19 Temmuz 2017

, ,

Lord of Shadows - Cassandra Clare | Kitap Yorumu


Kitap Adı: Lord of Shadows (The Dark Artifices #2)
Dili: İngilizce
Yazar: Cassandra Clare
Sayfa Sayısı: 701
Goodreads Puanı: 4,58/5
Benim Puanım: 5/5
Arka Sayfa;
A Shadowhunter’s life is bound by duty. Constrained by honor. The word of a Shadowhunter is a solemn pledge, and no vow is more sacred than the vow that binds parabatai, warrior partners—sworn to fight together, die together, but never to fall in love.
Emma Carstairs has learned that the love she shares with her parabatai, Julian Blackthorn, isn’t just forbidden—it could destroy them both. She knows she should run from Julian. But how can she when the Blackthorns are threatened by enemies on all sides?
Their only hope is the Black Volume of the Dead, a spell book of terrible power. Everyone wants it. Only the Blackthorns can find it. Spurred on by a dark bargain with the Seelie Queen, Emma; her best friend, Cristina; and Mark and Julian Blackthorn journey into the Courts of Faerie, where glittering revels hide bloody danger and no promise can be trusted. Meanwhile, rising tension between Shadowhunters and Downworlders has produced the Cohort, an extremist group of Shadowhunters dedicated to registering Downworlders and “unsuitable” Nephilim. They’ll do anything in their power to expose Julian’s secrets and take the Los Angeles Institute for their own.
When Downworlders turn against the Clave, a new threat rises in the form of the Lord of Shadows—the Unseelie King, who sends his greatest warriors to slaughter those with Blackthorn blood and seize the Black Volume. As dangers close in, Julian devises a risky scheme that depends on the cooperation of an unpredictable enemy. But success may come with a price he and Emma cannot even imagine, one that will bring with it a reckoning of blood that could have repercussions for everyone and everything they hold dear.
 
Gölge avcıları dünyasında geçen yazarın tüm kitaplarını okuyan biri olarak Geceyarısı Leydisi, Karanlık Sanatlar serisinin ilk kitabı olmasına rağmen tek kelimeyle mükemmeldi. Serinin başlangıcında karakterlere öyle bağlanıp, gölge avcıları dünyasında yazarın her kitabında geçen parabatai bağlantısını farklı bir şekilde konu edilmesini  böyle imkansızken ilk kitap bitince öyle canımızı yakmıştı ki tüm okurlar olarak bir sene nasıl bekleyeceğiz diyerek kara düşüncelere boğulduk. Özellikle de sonunun vurucu bölümü sayesinde ikinci kitap için deli gibi bekliyordum. Seri olan kitaplarda ilk kitabı çok beğenip ikinciyi bir tık daha az beğenme durumu bende çok fazla oluyor ama bu seride öyle bir şeyin olacağına hiç ihtimal yormuyordum. O yüzden aynı beğeni hissiyatı ve beklentisiyle ikinci kitabı elime aldım. Öncelikle fantastik bir dünyada geçtiği için orijinal dilinde yazarı ilk defa tamamıyla okuyacağımdan elime aldığımda içimde doğan bir tereddüt vardı fakat özellikle kitapları çok fazla replik barındırdığı için beklediğimin aksine hiç zorlanmadan tüm kitabı okuyor olmam çok sevindirdi beni. İlk önce şunu belirtmem gerekiyor; baştan sona harika bir kitaptı.
Ancak ilk kitaptan sonra aylardır beklediğim ikinci kitap beklentisini ufaktan içimde ukte bıraktı. İlk kitabı hala daha çok sevdiğimi söyleyebilirim. Bunun başlıca en büyük nedeni ilk kitabın sonundan sonra asıl konu olan Emma ve Julian arasındaki parabatai engeline daha çok odaklanmasını, hatta bu imkansız çıkmazla ilgili daha çok canımızı yakıp, gözlerimizi şokla irileştirecek bir patlak bekliyordum. Ama bunun yerine kitapta da çok fazla karakter olduğu için ve yazar sırasıyla her birine değindiğinde fazlasıyla olay okuduk ve bunların çoğu da yayılarak anlatılmıştı. Değindiğim kısımdan içimde bir eksiklik kaldı. Bir diğer eleştirebileceğim kısımsa Cristina ve Mark'ın arasında devam eden bu yakınlaşmanın bu kadar gergin geçmesiydi. Aralarına Kieran'ın girmesi büyük bir engel oluşturuyor fakat Mark ve Cristina da hislerinden eminken, Kieran'ın aslında olayların arka planında geçersiz eleman olduğunu ikisi de bilirken Mark'ın hislerini itiraf etmeyi bu kadar uzatması canımı sıktı. Fakat ilk kitapla beraber yavaştan sevdiğim Cristina'ya bu kitapta bayıldım. Mark ve arasında geçen o büyü faslını okuduğum gibi içim eridi. Gözümde son eksik kısım da Julian, Emma ve Mark üçlüsünün biraz erken refaha kavuşmasıydı. Evet, Julian'dan beklediğimiz tepkiyi görerek kalbimiz parçalara bölündü.
Fakat Emma ve Mark'ın bunu baya uzun tutmasını beklemiştim ve aynı şekilde bu çakma ilişkinin de bu kadar basit söndürülmemesini. Yani genel olarak şunu söylemeliyim ki; kitabı bitirdiğimde bir türlü içimden tam puan vermek gelmedi. Bu bahsettiğim kısımlar kitap boyunca benim gözüme çok battı. Karakterleri ne kadar çok sevsem ve konu akışına aşık olsam da hele de parabatai olayının bu kitapta beklediğim kadar şiddetli işlenmemesine haliyle üzüldüm. Fakat sonrasında uzun uzun düşününce gönlümün en ufak bir puan kıramayacağını da aynı şiddetle fark ettim. Kitabın sonlarına gelirsek o son on beş sayfayı böyle gözlerim iri iri, suratımda garip bir ifadeyle bir diğer paragrafa geçerken derin nefes alarak okudum. Kesinlikle böyle bir son beklemiyordum ve yazar kalbimizi parçalamayı öyle mükemmel bir şekilde biliyor ki sanki olayın gerçekleşmesi yeterince canımızı yakmamış gibi son satırlara eklediği geçmişten ünlü bir cümleyle dolduğu halde ısrarla akmayan gözyaşlarımı şakır şakır akıttı. Çok kalın olduğu için aşırı dolu dolu bir kitaptı, zerre sıkılmadım ve her seferinde okumak için elime şevkle aldım.
Kit ve Ty'a da çok fazla ayrılmış bir kitaptı. Unlisee King ile Annabel'in geçtiği bölümler ayrı heyecanlıydı. Üçüncü kitapla seriye veda ettiğimiz için bizi çok fazla şey bekliyor ama şunu da söylemeliyim. İlk kitap bittiğinde ikinci için bir sene bekledik ve baya sabırsızlanmıştım fakat üçüncü kitap için her ne kadar heyecanlıysam da beklediğim şeyler gerçekleşmediği için Emma ve Julian arasında ne olur, ne olmaz diye kurup kendimi heyecana sokamıyorum. Yalnızca bizi nasıl bir yasın beklediğini düşünerek yüzümde hüzünlü bir ifadeyle acı acı iç çekiyorum. Ayrıca bu kitapla beraber yazarın yazdığı kitapların hepsini sırasıyla okumanız gerektiğini şiddetle not düşüyorum. Aksi halde kendi serilerinde ana karakter olup, diğer serilerde yan karakter olan ana kadromuzun değerini anlayamazsınız. Ölümcül Oyuncaklar serisinin okumasaydınız bu kitapta Magnus ve Alec'in olayların gidişatı konusunda üzerlerine ne kadar büyük rol düştüğünü anlayamazsınız. Unutmadan bu kitapta Jace ve Clary'le ilgili çok önemli bir bölüm okuduk. Onların serisi bitmişken sürekli Emma ve Julian'a yardım ettikleri için aslında onlara ayrılan hikaye kısmının bitmediğini görüyoruz. Hatta büyük bir heyecan içinde üçüncü kitapta aşkları nereye varacak diye merakla okumayı bekliyorum. İlk kitapta zaten Julian'ın aile kavramına aşık olmuştuk ama inanın bu kitapta o sevgi bağı kat be kat artıyor. Ayrıca ilk kitabın sonunda Mark'dan aşırı hoşlanmazken bu kitapta bir yerden sonra Julian ve Emma'dan çok Cristina ve Mark'ı okumak istiyorsunuz. Üçüncü kitabın yorumuyla seneler sonra görüşürüz. Türkçe'ye çevrilmeden okuyabilenlere ne mutlu, umarım yayınevi çok bekletmez. Bol heyecanlı okumalar!
Continue reading Lord of Shadows - Cassandra Clare | Kitap Yorumu
,

