıldığımı fark ettiğimde sanki zihnimde bir düğüm koptu. O suikastçının bu odaya girdikten sonra öldürüldüğünü düşünmek, bu sefer beni bu odadan kimsenin kurtarmayacağını bilmek, vezirin oğlunun çoktan ailemi bulduğu ihtimaliyle çarpışırken başıma taşıyamayacağım ağırlıkta bir ağrı saplandı. Dişlerimi sertçe sıkıp inlememeye çalışmak, yere çöküp başımı kollarımın arasına alıp acıdan kurtulmaya çalışmamak gitgide imkansızlaşıyordu.
   Vezirin oğlunun yataktan kalktığını duyduğumda içime son kez titrek bir derin nefes çektim. Belki de ciğerlerimi son kez şenlediğimi düşünmek tüm yüreğimde zonklayan ağır bir darbe daha almamı sağladı. Bir hışımla önüme dönüp dimdik ayakta durduğumda vezirin oğlunun gözleri öyle bir irilikle büyüdü ki bu kadar şaşırdığını gördüğüm için gücüm olsa kahkahayla gülecektim.
   “O hançeri hemen indir Afrah.” dedi emretmekten uzak, yalnızca tehlikeli bir tonla.
   Belimden çıkardığım hançeri tüm kararlığımla boynumda tutmaya devam ettim. Yara izimin aksine diğer tarafa sabitlemiştim. “O suikastçı gibi senin pis ellerinle ölmektense burada kendi hayatıma kendi bıçağımla son veririm.”
   Ne demek istediğimi anladığında kaşları kalktı. “Onu ben öldürmedim.” Suratımda hiçbir değişiklik görmeyince daha kararlı bir sesle bağırdı. “Onu ben öldürmedim dedim!”
   Titrememi durdurmaya çalışmak için kendimi daha çok kasıyordum. Böylece başım daha çok ağrıyordu. “Bu oyuna son veriyorum. Burada kendimi öldürmemin ardından ailemin kim olduğunu öğrensen bile ancak intiharımın gerekçelerini açıklarsın onlara. Ya da cesedimi babanla öyle bir yere saklarsınız ki bu suç ikiniz arasında asılı kalır.”
   Kurduğum cümlenin kastıyla boğazım düğümledi. Tüm vücudumda beni titreten acının kaynağı yüreğimden yayılıyordu. Baş ağrım artık arka planda kalmıştı. Cesedimin soğuk bir toprak parçasının altında olduğunu düşünmek gözlerimi sıcak yaşlarla doldurdu. İçimi günlerdir bağlayan buz bu düşüncelerle çoktan aleve dönüp eriyip gitmişti. Babamın zorbalıklarından, hiçbir zaman istediklerimi yapamayacağım bu hayattan, başıma bela olan bu sözleşmeden bıkmıştım. Yine o dans gösterisinde boğazıma inen kılıcın daha derine gelmesiyle çoktan hayatımı kaybettiğimi hayal ettim. Ya da herhangi bir göle düşüp boğulup çoktan ölmüş olma ihtimalimi düşündüm.
   Zar zor yutkunarak başımı sağa sola salladım. Aklımdan ne geçerse geçsin, hangi ihtimale kafa yorarsam yorayım bunu kendime yapmayacaktım. Karşımda ölüm tehditi olmadan asla kendimi öldürmeyecektim. Bunun bir blöften farkı yoktu.
   “Niye tıktın beni buraya? Hangi suçlamayla beni yine bayıltıp buraya soktun?” Bana doğru bir adım atacağını anladığım gibi tısladım. “Sakın.”
   Gözlerinden okunan korku karşısında alay edercesine histeri krizine girene kadar gülmek istiyordum. Bir adım daha atmasıyla hançeri boynuma daha çok yanaştırdım. Bir santim daha kımıldatırsam yavaştan etimi kesecekti.
   “O suikastçıyı ben öldürmedim Afrah.” İsmimi bu kadar çok söylemesi, aramızda samimiyet varmış gibi bu kadar pervasız ağzına alabilmesi sinirime dokunuyordu. “Sen de kendini öldürmeyeceksin çünkü benim seni asla öldürmeyeceğimi biliyorsun.”
