20 Mayıs 2017

,

Kılıçların Dansı 8. Bölüm

8. Bölüm
(Birinci ve ikinci bölümün linki
Üçüncü bölümün linki
Dördüncü bölümün linki
Beşinci bölümün linki
Altını bölümün linki
Yedinci bölümün linki)


   “Aklın nerede takılı kaldı?” diye sordum nihayet dayanamayarak.
   Rapid kılıcını indirerek bakışlarını bana sabitledi. Kaşlarının arasındaki derin kırışıklığı aniden düzeltmeye çalışırken suratı komik bir ifadeyle çarpıldı. Keyfim yerine geldiğinden sesli güldüm. “Babamdan azar mı yedin?”
   Kaşlarını çatmaya son vermiş olsa da tatsız ifadesi yüzünde asılı duruyordu. Kafasını hayır anlamında sallayarak tekrar kılıcını kaldırdı. İçindeki sıkıntı her neyse benimle konuşmayacak olması zoruma giderken ben de kılıcımı kaldırdım. Yumuşak darbelerine karşı sağdan hamle yapacakmış gibi göstererek etrafında dönerek beklenmedik bir darbeyle onu yerine mıhladım. Kılıçlarımızın çarpışması sonucu koluna ağrı girmiş olmalıydı ki ağzından çıkan acı dolu bir nidayla kılıcını gürültüyle yere atarak sağ kolunu tuttu.
   “Rapid!” diyerek telaşla önünde dikildim. “Özür dilerim.”
   Eliyle geçiştirirken dişlerini sıkıyordu. “Kafam başka bir yerde Afrah. Başka bir zaman devam ederiz.”
   Ağrıyan koluna uzanıp yumuşak hareketlerle sıvazladım. Aramızdaki sessizlik havada asılı kalırken her zaman benimle sohbet edecek bir şeyler bulan Rapid’in aklını bu kadar yoran neyse içimi bir sıkıntı almıştı.
   Geri çekildiğim gibi bileğimi nazikçe tuttu. “Vezirin oğlunu neden kurtardın?”
   Sorusu karşısında afalladım. “Neden mi? Bir insan olduğu için? Alçakça suikastla ölüme gitmesine engel olmak için?”
   “Bu kadar mı? Arkasında başka hiçbir neden yok mu?”
   “Ne olmasını beklerdin?”
   “Zengin, asil ve inkar edilemeyecek derecede…”
   Sözünün nereye geldiğini anlayınca hemen lafını kestim. “Onu ilk defa dans gösterisinde gördüm. Vezirin oğluna karşı daha öncesinde bir şeyler hissedebileceğimi mi düşündün?”
   “Kim olursa olsun kurtarırdın yani? Öyle mi?” Kafamı sallayarak onayladığımda suratı gölgelendi. “Peki ya… kurtardığın için pişman mısın?”
   Göğsümde yavaştan bir şey sıkışırken alt dudağımı dişledim. “Ne zorun var benimle?”
   “Hiç düşündün mü Afrah? O tıkıldığın odadan nasıl kurtuldun? O adam neden gelip seni kurtardı?” Gözleri kısıldı. “Vezirin oğlunu gözünü kırpmadan öldürecek bir suikastçı neden gelip seni kurtarmak adına teslim oldu?”
   Soruları karşısında ürperdim. Dans gösterisinden bu yana hayatım öyle bir yokuşa sürülmüştü ki yaşadığım bazı şeylerin üzerinden geçip yolumda yalpalamaya devam etmiştim. “Masum olduğum için. Masum bir kızın bu suçla yargılanmasını istemediği için teslim oldu.”
   “Vay be.” diyerek alayla alkışladı. Ellerinin çarpma sesi tüm odada yankılanırken kulaklarım uğuldadı. “Vezirin oğluna düzenlediği suikastı berbat ettiğin için gözünü kırpmadan senin boğazını kesti ama…” Rahatsız edici bir ifadeyle güldü. “Ama sırf masum bir kız onun kalkıştığı suç yüzünden içeri tıkıldı diye onu kurtarmak adına kendini feda etti, öyle mi?” Sessizliğimden aldığı güçle üzerime yürüdü. “Sence o odaya tıkılan sen olmasan gelip teslim olur muydu? O kız kim olursa olsun onu kurtarır mıydı?”
   “Kurtarırdı tabii ki.”
   Ellerini ani bir hareketle omuzlarıma yapıştırıp beni sarstı. “Kurtarmazdı Afrah!” diye bağırdı. “O odadaki sen olmasaydın bir şekilde suçsuz olduğu kanıtlanırdı ama sen olmasaydın o suikastçı teslim olmazdı. Duydun mu beni? Olmazdı!”
   Beni sarsan kollarını iterken tek kelime etmedim. Rapid tekrar üzerime gelirken bir adım daha geri gittim. “Değdi, değil mi Afrah? Suikast suçuyla yargılanarak boğazına kılıcın geçirilmesi senin burada hala nefes alıyor olmana değdi, değil mi? O piç kurusunu kurtardığına hala pişman değil misin?”