Asi Yürek - Moira Young | Kitap Yorumu

Kitap Adı: Asi Yürek
Orijinal Adı: Rebel Heart (Dust Lands #2)
Yazar: Moira Young
Yayınevi: Ephesus
Sayfa Sayısı: 416
Goodreads Puanı: 3.89/5
Benim Puanım: 4/5
Arka Sayfa;
Saba arkadaşlarının da yardımıyla Tontonları yenişinin ve kaçırılan erkek kardeşi Lugh’un kurtuluşunun ardından dünyasının normale döneceğini düşünmektedir. Fakat zorlu bir düşman yükseliştedir ve Saba’nın başına bir ödül koymuştur. Çünkü genç kız sadece Lugh’u kurtarmakla kalmamış, aynı zamanda acımasız bir tiranı da alt etmiştir. Tabii her zaferin korkunç bir de bedeli vardır…
Bu süreçte Saba en çok Jack’e, onun ay ışığı gözlerine, hoyrat kalbine gereksinim duyar. Ancak Jack uzaklardadır. Üstelik Saba’nın Jack’e bir daha asla güvenmemesi gerektiğine dair haberler de genç kıza ulaşır. İhanete uğradığını düşünen Saba, hayatta kalmak ve gerçeği ortaya çıkarmak için yine var gücüyle mücadele etmek durumundadır.

Kitabın sonları çok iyiydi hatta ilk yarıda sıkıldığım kadarının üzerini örtecek kadar elimde bırakmadan okudum. Fakat ilk yarı zaten Jack'in yokluğunun yanında bir de Saba'nın hayal ile gerçek arasında yaşamasıyla karmakarışıklığıyla gitgide canımı sıkan bir havada ilerledi. İkinci kitapta hikayeye DeMalo karakteri daha bir başrol edasıyla dahil oluyor. Bu sırada Jack'in Tonton birliğine katılması büyük bir olay olurken, Saba'nın bunun aksini hiç düşünmemesi, bir kere bile belki de onları korumak için Jack'in bu birliğe adım attığını aklından geçirmemesi oldukça saçma ve sinir bozucuydu. DeMalo ile aralarında geçenlerin bu kadar hızlı bir şekilde yaşanması da gözüme batan bir diğer kısım oldu. Bunun haricinde Jack'in gerçekten neler sakladığı, DeMalo arasında geçenlerin heyecanı ve Saba'nın ardında bıraktığı kişilerin acısını çekmesiyle birlikte ikinci kitabı da ilki kadar çok beğendim. İkisi arasında seçim yapmam gerekirse kesinlikle oyum Jack'den yana. Aynı puanı versem de ilk kitabın beğenisinin gözümde daha yüksek olduğunu belirtmeliyim. Umarım olayların nihayete kavuşacağı üçüncü kitap seride en çok beğendiğim olur. İkinci kitabın sonundan sonra ihanetin bedeli neler olacak, Jack ve Saba gerçekten kavuşup rahat nefes alabilecekler mi göreceğiz..