   Bir adım daha attığını görmemle hançeri boynuma kesecek kadar yakınlaştırmak üzere hamle yapacaktım ki kesiğin acısının tadını tekrar alacağımı düşünmek başıma yeni bir ağrı sapladı. Gözlerim kararır gibi oldu. Hançerin elimden koparılıp alınmasıyla boşluk hissiyle duvara tutundum.
   Hançerin fırlatılma sesiyle odada tekrar bir çınlama sesi dalgalandı. Vezirin oğlu öfkeyle soluyarak elini saçlarının arasından geçirdi. Tekrar karşıma geçip omuzlarımdan kavradığında karnımdaki ağrı sayesinde inledim. Bunu fark etmemiş olacak ki başımı kaldırıp beni çenemden tutup gözlerine bakmaya zorladı. “Seni öldüreceğimi nasıl düşünürsün?” Sesindeki yenik düşmüş haline az daha gülecektim.
   Beni omuzlarımdan duvara mıhlayıp ayakta durmamı sağladı. Baş ağrım yavaştan diniyordu ama ateşim su yüzüne çıkmaya başlamıştı. “Çok uzak bir ihtimal değil. Her seferinde beni küçük gören, ufak bir isteğime karşılık haremine katılmamı teklif eden iğrenç birinin yapabileceği bir şey olduğunu düşündüğüm için hatalıysam özür dilerim.”
   Vezirin oğlu yumruk yaptığı eliyle duvara asılı olan tablonun altına sertçe vurdu. Başını oraya dayayıp hırıltı nefesler verdikten sonra dönüp tekrar bana baktığında hala sakinleşmemişti.
   “Sana bir şey oldu sandım! Dört gündür ortalıkta yoksun ve asla haber vermedin.” Gözleri bir yerime bir şey olmuş mu diye tüm vücudumu dikkatle süzdü. “Dövüşürken biri daha kılıcını boynuna geçirdi diye düşünerek günlerimi geçirdim. Asla ortaya çıkmadın. Günlerce adamlarımı pazarda gezdirdim. Hiçbir yerde yoktun!”
   Sözlerine aldırmadan alayla dudağımın kenarı kıvrıldı. “Portremi gösterseydin insanlara. Hemen birileri haber uçururdu.”
   Kaşlarını çatarken suratı karardı. “Portreni gösterseydim, öyle mi?”
   “Mühürlü anlaşmamızda öyle yazmıyor mu? O yüzden delirmedin mi? Kurallarına uymadığım için, gururunu zedelediğim için çıldırmadın mı? Harem teklifini reddedip, kılıcımla ufak bir yerini kestiğim için buna nasıl cüret ettiğimi düşünüp delirmedin mi?”
   Sesi gitgide tehditkar bir tona büründü. “Mühürlü anlaşma öyle mi?” Vezirin oğlu hırçın hareketlerle odanın diğer ucuna gitti. Elindeki parşemön kâğıdıyla geri döndüğünde gözleri kahverengi değil, adeta simsiyahtı. Parşemön kâğıdının yırtılma sesini duyduğumda kulaklarım uğuldadı. Mühürlü anlaşmamız parçalara ayrılıp her yırtılma sesiyle hükmünü kaybederken şok olmuş onu izliyordum.

   Bir şey söylememe, tepki vermeme izin vermeden üzerime yürümeye başladı. İtmeye fırsat bulamadan kollarını bana o kadar sıkı doladı ki karnımdaki acı teklerken şaşkınlığımdan onu bile hissedemedim. Daha çok sokuldu, bir eli belimde, bir eli sırtımda göğüslerimiz bir bütün oldu. Boynumla omzumun arasındaki yara izimin olduğu yere başını koydu. “Seni o nefret ettiğin mühürlü anlaşmadan özgür bırakıyorum.” Saçlarımın kokusunu derin derin içine çekti. Onun hayatını koruma pahasına ölümü göze alıp tüm bu oyunun başlangıcının imzasını taşıdığım yara izimi öpmesiyle tüm bedenim baştan aşağı titredi. “Ama benden yalnız ben istediğimde özgür kalırsın.”
Continue reading Kılıçların Dansı 8. Bölüm