   Ani bir titremeyle sarsılan ellerimi kaldırarak dudaklarıma götürdüm. “Sen… sen ne diyorsun Rapid?”
   “O suikastçının idamı için vezirin oğlunun babasına yalvardığını bilmek sana nasıl hissettirdi peki?” dedi tiksinerek. Gözleri dolarken sesi çatladı. “Niye yaptın bunu? Niye kurtardın onu?”
   Midem burulurken kalbimde ağır bir sancı peyda verdi. Biri boğazımı eline alıp sıkıyormuş gibi zorlukla nefes alırken aklıma dolan anıların çaresizliğiyle elim boynumdaki yara izine gitti. Sanki aynı yara izinin üzerine bir tane daha kılıç darbesi alıyormuş gibi orası ateş gibi yanıyor, katlanılmaz bir acının altında boğuluyordum. Ben farkına varmadan yanaklarımdan süzülen yaşlarla boğazımdaki düğüm öyle bir sıkıldı ki kaskatı kesildim.
   Başımı kaldırdığımda Rapid’in yanan gözlerle bana baktığını görünce çatlayan sesimle bağırmaya başladım. “Bende mi suç? Hiçbir şeyden haberi olmadan dans gösterisini izliyordu. Kim olursa olsun kurtarırdım! Bana kimse bunu hak ettiğine dair bir şey söylememişti.” Sesim kısılırken yanaklarım gitgide daha çok ıslandı. “Onu hapiste saklayacağını söylemişti. Cezasını çekerek hapiste kalacağını sanmıştım.”
   Tekrar omuzlarıma yüklenip beni sarstı. “Aptal mısın sen Afrah?! Seni kurtarmak için o odaya girdiği zaman zaten son nefesinden vazgeçmişti.”
   Aklımdaki sorularla beynim zonkluyordu. “Nereden biliyorsun? Benim özelliğim neydi ki beni kurtarmak için teslim oldu?”
   Başını şiddetle sallayarak, “Hayır.” diye fısıldadı tekrar tekrar.
   Sessizliğin ardından soruma cevap alamayacağım için öfkem katlandı. Yumruklarımla göğsünü dövmeye başladım. “Böyle kin kusup cevapsız kalamazsın! Duydun mu? Vezirin oğlunu kurtardığım için beni pişman edip nedenini söylemeden benden kurtulamazsın!”
   Bileklerimi sıkarak ellerimi göğsünden kurtardı. “Canın yanıyor değil mi? Yavaştan sana yaptıklarını unutmaya başlamıştın. Yakında dövüş talimlerinizde fıkralarına gülmeye başlardın, az kalmıştı. Şimdi gözünün yaşına bakmadan adamın boynuna kılıcı geçirdiğini öğrendiğin için vezirin oğluna kayan hislerinden iğreniyorsun, değil mi?”
   Çırpınarak ellerinden kurtulup suratına patlattığım tokat karşısında gözleri şokla irileşti. “Evet, canım yanıyor ama asıl canımın niye acıdığını tahmin edemezsin. Senin de memnun olduğun öyle bariz ki içim yanıyor. Babamın adını ifşa etmek yerine iyi ki beni boğmaya kalkışmasına izin vermişim. İyi ki o anlaşmayı imzalayıp onunla kılıç talimlerine başlamışım.” Yutkunmak gitgide imkansızlaşırken zar zor gözyaşlarıyla ıslanan dudaklarımı yaladım. “Meğer ben ne kadar önemli bir zatmışım da haberim yokmuş. Öyle ki oraya tıkıldığımda asıl suçlu sırf ben suçsuz yere o odaya tıkıldığım için beni kurtarmaya gelmiş. Senin dediğine bakılırsa o kişi ben olmasaydım asla gelmezdi. Senin gözlerinden de aynısını okuyorum. Öyle rahatlamışsın ki babamın ismini vermediğime. Bunun karşılığında ölüme göze alacak kadar gözü kara olduğuma sevinmişsindir. Umarım o suikastçının beni kurtarmasına değmişimdir.”
   İçim alevlerle yutulurken elimi göğsüme yerleştirip titrek bir şekilde iç çektim. “Asıl pişmanlığım o kılıcın vezirin oğlunun boynuna inmesine engel olmuş olmak değil. Asıl aptallığım o anlaşmaya imza atmış olmak. Ama o zamanlar bu kadar cahil değildim. Keşke o beni boğmaya yeltenirken geride beni seven, bekleyen insanlar olduğunu düşünerek debelenmeseydim. Seçim hakkım olsaydı inan suikastçının beni kurtarmak için o odaya adım atmasını istemezdim. Vezirin oğlunun yüzünü göreceğim günlerin ağırlığı tane tane boğazıma kilit vururken, arkamda bıraktığım ailemi korumak adına bir anlaşma yapmak yerine yitip gitseydim keşke.”