Continue reading Asi Yürek - Moira Young | Kitap Yorumu
,

Kan Kırmızı Yol - Moira Young | Kitap Yorumu

Kitap Adı: Kan Kırmızı Yol (Toz Diyarları #1)
Orijinal Adı: Red Blood Road (Dust Lands #1)
Yazar: Moira Young
Yayınevi: Ephesus
Sayfa Sayısı: 448
Goodreads Puanı: 3,94/5
Benim Puanım: 4/5
Arka Sayfa;
Saba kum fırtınaları tarafından harap edilmiş çorak bir diyarda yaşamaktadır. Çok sevdiği ikizi Lugh kaçırılınca gözü pek Jack ve Özgür Şahinler’le birlik olup Lugh’u aramaya koyulur.
İkizi Lugh’u bulmak için pek çok güçlükle savaşmak durumunda kalan genç kız, zekası ve iradesiyle tüm zorlukların üstesinden gelmeye, düşmanlarını yenmeye çalışır. Üstelik bu süreçte hem mücadelelerinde yenilmez biri olduğunu hem de aşkı ve dostluğu keşfeder.
Heyecan ve aksiyonun bir an olsun hız kesmediği Kan Kırmızı Yol soluksuz okunacak bir roman.
Uzun zamandır okumak istediğim bir seriydi ve hakkında yapılan geniş çaplı yorumları okuduğumda da baya beğenildiğini görünce nihayet ilk kitabını elime alabildim. Kurgusu tahmin ettiğim gibi sıradanlığın dışında oldukça ilgili çekiciydi. Çölde geçmesi sayesinde tarihi bir havası varken, bunun yanı sıra aslında uçakların bile olduğu elektroniğin okuduğumuz kadarıyla az çok hakim olduğu bir dünyaya ait olan hikayede bu ikisinin arasında gidip gelmesi mantıklı bir şekilde ilerledi. Sadece gelişmiş bir diyara benzerken hala kral ile hükmedilmesi hafiften tuhaf kaçmış geldi gözüme.
İkizlerin birbirinden ayrılması ve ardından yaşadıkları zorluklara, bu süreç içerisinde Saba'nın ikiz erkek kardeşini bulmak için katlandıklarını, tanıştığı yeni insanların ona katılmasıyla uzun bir macera okuyoruz. Kitapta beğenimi kazanan ilk şey Emmi ile Saba'nın arasındaki soğukluktu. Saba'nın ona karşı tavırları, bir başlarına kaldıklarında el mahkum birbirlerine daha çok sığınırken aralarında oluşan sıcaklık derken ikiliye bayıldım. İlerisinde özellikle Saba dövüşçü olmaya zorlandığında kitap daha heyecanlı bir hal aldı. Ama en büyük heyecanlı kısmı da seriye Jack'in katılmasıyla oldu. Baştan sona çok beğenerek okudum. Sıradaki kitapların da ilki kadar dolu dolu olması dileğiyle, ikinci kitabın yorumuyla görüşmek üzere..
Continue reading Kan Kırmızı Yol - Moira Young | Kitap Yorumu
,

Dışarıdakiler - S. E. Hinton | Kitap Yorumu

Kitap Adı: Dışarıdakiler
Orijinal Adı: The Outsiders
Yazar: S. E. Hilton
Yayınevi: Martı
Sayfa Sayısı: 208
Goodreads Puanı: 4.06/5
Benim Puanım: 5/5
Arka Sayfa;
Dışarıdakiler, S. E. Hinton henüz üniversite öğrencisiyken yayımlandı ve kısa sürede büyük etki yarattı. Bugüne kadar on beş milyondan fazla basılan kitap, tüm zamanların en çok satan genç yetişkin romanıdır. Kitap ayrıca Francis Ford Coppola’nın yönettiği; Tom Cruise, Matt Dillon ve Rob Lowe gibi yıldızların oynadığı bir filme
uyarlanarak çok daha geniş kitlelere ulaştı. Dışarıdakiler’le tanınıp ünlenen S. E. Hinton çok geçmeden “Gençliğin Sesi” olarak anılmaya başladı.
Dostluğa ve Ait Olmaya Dair Yüreğinizi Isıtacak Bir Kahramanlık Öyküsü
Ponyboy’a göre dünyada iki çeşit insan var: her şeyi yapabilecek güce sahip, zengin ve şımarık Sosyetikler ile her zaman arkalarını kollaması gereken, hayatın pek de iyi davranmadığı Yağlılar.
Ponyboy, tüm zorluklara rağmen Yağlı olmaktan dolayı mutlu. Çünkü pek çok sıkıntının yanında; sevginin, kardeşliğin ve dostluğu gerçeğini yaşayabildiği samimi bir dünyası var. Kendisine ve sıkı sıkıya bağlı olduğu iki ağabeyi ile dostlarına saldırmaktan zevk alan Sosyetiklere karşı hep bir mücadele halinde. Ama olsun, bu da bir Yağlı olmanın vazgeçilmez kuralı.
Derken bir gece vakti, birilerinin fazla ileri gitmesiyle Ponyboy’un dünyası tepetaklak oluyor.
Ah ne güzel bir kitaptı.. Hani bazı kitaplarda başta bir laf geçer de öyle çok büyük bir değer biçmezsiniz ama sonra kitabı sonlarına doğru tekrar karşınıza çıktığında bir bakmışsınız öyle bir dokunur ki gözleriniz siz anlamadan dolmuş olur. Yazarın nerede okuyucuya neler hissettireceğini bildiği, içinizi sıcaklığıyla kavuracak mükemmel bir kitaptı. Sanki bir filmin başına oturup suratımda baştan sona tebessüm ederek izlemiş gibi kitabın sonuna kadar öyle okudum. Bu kadar mı güzel karakterler bir arada olur.. Ponyboy'un o abileriyle arasındaki dostluğu, kavgaları, duygu seli, kurdukları çetedeki arkadaşlıkların samimiliği ve sonrasında başlarına gelen felaketle gözleri doldurarak okunacak kadar göğsüme bir güzel oturan harika bir kitaptı. 1988'de kaleme alınan bu romanda o zamanın tadını, havasını hayalenizde o kadar güzel canlandıraniliyorsunuz ki her satırla övgüyü hak ediyor. Bu kadar geç Türkçe'ye kazanılması ayrı üzücü ama eninde sonunda elimizde olması da ayrı güzel. Kesinlikle okumalısınız, bence çok şey kaçırıyorsunuz. Umarım diğer eserleri de bir an önce çevrilir, okumaya doyulmayacak bir kalem..
Continue reading Dışarıdakiler - S. E. Hinton | Kitap Yorumu
,

Gerçek Renkler - Kristin Hannah | Kitap Yorumu

Kitap Adı: Gerçek Renkler
Orijinal Adı: True Colors
Yazar: Kristin Hannah
Yayınevi: Pegasus
Sayfa Sayısı: 512
Goodreads Puanı: 3.89/5
Benim Puanım: 3,5/5
Arka Sayfa;
Bir gün gelir, en yakınlarınız size sırt çevirebilir; kız kardeşiniz bile..
Dünyanın dört bir yanında kadınlar Kristin Hannah’nın Ateşböceği Yolu romanını okuduktan sonra güldüler, ağladılar ve arkadaşlarının değerini bir kez daha anladılar. Yazar bu kez kız kardeşlerin dokunaklı, muhteşem ve karmaşık dünyalarını keşfe çıkıyor…
Gerçek Renkler, New York Times’ın çok satan yazarı Kristin Hannah tarafından şimdiye dek anlatılan en kışkırtıcı, en etkileyici ve en yürek burkan hikâye. Kimliğiyle özdeşleşen parlak kalemi ve unutulmaz karakterleriyle yazar, birbirine kenetlenmiş dünyaları kıskançlık, ihanet ve türüne nadir rastlanan bir ihtirasla darmadağın olan üç kardeşin hikâyesini anlatıyor.
(Yorumum spoiler içerebilir)
Yazardan okuduğum sekizinci kitabında herkesin dediği gibi artık bir zamandan sonra benzer konular üzerine kalemini eline aldığına katılıyorum. Bu kitap da Kızkardeşler Arasında ile Gece Yolu'ndan tutamlar alınıp çok da uzak olmayan bir kurguyla meydana gelmiş bir romanıydı. Fakat bayılıp mükemmel bulmamamdaki sebep bu romanlara benzemesi değil, kesinlikle başka nedenler. Öncelikle kitap çok güzel başlıyor ve zaten genel havasıyla elden bırakmayarak merakla kendini okutturuyor. Kitabı beğenmediğimi söyleyemem ve hatta kitabı bitirene kadar çok beğenmiştim ama sonrasında üzerinde biraz fazla düşününce bazı şeylerin kitabın güzelliğini sömürdüğü kanısına vardım. Vivi Ann ile Dallas'ın aşkı kitabın kesilikle en güzel yanıydı ve yazarın en büyük hatası da bu güzel ikiliyi parçalama nedeniydi. Derinlemesine araştırma yapmadan, çok hızlı verilen kararlarla bir aile karaltılıyor. Beni en çok öfkelendiren daha sonrasında olayın temize kavuşmasının da bu kadar kolay olması. Yani sanki adamı hapse sokmak için soktular gibi geliyor. Ve yazarın senelerin geçmesi konusunda bu kadar zalim olması bu kitapta beni oldukça rahatsız etti. Ayrıca kitaptaki kıskançlık ve ihanet duygularının ağır bastığı konusunda hemfikirim fakat çok büyük kırgınlık, geri dönülemez bir olay bekleyerek kitabı "ee" diyerek geçirdim. Beş yüz sayfalık bir roman olmayı hak edecek dolu dolu bir roman olduğunu düşünmüyorum. Evet severek okudum ve Vivi Ann karakterine bayıldım ancak bu bahsettiğim durumlar beni kitaptan irrite etti. Yazardan okuyacağım sıradaki kitabın yorumuyla görüşmek üzere..
Continue reading Gerçek Renkler - Kristin Hannah | Kitap Yorumu
,