   Yanından geçmeme izin vermeden beni sıkıca tutup göğsüne bastırdı. Kollarında debelendikçe beni daha sıkı kavradı. Bu gücü karşısında daha şiddetli ağlamaya başladım. Bir erkeğin gücünün benim gibi bir acize göre ne kadar fazla olduğunu ağır sonuçlarıyla tatmıştım. Saçlarımı okşadığını fark edince titredim. “Özür dilerim.” diye fısıldadı. “Öldürülen adamı uzaktan tanıyordum ve tahmin ettiğim üzere kendince gerekli nedenleri vardı. Ben asla kendini feda etmeni istemezdim. Anladın mı Afrah? Asla.”
   Gözyaşlarımın döküldüğü yanaklarıma saatlerce dokunan, benimle şakalaşıp sürekli sataşan, yanağıma o öpücüğü kondurup bana o iğrenç teklifi yapan yüzü aklıma geldikçe midem buruluyordu. Titrememle birlikte dişlerim birbirine çarparken kendimi sakinleştirmek için dudaklarımı sımsıkı kapamaya çalıştım. “Sakın ama sakın babama onunla talim yaptığımı söyleme. Eğer bunu yaparsan benim için her şey biter Rapid, anlıyor musun? Her şey biter.”
   Cevabını duyamadan babamın ismimi bağıran sesinin odaya dolmasıyla Rapid’in kollarından sıyrıldım. İçine kapıldığım duygu fırtınasına rağmen zayıflık göstermeyecektim. Babamın adım seslerinin yaklaşan her dakikasıyla birlikte kendimi daha çok körükledim. Dişlerim birbirine çarparken, yara izim zonklarken, tüm zihnim uğuldamayla sarsılırken, yüzümdeki acizliğim kanıtı gözyaşlarımla karşısına geçtim.
   “Ne yapacaksın benimle? Beni ne için kullanmak istiyorsun? Niye o suikastçı gelip beni o odadan kurtardı? Ne olursa olsun beni yanında saklamanın, beni her gün kaldıramayacağım yüklerin altına sokmanın amacı ne?”
   Gözlerine keder çökerken elini uzatıp yanağımı silmeye çalıştığında hırçınca geri çekildim. “Ne zaman cevap vereceksin baba? Kazandığımız paraların nereye gittiğini, daha ne kadar yulaf kemirmeye devam edeceğimizi sorduğumda yine tokadı yapıştıracak mısın suratıma?” Alay dolu bir sesle güldüm. “Beni bu kadar sıkı eğitmenin nedeni daha basit bir şey mi yoksa? Beni de asker maaşı için başka bir ülkeye mi satacaksın?”
   Söylediklerim karşısında gözleri kararırken yüzü öyle korkutucu bir gölgeyle kaplandı ki her an tokat yiyeceğimi bildiğimden suratım karıncalandı. “Kes sesini artık!”
   “Sesimi keseceğim ama dansa son vermeyeceğim. Benim içimdeki bu isteği söküp atamayacaksın. Ne kadar çok zorla kılıcı ele tutturursun tuttur ben yine dans edeceğim. Karşılığında o dikiş makinasını alıp Leila’yı gözlerini kör etmekten kurtaracağım. Senin getirmediğin parayı kazanıp soğanlı suya çorba demekten kurtaracağım bizi. Sen hayalimizdeki baba olmayı beceremiyorsun ama en azından ben hayalimizde nasıl bir hayat istiyorsak ucundan bile olsa aileme onu yaşatmaya çalışacağım.”
   “Sus artık Afrah!”
   Sesin arkamdan gelmesiyle bağıranın Rapid olduğunu kavramamla duraksadım. Onda hiç şahit olmadığım bir öfkeyle karşımda belirdi. “Kes artık! Hiçbir şeyin değerini bilmiyorsun. Babanı utandırmaktan başka hiçbir halta yaramıyorsun!” Babama dönüp ciddi bir sesle konuşmaya başladı. “Ondan ümidi kesin artık. Asla istediğiniz kişi olmayacak. Bırakın bu rüya aleminde tıkılı kalsın.”
   Rapid’in sözleriyle üzerime öyle bir ağırlık çöktü ki istesem bile ayaklarımı hareket ettiremeyeceğimden korktum. Nefesim kesilmiş, ciğerimdeki havayı geri alabilmek için çırpınacak kadar aciz hissediyordum. Omuzlarım yenilgiyle düşerken bir babama, bir Rapid’e baktım. Babam pes etmişti. Rapid ise öfkeyle yanıyordu.
   Eve kadar ardıma bakmadan koştum sanırım. Gözyaşlarımla etrafım bulanıklaşmadığı için şanslıydım çünkü ağlamayacak kadar içim buz kesmişti. Ne zaman gözlerim kararmaya, koşmaktan nefesim kesilip, bayılacak olana kadar etrafım dönmeye başlasa kollarımı cimcikleyip acıyla kendime geldim. Eve vardığımda yatağımın altına girdiğimde sıcaklığın geri gelmesiyle ağır bir hastalığın içine adımlarımı attığımı kavramış oldum.