İntikam - Catherine Doyle | Kitap Yorumu

Kitap Adı: İntikam
Orijinal Adı: Vendetta (Blood for Blood #1)
Yazar: Catherine Doyle
Yayınevi: Yabancı
Sayfa Sayısı: 352
Goodreads Puanı: 4.04/5
Benim Puanım: 4/5
Arka Sayfa;
Konu intikam olunca aşk, işleri çıkmaza sokar.
Beş erkek kardeş mahallelerine taşınınca Sophie Gracewell’in hayatı değişmişti. Nicoli’ye karşı dayanılmaz bir çekim hisseden Sophie, kendini güçlü aileler tarafından yönetilen bir yeraltı suç ağının içinde bulmuştu. Fakat kardeşlerin karanlık sırları ortaya çıktıkça, Sophie de kendi ailesi hakkında acı gerçeklerle yüzleşmek zorunda kalacaktı. Savaş halindeki iki aile arasında seçim yapması gerekiyordu. Seçimini yaptığında ise kan dökülecek ve kalpler kırılacaktı.
Ciddiyim çok beğendim! Bu kadar çok beğenmeyi düşünmüyordum çünkü yabancı yorumlara baktığımda pek bilindik olmayan bir kitap olduğunu ve yorumların genelinde yine de beğenildiğini gördüm. Ama zaten kitabı elime aldığımda arka kapağındaki beş erkek kardeş olayıyla eğlenceli bir havası olacağını tahmin etmiştim. Kitap Sophie'nin babasına ait çalıştığı restorantta başlıyor. Birkaç bölüm geçmeden babasının hapse girdiğini öğreniyoruz ama nedeni söylenmiyor. Daha sonrasında mahalleye taşınan "güya" Priestly kardeşler sayesinde Sophie'nin hayatı değişmek zorunda kalıyor. Önce bunun sadece Nicoli'yle arasında doğan aşk sayesinde olduğunu sanıyoruz ama sonrasında kitabın kurgusunun o kadar basit öylesine bir aşk romanı olmadığını yazar bir güzel kanıtlıyor. Ailelerin sırları ve düşmanlığı ortaya çıkınca harika bir heyecanla sarmalanıyor. Beklediğimin aksine elimden bırakamadığım harika bir kitaptı.
Aslında yarım puan daha verecektim ki düşünün o kadar çok beğendim. Fakat yazarın eklediği büyük abi olan Luca'yı bu kadar dikkat çekici yazması hafiften sinirimi bozdu çünkü biricik Nicoli baya baya abisinin gölgesinde kaldı. Her ne kadar Nicoli'yi sevsem de Luca'yle Sophie'nin arasındaki konuşmaları, öfkeyi görünce ana karakter o mu olsaydı diye düşünüp durdum. Bu yüzden yan karaktere göz kırpmamızı sağlayacak kadar yazarın kitapta yer yer baş karakteri arka planda bırakması pek hoş olmamıştı. Devam kitabı olduğu için çok mutluyum çünkü bu kadar derin ve çetrefilli bir konunun bir kitapta kısaca çözülmesi baya saçma olurdu. Ama aksine iki tane daha seriye ait devam kitabı var. Bir de unutmadan bal şeklinde bir ayraç elime geçince ne mana diye merak etmiştim, arkasındaki sebeb de çok iyiydi. Umarım bir an önce çevrilirler, okumak için sabırsızlanıyorum. Ben aşırı aşırı beğendim, size de keyifli okumalar.. 
Continue reading İntikam - Catherine Doyle | Kitap Yorumu
,

Kralların Çarpışması - George R. R. Martin | Kitap Yorumu

Kitap Adı: Kralların Çarpışması
Orijinal Adı: A Clash of Kings
Yazar: George R. R. Martin
Yayınevi: Epsilon
Sayfa Sayısı: 1010
Goodreads Puanı: 4.40/5
Benim Puanım: 5/5
Arka Sayfa;
Krallar çarpışırken tüm diyar titrer...
George R. R. Martin, Taht Oyunları'nın sabırsızlıkla beklenen devam kitabı Kralların Çarpışması'nda okuyucuları eşsiz hayal gücüyle buluşturuyor. Büyü, intikam ve savaşla dolu, eşi benzeri görülmemiş bir dünyanın kapıları açılırken büyük bir serüven başlıyor.
Alev ve kan rengine bürünmüş bir kuyruklu yıldız, gökyüzünü baştan başa kaplamıştır. Ejderha Kayası'nın kadim kalesinden, Kışyarı'nın haşin topraklarına kadar korkunç bir keşmekeş hâkimdir. Altı güç, Demir Taht'ı ve parçalanmış Yedi Krallık'ı ele geçirmek için kıyametvari bir savaşa hazırlanmaktadır. Gecenin karanlığında ölüler yürümekte, kardeş kardeşi katletmektedir. Bir akıl şövalyesi, tehlike saçan bir büyücü kadını zehirlemek peşindedir. Bir prenses, öksüz oğlan kılığında dolaşmakta; Ay Dağları'nın vahşi adamları, yağma için inmektedir. Kardeş katli, zillet, simya ve kıyımla ilerleyen bu macerada zafer, kılıcı ve kanı en soğuk olanların dahi olabilir...
İlk kitabını bitirdiğim gibi diziye sarıldığım, güya her kitabı bitirdiğimde bir sezon bitireceğimi söyleyip kendime söz verip sonra ilk bölümün jenerik müziğini dinledikten sonra kendime verdiğim sözü unutup altı sezonu dört günde bitirdiğim serinin ikinci kitabının yorumuyla karşınızdayım. Diziyi baştan sona detaylı izlemeden önce arada bir izlemişliğim ve en büyük olaylardan, ölümlerden haberim vardı. Ama tüm olayların detaylarını, arka planını bilmediğim için ilk kitabı elime aldığımda her sayfada bayılarak, heyecanla okudum. Dizinin ikinci sezonunu izledikten sonra ikinci kitabı elime aldığımda önce tahmin ettiğim heyecan tarafından sarmalanamadım. Hatta romanın yarısı yani ilk kısmını özellikle de Stannis ve Renly'nin taht kavgası derken hafiften sıkılarak okudum. Dizide bildiğimiz olayların kaleme dökülmüş hali olduğu için biraz o güçlü heyecanını kaybettiğini kabul etmeliyim. Fakat ikinci kısım bu sözlerimi bana bir güzel yedirtti.
Her ne kadar dizide de neredeyse kitaptaki her şeyi görmemize rağmen ikinci kısım muazzamdı. Kitaplar kısıtlı karakterlerin bakış açısından yazıldığı için diziyi izlediğinizde bu kadar olayı nasıl kitapta okuyacağım diye düşünüyorsunuz. Bu yüzden ilk kitap bittikten sonra ikinciye geçtiğimde bu sefer kimin görüş açısından okumaya başlayacağız diye düşünüyordum. Ve bu kitapla beraber Theon ve Davos da romanda ne kadar güçlü karakterler olduklarını göstererek bölüm başında isimleri belirmeye başladı. Konuyu, karakterleri, kurgunun gidişatını anlatmaya kelimeler sığmaz. Dizide görmediğimiz çok önemli replikleri kitapta okuduğumuzda sinirlenmedim değil ama senaristler daha iyi bilir elbette. Ayrıca dizide izlediğimizin aksine bazı olayların akışında değişiklikler vardı. Sonuçta orijinali böyle olduğu için henüz bu kısımlar kitapta bana daha güzel geliyor. Belki sıradaki kitaplarda bu düşüncem değişebilir. Ve tabii mühim olaylar karşısında karakterlerin ne hissettiklerini, ne düşündüklerini okuyabilmek kitaplara eşsiz bir değer biçiyor. Yani anlayacağınız her ne kadar ilk kısmı durağan ilerlese de ikinci kısmı mükemmeldi. Bir dahaki ay seriden iki kitabı birden okuyacağımı bilmek şimdiden sabırsızlanmamı sağlıyor. Sıradaki kitabın yorumuyla görüşmek üzere!
Continue reading Kralların Çarpışması - George R. R. Martin | Kitap Yorumu
,

Tilki, Baykuş, Bakire - Yaprak Öz | Kitap Yorumu

Kitap Adı: Tilki, Baykuş, Bakire
Yazar: Yaprak Öz
Yayınevi: Yitik Ülke
Sayfa Sayısı: 202
Benim Puanım: 5/5
Arka Sayfa;
“Berlinli Apartmanı” ve “Şeytan Disko” adlı psikolojik gerilim romanlarının yazarı Yaprak Öz’den sarsıcı bir yeni eser: “Tilki, Baykuş, Bakire”
Eşinden boşanan Begüm, kızı Ada'yla yeni bir hayata başlamıştır. Anne-kızın huzurlu günleri, Begüm'ün tesadüfen bulduğu bir deste eski mektubun sahibini aramaya başlamasıyla karanlığa bürünür. Kökü 1950'lere dayanan bir aile sırrı, yıllardır saklı kaldığı yerden çıkıp, domino taşı etkisiyle kızının ve okul arkadaşlarının hayatını tehlikeye atınca, Begüm içine çekildiği korkunç gizemi çözmek için canını dişine takacaktır. Tutkunu olduğu İtalyan Giallo sinemasındaki filmlerden birinin başrolündedir adeta: Ölü çocuklar, gök gürültülü geceler, gizli günlükler, eski anahtarlar, güzel ve suskun kadınların ürpertici dünyasındadır artık.  
Kapağıyla ve ismiyle daha çok dram tarzı bir kitap gibi görünmüştü gözüme. En azından arkasını çevirip konusunu okumadıkça gerilim türüne hitap edebileceği en uzak ihtimal gibi duruyordu. Aslında çok çok ağır bir gerilim değil ama o tadı gerçekten bana göre harika vermişti. Kitaba ilk başladığımda aile tarzı dram türünde ilerleyeceğini sanmıştım ama aksine arka planı sırlarla çevrili bir kurguya sahip. Yazardan okuduğum ilk kitabı olmasına rağmen kalemine bayıldım. Cinayet olayları falan sıraya girince katilin ya da tüm bu karmaşıklığın sebebini tahmin etmeye başlıyorsunuz ve zaten göze batan çok karakter olmadığı için birisi ağır basarak öne çıkıyor. Bir yandan bu kişinin ne haltlar yediğini düşünürken gerçekler yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Bu olayların dayandığı en büyük sır da aslında kitabın kurgusunu içeren en büyük özellik ama o kelimeyi yorumuma eklemiyorum çünkü aslında baya spoilere giriyor. Son elli sayfada her şey ortaya çıkarken tahmin ettiğim olaylar rayına oturdu ama yazar beni yine şaşırttı. Ya da şöyle de diyebilirim her ne kadar katili tahmin etsem bile bu kitapta eksik bulabileceğim bir unsur değildi. Yine aynı heyecanla, bıçak üstü okudum. Gerçekten kusursuz, mükemmel bir kitaptı. Gerilim olduğunu bilseydim belki de elime almazdım ama iyi ki konusunu okumadan almışım. Size de canı gönülden öneririm. Yazarın diğer iki kitabını de okumayı çok istiyorum fakat özellikle Şeytan Disko olan kitanı ismiyle bile tırsmamı sağlıyor. Anlayacağınız Tilki, Baykuş ve Bakire'yi bir an önce elinize alın. Fakat belirtmekte fayda var; çok olağan bir olaya dayanmadığı için okunması çok kolay bir kitap olduğunu söyleyemem. Bunun dışında keyifli okumalar..
Continue reading Tilki, Baykuş, Bakire - Yaprak Öz | Kitap Yorumu
,