   Leila küpeleri kulaklarıma takarken canım acıdığında inleyecek halim bile yoktu. Alnımdaki soğuk, sirke kokulu bezle yatağın içinde adeta ateşler içinde yanıyordum. Leila’nın gözlerinden kaygı okunurken onu avutacak, bir şeyim olmadığını söyleyecek takatim bile yoktu. Getirdiği çorbadan bir kaşık dahi almamıştım. Mideme bir şey sokmak mümkün değilken, içindekileri bile her an çıkarabilecekmiş gibi diken üstü duruyordum. Tahriş olup ateşim sayesinde şişen boğazımdan ne zaman yutkunsam daha çok yorgun düşüyordum. Gözlerim anlamlandıramadığım bir şekilde sürekli nemleniyor, uzun aralıklarla vücudumu titreme alıyordu. Zihnimi tüm düşüncelere kapamıştım. Tek amacım bu hastalığın içinde kıvrılıp sessizliğe dalmaktı.
   Bağrışlarla silkelenerek uyandım. Kabussuz, rüyasız, çok derin hissiz bir uykudan kendime geldim. Hala yatağın içine gömülmüş,  alnımı, göğsümü ve sırtımı ıslatacak kadar ağır bir ateşin pençesindeydim. Konuşmalara kulak verdiğimde bağıranın annem olduğunu anladım. Babama beni kılıçla çok çalıştırdığı için suçlayıp duruyordu. Yara izimden, kaybolmamın ardından eve dönmeme kadar her şey üzerine bir anda çökmüşçesine acısını babamdan çıkarıyordu. Elimi yara izime götürecekken hem halsiz olduğumu anladım hem de zihnimi bir süreliğine olsa da kapadığımı kendime hatırlatmak zorunda kaldım.
   Fısıltıya benzeyen ağlama sesleriyle tekrar uyandım. Annem bir yandan saçlarımı okşuyor, bir yandan da ıslanan uzun gür kirpiklerinin arasından hüsran dolu bakışlarıyla beni izliyordu. Gözlerimi açtığımı gördüğünde duraksadı ama bu birkaç saniyenin ardından ağlaması daha şiddetli bir hal aldı. Onu susturmak için ağzımı açmaya çalıştığımda kupkuru kesilen boğazım beni engelledi. Annem gözleriyle pişmanlığını dile döküyordu. Bunca zamandır babama hiç karşı çıkmadığı için, en son onun dediği olduğu için, beni bu kadar hırpalamasına izin verdiği için üzgün olduğunu kederle parlayan gözlerinden okuyabiliyordum. Islak yanağı yüzüme sürtünürken alnıma sıcak bir öpücük kondurdu. Bu öpücüğün sıcaklığı beni başka bir anıya sürüklerken kaskatı kesildim. Elimi tutmaya devam ederek gözlerimi kapamamı söyledi.
   Sürekli uyumaktan, düzenli yemek yememekten, çok fazla kafa yoracak kadar düşünmemekten ve bu kırgın yorgunluk halinden sabah akşam kavramımı kaybetmiştim. Henüz akşam yeni batmaya başlarken uyandığımda sabaha doğru olduğunu sanıyordum. Ertesi gün Leila yalvar yakar çorba kasesinin yarısını bana içirdi. Ardından yanıma kıvrılmak istediğini söylediğinde yalnızca kenara kaydım. İki gündür bu ağır ateşin içindeydim ve henüz tek kelime etmemiştim. Eve döndüğümde Leila beni ateşim yüksek titrerken bulduğunda defalarca kez sorular sormuş, hepsine boş bakışlarla onu izleyerek cevap vermiştim. Beni göğsüne yerleştirmeye davranmadan ben yanağımı serin koynuna yasladım. Nihayet zihnimi hafif bir berraklıkla serbest bıraktığımda gözyaşlarına boğulacağımı sanıyordum ama aksine içimdeki buz soğukluğunu taşımaya hala kararlıydı. Sessizce iç çekip dudaklarımı ıslattım.
   “Rapid’in dediğine göre o odada ben suçlu gözüyle tıkılı olmasaydım suikastçı teslim olmazmış. Beni kurtarmak için kendi hayatından vazgeçmiş.” Sesim çatlarken aklımın arka perdesinde sürekli çıkagelen surat karşısında hala ağlamadığıma şaşkındım. “Vezirin oğlu kendi elleriyle öldürmüş onu. Onu hapse tıkıp cezasını çekmesine hüküm vereceklerini sanmıştım.”
   “Sadece bu mu?”
   “Suikastını önleyip vezirin oğlunu kurtararak o adamı ben mi öldürmüş oldum?”
   Terden sıcaklayan sırtımı sıvazlayıp sıcacık sesiyle, “Niye hep kendine pay çıkarıyorsun?” diye sordu. “O adam kaderini kendi elleriyle çizdi. Eğer o suikasta adım atmasaydı yaşıyor olacaktı. Sen odaya tıkıldığın için ölmedi, kendi kararları sonucu öldü.”
   Derin bir nefesle ciğerlerimi şenlerken bu düşüncenin ihtimaliyle rahatlamaya çalıştım. Leila tekrar, “Sadece bu muydu?” diye sordu.