Kardeşimin Hikayesi - Zülfü Livaneli | Kitap Yorumu

Kitap Adı: Kardeşimin Hikayesi
Yazar: Zülfü Livaneli
Yayınevi: Doğan
Sayfa Sayısı: 330
Benim Puanım: 4/5
Arka Sayfa;
Serenad fırtınasından sonra Livaneli’den nefes kesen bir roman...
Sakin bir balıkçı köyünde genç bir kadının cinayete kurban gitmesiyle başlar her şey. Dünyadan elini eteğini çekmiş emekli inşaat mühendisiyle genç, güzel ve meraklı gazeteci kızın tanışmasına da bu cinayet vesile olur. Kurguyla gerçeğin karıştığı, duyguların en karanlık, en kuytu bölgelerine girildiği hikâye, daha doğrusu hikâye içinde hikâye de böylece başlar. Modern bir Binbir Gece Masalı’nın kapıları aralanır. Ancak bu kez Şehrazad erkektir.
Kardeşimin Hikâyesi aşkın mutlulukta ulaşılacak son nokta olduğuna inananları bir kez daha düşünmeye davet eden, aşka, aşkın karmaşıklığına ve tehlikelerine dair nefes kesen bir roman. Her sayfada yeni bir gerçekliği keşfedecek, kuşku ile kesinliğin sınırlarında dolaşacaksınız.
Mantıksız gibi geliyor ama o sabah uyandığımda tuhaf bir haber alacağımı biliyordum. Karadeniz’in lacivert dalgalarıyla baş başa kalmış olan bu ıssız köyde geçen her gün birbirinin aynısı olduğu için burada insanların heyecanla konuşacağı olaylara pek sık rastlanmazdı. O günün de ötekiler gibi sessizce akıp gitmesi gerekirdi ama galiba başka şeyler olacaktı. O mahmur sabah saatlerinde bir cinayet haberi alacağımı bilmiyordum elbette ama bir haber gelecekti. Daha yataktan çıkmamıştım, gözlerim kapalıydı, arkalarında fosforlu çizgiler bırakarak yıldırım hızıyla hareket eden mor tavşanları izliyordum.
Livaneli'nin kaleminden okuduğum ikinci kitabını ilk okuduğum Serenad'a göre daha az beğendim.Henüz ikinci kitabıyla bu yargıya varmam tuhaf ama belki de ilk okuduğum için de en çok Serenad'ı seveceğim. Bu kitabı hakkında yorumlara baktığımda ya bir kısmın çok beğendiğini, yada bir kısmın hiç beğenmediğini gördüm.Ortası yok mudur diye düşünürken ben de ne mükemmel buldum ne de çok fazla eksik. Kitaba Ahmet karakterinin bir cinayetin ardından zerre heyecan barındırmayan hislerini okuyarak başlıyoruz. Onun bu vurdumduymaz halleri bana Albert Camus'un ünlü eseri Yabancı'nın ana karakterini hatırlattı. Daha sonrasında Ahmet'in hayatına kısa süreliğine gazeteci bir kız dahil olarak cinayetin arka planını öğrenmeye çalışıyor. İlk başta Arzu'nun cinayeti merak konusuyken daha sonrasında Ahmet'in insanlara dokunmayacak kadar neler yaşadığı, bahsettiği ikizi olan kardeşi Mehmet'in nasıl bir acıdan muzdarip olduğu daha büyük bir meraka yön vererek cinayet olayını arka planda bırakıyor. Yazarın kalemini yine çok beğendim. Konuşma cümlelerinde pek betimleme kullanmasa bile paragraflarca Ahmet'in iç sesini okusak da sıkılmıyoruz. Tabii ki en çok merak ettiğim kısım Mehmet'in sevgilisi Olga ile yaşadıklarıydı ama gerçekler ortaya çıkınca onu böylesine mahveden, kara sevdadan bir çukura gömen aslında Olga'ya olan aşkı değil; bu aşkın yan etkilerinin zararları oluyor. O yüzden bu karasevdanın bu kadar direkt Olga'yla eşleşmesini eksik buldum. Ayrıca Mehmet'in başına gelenlerin arka planında kimin parmağının olduğunu ufaktan tahmin etmiştim. Beni en çok şaşırtan da kitabın sonunun beklenmedik sonuydu. O sonu tahmin etmek için sanırım çok dikkatli okumak bile yetersiz kalırdı çünkü yazar tüm kitabı bunu hiç hissettirmeden yazmış.Gözümde mükemmel bir roman olmasa da elimden bırakmadan, kurgusunu ve yazarın kalemini çok beğenerek okuduğum bir kitaptı.Ayrıca yazarın kendi kişisel görüşlerini karakterler üzerinden yansıtma gibi bir eyleme bu kitapta girişmediğini görünce daha çok beğendim.Okumanızı öneririm.
Continue reading Kardeşimin Hikayesi - Zülfü Livaneli | Kitap Yorumu
,