   Ona biraz daha sıkı sarılırken yemek kokusu burnuma doldu. “Bana bir şey olsaydı arkamdan üzülecek birileri var, değil mi?” Kolumu cimciklediğinde olduğum yerde zıplayacak oldum. “Cevabımı almış sayılırım.” Acı bir tebessümle gülümserken Leila’ya asla harem olayını konuşmayacağıma dair kendime söz verdim. Bana verdiği öpücüğü, sunduğu teklifi söyleyip içimi dökersem Leila öfkeyle köpürüp artık talimlere benimle gelmek için daha ısrarcı olacaktı. “Bir de babamla tartıştım biraz. Demek yorgunluğumun üzerine hepsi gelince hastalanacağım varmış.”
   Alnıma dokundu. “Bu pek normal bir ateş değil ama neyse.”
   Tam tekrar uykuya dalacakken beni diken üstü yapan cümleyi kurdu. “Yarın cumartesi Afrah.”
   Yarın cumartesi… bugün cumaydı…
   Sözleşmemizin en önemli maddesini yıkarak cuma günü talim yerimize gitmemiştim. Güya çarşamba günü gösterisine hazırlık için Ladin Köşkü’nde buluşacaktık. Önce korkuyla boğazım sıkışır gibi oldu. Elinde portremin olduğunu hatırlamak göğsüme tanıdık bir ağırlığın oturmasını sağladı. Ardından yavaşça kendimi sakinleştirmeye, haftalar sonra artık vezirin oğlunun beni tanıdığını, ölüm kalım meselesi olmasa talime gelmeyeceğimi tahmin edeceğini düşünmeye başladım. Sonrasında beni tanımasını sağlayacak kadar onunla vakit geçirdiğimin, bir katile gitgide daha çok zaman ayırdığımı ve ayıracağımın aklıma gelmesiyle korkunun yerini tiksinti alarak midem bulanıp ağzım ekşi tatla doldu. Pazarda ailemi ya da beni aramayacaktı. Soyadımı ya da babamın kim olduğunu öğrenmeyecekti. İçimden defalarca kez telkin eden bu cümleleri tekrarlarken bir zamandan sonra inandım. Gözüme uyku girmesi saatleri alırken kabus göreceğime öylesine inanmıştım ki uyuyana kadar Leila’nın elini sımsıkı kavradım.
   Ertesi gün Freida’nın beni ziyarete geleceğini öğrendiğimde artık tüm gün yatakta uzanmamaya karar verdim. Günlerdir uyumaktan sırtım ağrıyor, tenimin terli kokusunu odanın ucundan bile alıyordum. Ani hareketlerde haddinden fazla başım dönüyordu. Boğazlarımdaki şişik tam anlamıyla inmemiş, vücut sıcaklığım da eski normal haline henüz dönmemişti. Annemin zoruyla karnımı doyurmamın ardından büyük ısrarla dışarı çıkmaya izin alabildim. Freida geldiğinde hasta yatağında beni göreceğine kapıda dikilmiş onu bekliyordum. Uçuşan ağaç yapraklarının altında daha uzun bir yolu kullanarak pazara doğru yürümeye başladık.
   “Seninle dans etmeyi özledim.” diye mırıldandı Freida.
   Dönüp göz kırptım. “Yarın ikindi vakti bir kaçamak yapalım o zaman. Sen de müzik çalmayacaksın. Yalnızca deli gibi dans edeceğiz.”
   Parmakları en hassas yerimi bulup belimi gıdıkladı. Beklemediğim bir şekilde nefessiz kalana kadar kıkır kıkır güldüm. Sokakta yürüdüğümüz için elimle ağzımı örtmeye çalışırken kendimi yaramaz kız çocukları gibi hissediyordum.
   “Babanla kılıç talimleri nasıl gidiyor?”
   “Yeni bir dans figürü oluşturabileceğim kadar farklı şeylere çalışmıyoruz. Onun dışında aynı.”
   İçindeki heyecanı yansıtan gözlerle bana baktı. “Vezirlerin oğullarının sergileyeceği gösterileri duydun mu?”
   Bir anda suratım düşerken midemdeki acı tat tekrar aynı yerde birikti. “Duymadım.”
   “Sanatla alakalı hangi yetenekleri varsa onu kanıtlayacakları kısa gösteriler olacak. Halktan çok az katılım var. Maliye Veziri’nin oğlunun kutlaması gibi kalabalık olmayacakmış.”
   “Sen nereden biliyorsun?”
   Omuz silkti. “Biliyorsun, babam birkaçının yakın dostlarıyla ahbap.”
   Keyfim kaçtığı için sessizliğe büründüm. Freida da son günlerde yaptıklarından bahsederken dikkatle onu dinliyormuş gibi yaptım. Çok yavaş yürüdüğümüz için başım onun omzundaydı. Gece karası saçlarının yüzüme değmesi hoşuma gidiyordu. Pazarın başını gördüğümüz gibi kolumdan çıkarak koşmaya başladı. Terzinin vitrinine yeni konulan takıma yakından bakmak için parmak uçlarında koşarken öyle mutlu görünüyordu ki en son dikiş makinesini alabileceğimi öğrendiğimde böyle neşeli olduğumu hatırladım. Fakat o mutluluğumun altında bile başıma gelenlerin sonucu bir burukluk vardı. Böylesi saf bir mutluluğu aramak için dans gösterisinden öncesine dair hafızamı yoklamalıydım. Dans gösterisine hazırlanırken ne kadar stresli bir zaman diliminde koşuşturduğumu hatırlayınca yine saf bir mutluluk bulamayarak düş kırıklığına uğradım. Hüzünle oflarken arkamdan rüzgarın fazla keskin bir ses çıkarmasıyla surat mimiklerim dondu.
   Aynı anda dikkatle önüme baktığımda önümdeki kavşakla başlayan pazara kadar sokakta çıt çıkmadığını fark ettim. Belimdeki hançeri almak için hamle yapacakken tam karnımın ortasından sertçe kavranarak arkamdaki vücuda yapıştım. Panik içimde dalga dalga yükselip başıma gelecekleri tahmin etmeme izin vermeyecek kadar nefesimi kesti. Kollarım saf dışı kalırken ayaklarımla debelenmek üzereydim ki burnuma dolmasıyla hatıralarımı baş kaldıran kokuyla bilincim ufka karıştı.
   İsmimin üst üste mırıldanmasıyla gözlerimi açmam gerektiğini anladım. Günlerdir içinde bulunduğum bu uyku uyuşukluğu huy olmuştu. Birkaç gün birkaç saat uykuyla ayakta durup kendime gelmek istiyordum artık. İsmim okşar gibi yumuşak namelerle, bir erkeğin ağzından hiç duymadığım bir tatla söylenirken gözlerimi aralayacak gibi oldum. Bastırılmış olduğum sıcak vücuttan kayarak yumuşak bir yere yatırıldım. Beni daha deminden beri taşıyanın yatağa oturmasıyla onun olduğu tarafa yuvarlandım. Gözlerimi aralamaya çalıştığımda nemden her zamanki gibi kirpiklerimin ıslanıp birbirlerine yapıştığını fark ettim. Elimi kaldırıp gözlerimi avuşturduğumda hareket ettiğim için karnıma tanıdık olmayan bir ağrı saplandı. Yüzüme dokunan parmaklarımı hissettiğimde ateşimin de güzel bir dereceye ulaştığını anlamamak imkansızdı.
   Üst üste yutkunarak Leila’yı görmek üzere gözlerimi araladım. Önce odanın tuhaf tahta kokusu burnuma çarptı. Sonra yattığım yatağın gereğinden fazla yumuşak olduğunu sırtımda hissetmemle daha demin beni taşıyan kolların babam olmadığına emin oldum. Doğrulmaya çalıştığımdaysa en büyük kabusum yanı başımda oturuyordu. Vezirin oğlu tereddüt dolu kaygılı bakışlarıyla beni izliyor, sıcak çikolatayı andıran gözlerinin kahverengiliğinde boğulmamı sağlayacak kadar derin bakıyordu bana. Suratında kararsız, çarpık bir tebessümle ellerini adeta zar zor yorganın üzerinde tutuyordu.
   Her şeyi kavradığımda ağzıma dolan çığlığı serbest bırakarak yataktan fırladım. Öylesine hızlı hareket etmiştim ki başım fırıl fırıl dönerken sendeleyerek uzun sehpaya tutunmaya çalıştım. Sehpanın yere devrilip büyük bir patırtı koparttı. Zar zor duvara tutunduğumda nefeslerimi dengelemeye çalışırken hemen belimdeki hançerin yerinde olup olmadığını kontrol ettim.
   Yine bu odaya tıkıldığımı fark ettiğimde sanki zihnimde bir düğüm koptu. O suikastçının bu odaya girdikten sonra öldürüldüğünü düşünmek, bu sefer beni bu odadan kimsenin kurtarmayacağını bilmek, vezirin oğlunun çoktan ailemi bulduğu ihtimaliyle çarpışırken başıma taşıyamayacağım ağırlıkta bir ağrı saplandı. Dişlerimi sertçe sıkıp inlememeye çalışmak, yere çöküp başımı kollarımın arasına alıp acıdan kurtulmaya çalışmamak gitgide imkansızlaşıyordu.
   Vezirin oğlunun yataktan kalktığını duyduğumda içime son kez titrek bir derin nefes çektim. Belki de ciğerlerimi son kez şenlediğimi düşünmek tüm yüreğimde zonklayan ağır bir darbe daha almamı sağladı. Bir hışımla önüme dönüp dimdik ayakta durduğumda vezirin oğlunun gözleri öyle bir irilikle büyüdü ki bu kadar şaşırdığını gördüğüm için gücüm olsa kahkahayla gülecektim.
   “O hançeri hemen indir Afrah.” dedi emretmekten uzak, yalnızca tehlikeli bir tonla.
   Belimden çıkardığım hançeri tüm kararlığımla boynumda tutmaya devam ettim. Yara izimin aksine diğer tarafa sabitlemiştim. “O suikastçı gibi senin pis ellerinle ölmektense burada kendi hayatıma kendi bıçağımla son veririm.”
   Ne demek istediğimi anladığında kaşları kalktı. “Onu ben öldürmedim.” Suratımda hiçbir değişiklik görmeyince daha kararlı bir sesle bağırdı. “Onu ben öldürmedim dedim!”
   Titrememi durdurmaya çalışmak için kendimi daha çok kasıyordum. Böylece başım daha çok ağrıyordu. “Bu oyuna son veriyorum. Burada kendimi öldürmemin ardından ailemin kim olduğunu öğrensen bile ancak intiharımın gerekçelerini açıklarsın onlara. Ya da cesedimi babanla öyle bir yere saklarsınız ki bu suç ikiniz arasında asılı kalır.”
   Kurduğum cümlenin kastıyla boğazım düğümledi. Tüm vücudumda beni titreten acının kaynağı yüreğimden yayılıyordu. Baş ağrım artık arka planda kalmıştı. Cesedimin soğuk bir toprak parçasının altında olduğunu düşünmek gözlerimi sıcak yaşlarla doldurdu. İçimi günlerdir bağlayan buz bu düşüncelerle çoktan aleve dönüp eriyip gitmişti. Babamın zorbalıklarından, hiçbir zaman istediklerimi yapamayacağım bu hayattan, başıma bela olan bu sözleşmeden bıkmıştım. Yine o dans gösterisinde boğazıma inen kılıcın daha derine gelmesiyle çoktan hayatımı kaybettiğimi hayal ettim. Ya da herhangi bir göle düşüp boğulup çoktan ölmüş olma ihtimalimi düşündüm.
   Zar zor yutkunarak başımı sağa sola salladım. Aklımdan ne geçerse geçsin, hangi ihtimale kafa yorarsam yorayım bunu kendime yapmayacaktım. Karşımda ölüm tehditi olmadan asla kendimi öldürmeyecektim. Bunun bir blöften farkı yoktu.
   “Niye tıktın beni buraya? Hangi suçlamayla beni yine bayıltıp buraya soktun?” Bana doğru bir adım atacağını anladığım gibi tısladım. “Sakın.”
   Gözlerinden okunan korku karşısında alay edercesine histeri krizine girene kadar gülmek istiyordum. Bir adım daha atmasıyla hançeri boynuma daha çok yanaştırdım. Bir santim daha kımıldatırsam yavaştan etimi kesecekti.
   “O suikastçıyı ben öldürmedim Afrah.” İsmimi bu kadar çok söylemesi, aramızda samimiyet varmış gibi bu kadar pervasız ağzına alabilmesi sinirime dokunuyordu. “Sen de kendini öldürmeyeceksin çünkü benim seni asla öldürmeyeceğimi biliyorsun.”
   Bir adım daha attığını görmemle hançeri boynuma kesecek kadar yakınlaştırmak üzere hamle yapacaktım ki kesiğin acısının tadını tekrar alacağımı düşünmek başıma yeni bir ağrı sapladı. Gözlerim kararır gibi oldu. Hançerin elimden koparılıp alınmasıyla boşluk hissiyle duvara tutundum.
   Hançerin fırlatılma sesiyle odada tekrar bir çınlama sesi dalgalandı. Vezirin oğlu öfkeyle soluyarak elini saçlarının arasından geçirdi. Tekrar karşıma geçip omuzlarımdan kavradığında karnımdaki ağrı sayesinde inledim. Bunu fark etmemiş olacak ki başımı kaldırıp beni çenemden tutup gözlerine bakmaya zorladı. “Seni öldüreceğimi nasıl düşünürsün?” Sesindeki yenik düşmüş haline az daha gülecektim.
   Beni omuzlarımdan duvara mıhlayıp ayakta durmamı sağladı. Baş ağrım yavaştan diniyordu ama ateşim su yüzüne çıkmaya başlamıştı. “Çok uzak bir ihtimal değil. Her seferinde beni küçük gören, ufak bir isteğime karşılık haremine katılmamı teklif eden iğrenç birinin yapabileceği bir şey olduğunu düşündüğüm için hatalıysam özür dilerim.”
   Vezirin oğlu yumruk yaptığı eliyle duvara asılı olan tablonun altına sertçe vurdu. Başını oraya dayayıp hırıltı nefesler verdikten sonra dönüp tekrar bana baktığında hala sakinleşmemişti.
   “Sana bir şey oldu sandım! Dört gündür ortalıkta yoksun ve asla haber vermedin.” Gözleri bir yerime bir şey olmuş mu diye tüm vücudumu dikkatle süzdü. “Dövüşürken biri daha kılıcını boynuna geçirdi diye düşünerek günlerimi geçirdim. Asla ortaya çıkmadın. Günlerce adamlarımı pazarda gezdirdim. Hiçbir yerde yoktun!”
   Sözlerine aldırmadan alayla dudağımın kenarı kıvrıldı. “Portremi gösterseydin insanlara. Hemen birileri haber uçururdu.”
   Kaşlarını çatarken suratı karardı. “Portreni gösterseydim, öyle mi?”
   “Mühürlü anlaşmamızda öyle yazmıyor mu? O yüzden delirmedin mi? Kurallarına uymadığım için, gururunu zedelediğim için çıldırmadın mı? Harem teklifini reddedip, kılıcımla ufak bir yerini kestiğim için buna nasıl cüret ettiğimi düşünüp delirmedin mi?”
   Sesi gitgide tehditkar bir tona büründü. “Mühürlü anlaşma öyle mi?” Vezirin oğlu hırçın hareketlerle odanın diğer ucuna gitti. Elindeki parşemön kâğıdıyla geri döndüğünde gözleri kahverengi değil, adeta simsiyahtı. Parşemön kâğıdının yırtılma sesini duyduğumda kulaklarım uğuldadı. Mühürlü anlaşmamız parçalara ayrılıp her yırtılma sesiyle hükmünü kaybederken şok olmuş onu izliyordum.

   Bir şey söylememe, tepki vermeme izin vermeden üzerime yürümeye başladı. İtmeye fırsat bulamadan kollarını bana o kadar sıkı doladı ki karnımdaki acı teklerken şaşkınlığımdan onu bile hissedemedim. Daha çok sokuldu, bir eli belimde, bir eli sırtımda göğüslerimiz bir bütün oldu. Boynumla omzumun arasındaki yara izimin olduğu yere başını koydu. “Seni o nefret ettiğin mühürlü anlaşmadan özgür bırakıyorum.” Saçlarımın kokusunu derin derin içine çekti. Onun hayatını koruma pahasına ölümü göze alıp tüm bu oyunun başlangıcının imzasını taşıdığım yara izimi öpmesiyle tüm bedenim baştan aşağı titredi. “Ama benden yalnız ben istediğimde özgür kalırsın.”

7 yorum:

  1. Yine mükemmel bir bölüm bence daha sık bölüm yayınlamalısın 😂

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bence de 😁Ama yavaş olunca daha çok aklımda oturtarak yazıyorum. Ben de tekrar tekrar okudum satırları. Beğenmene sevindimm💐💐

      Sil
  2. Daha ustalaşmış bir bölüm okudum.Anlatım daha da heyecanlı, betimlemeler insanı illaki olayın içine itiveriyor.Çok güzel olmuş.Tek sıkıntı bölümler biraz daha hızlı yola çıkmalı.Bir önceki bölümü okumadan, yeni bölümü okumak istemiyorum ki aradaki yeni bölüme geçiş mükemmel olsun diye.Bence bu bölüm ile pişmeye başlamışsın.Hayalgücün çok güzel Betül.Anlatımın çok akıcı ve bana kesinlikle hikayeyi geçirebiliyorsun.Meraklandırıyorsun.Ciddi anlamda birileri incelemeli.Keşif olacaksın bence.Abartnadığımı düşünüyorum.Yeni yazanları da bazen okuyorum.Bir dolu hata buluyorum.Özentiye ve mahalle ağzı konuşmaya , tekrar eden bir harekete çok rastlıyorum mesela (hangi kitapta daha çok kullanılmıştı, Grinin Elli Tonu muydu, yoksa Alacakaranlık Serisi'nde miydi hatırlatamadım."Gözlerini devirdi" ifadesi birçok kitapta sürekli rastladığım sıkça yapılan bir hareket oldu.)Çok yorumladım galiba.Kusura bakma, biraz başkalarına da yer kalsın. En kısa zamanda yeni bölüm özlemiyle...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Geciktiği konusunda hak veriyorum. Bundan sonra daha sık bölüm yayınlıycam. Senin yorumlarına bayılıyorum, paragraflarca yazsan okurum. Yazdıklarımı en çok inceleyen iki kişisen birisin. İnşallah birilerinin incelediği kitap olarak elimize geçeceği günleri de görürüz. Bir iki güne yeni bölüme başlıyorum, kurgusu aklımda. Umarım beğenirsin onu da <3

      Sil
  3. Ben de sıkılıyorsundur diye neresini kısaltacağımı bilemeden, silip silip yazıyorum.Yazılı birşey okurken, kafamda onu canlandırarak okuyorum.Afrah ağacın altındaysa mesela, o ağacın yeri,şekli bile film gibi içimdeki perdede canlanıyor.Afrah hayalimde , Afganlı bir kız vardı, dergiye kapak olmuştu...Öyle bir tip mesela.Bunu daha önce yazmış mıydım bilmiyorum.Yazıp, yorumumu silmiş olabilirim.Sosyal medya hesabı kullanmıyorum.Burada da uzun uzun yazıp, herkesi sıkmayayım diye düşüyorum.İstersen e-mail olarak ilerleyen bölümlerin ile ilgili sana yazabilirim.Çok teşekkürler...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Evet söylemiştin ve sahnelerin aklında oluşması benim için mükemmel bir şey. İstersen yorumuma da uzun uzun yazabilirsin istersen bana mail de atabilirsin. Nasıl canın isterse :)
      Mailim: ohyoulovemetoo@gmail.com

      Sil
  4. Merhaba Betül, yazmaktan vaz mı geçtin?Uzun zamandır yeni bir bölüm gelmedi, umarım devam edersin.Beklenti içindeyim.Görüşmek üzere.

    YanıtlaSil