Alev - Karen Marie Moning | Kitap Yorumu

Kitap Adı: Alev
Orijinal Adı: Fever
Yazar: Karen Marie Moning
Yayınevi: Artemis
Sayfa Sayısı: 538
Goodreads Puanı: 4,12/5
Benim Puanım: 4/5
Arka Sayfa;
MacKayla Lane, ölümcül kitap Sinsar Dubh’a karşı verdiği büyük mücadelenin işe yaradığını sanıyor. Oysa kötülüğün pençesi, hiç olmadığı kadar yakınında. Baştan çıkarıcı, doymak bilmez Fae ile insanların arasındaki duvar yıkıldığında, ölümsüzler, gezegeni mahvetmeye başladı. Dublin artık bir savaş alanı. Şehir, Kırağı Kral’ın buzlarından arınıp ısındıkça hararet artıyor, tehlikeli sınırlar aşılıyor ve tutkuların alevi ortalığı kızıştırıyor.
Mac’in güvenebileceği tek kişi tehlikeli ölümsüz Jericho Barrons, ancak onların arasındaki tutkulu bağ bile ihanetle sınanacak.
Burası hayatta kalmanın hiç bitmeyen bir mücadele gerektirdiği, iyi ve kötünün birbirine karıştığı ve her ittifakın bir bedelinin olduğu, vahşi bir dünya. Ve Mac, karanlık güçlere karşı girişeceği destansı savaşında kime güvenebileceğini seçmek zorunda.
Ateş serinin yedinci kitabıyla beraberiz. Ardı ardına kitaplarını bitirdiğim seride altıncı kitap olan Buz'u öncekilere göre oldukça sıradan bulmuştum. Altıncı kitap zaten Mac ve Barrons odaklı olmadığı için pek bir beklentim yoktu fakat yine de sadece Dani bile yeterli gelmemişti bana. Ardından yedinci kitap Alev'in bizim ikiliyle dolu olduğunu öğrenince elime geçtiği gibi kalp atışlarım hızlandı. Öncelikle üzülerek belirtiyorum ki bu kitap da beklentimi karşılamadı. Hatta daha da üzülerek şunu söylüyorum ki Gölge Ateşi'nden sonraki her kitap yazarın seriyi uzattığı için kendisine kızdığım, bu uzatmaları oynamasının hoşuma gitmediğini hissederek geçiyor. Genel olarak kitabı elbette baya beğendim ama ilk beş kitaptaki tad yok çünkü ilk beş kitapta her şey sır üzerindeydi ve bizim ikili çok soğuk olduğu için ne zaman bir araya gelseler olduğumuz yerden zıplıyorduk.
Bu kitapta Barrons ve Mac'e dair çok şey mi okuduk? Hayır. Bizimkilerin birbirlerine öyle büyük aşk lafları etmediğini ve aralarında o tutkuya rağmen hala bi soğukluk olduğunu duyunca ve tabii bu durumun canımın içi Mac'i üzdüğünü görünce hem üzüldüm hem sevindim. Böylece aşklarında daha çok şeyin kazanılması gerektiği ve ileride buna dair daha derin şeyler okuyacağımızı ümit ederek heyecanlandım elbette. Fakat dediğim gibi bu kitap ikili bakımından oldukça boştu. Zaten seri sıralamasındaki 1,5 olan kısa bölümü okuduysanız Alev'in başında onu okumak tahmin ettiğiniz şoku yaşatmıyor. Diğer yandan bu kitabın artı yönleri Jo ile Lor arasında geçenler ve Jada karakterinin giriş yapmasıydı. Jada olayı hakkında spoiler olduğu için pek konuşmuyorum ama olmasa da olurdu hatta ufaktan keşke olmasaydı da diyorum. Madem illa böyle bir şeyin farz olacağını biliyordun başında bizim kızıl saçlı bücürü biraz daha büyük yazsaydın sevgili yazar. Kısacası anlayacağınız seriye bayıldığım için yine sıkılmadan, severek ve tabii ki beğenerek okudum ama bir şeyler eksitti.Buz'a göre tabii ki daha çok beğendim.Bu kitaptaki eksik hissiyatımı sıradaki tamamlar umarım..
Continue reading Alev - Karen Marie Moning | Kitap Yorumu

6 Temmuz 2017

Film Köşemden Öneriler #4

Uzun zamandır film önerileri kısmını ihmal ediyorum. Bunun en ağır sebebi de zaten çok fazla film izlemiyor oluşum. Artık kesinleştirdiğim üzere bu sene ve geçen sene yani sürekli kitap okuduğum süreç başladığından bu yana üç ayda falan kafama film izlemek vurduğunda iki gün üst üste on tane film izliyorum, ardından yine ne zaman izlemek istersem ara veriyorum. Aşırı derece merak edip beklediğim yapımlar haricinde pek indirip başına oturduğum film olmuyor. Sinemalar.com üyeliğime baktığımda son zamanlarda favorilerime koyduğum oldukça fazla film olduğunu gördüm. O halde bu sene izlediklerimden yılın yarısına kadar neleri öneriyorum bir bakalım!

1. Julieta
İspanyol yapımı bu filmi şans eseri takip ettiğim film sayfalarından birinde gördüm. Bir umut beğenirim diye listeme dahil ettim ve çok beğendim. İzleyeli biraz oldu ama sonunda oldukça hüzünlendiğimi ve genel gidişatını çok beğendiğimi hatırlıyorum. Biraz yetişkin filmi olabilir ama hitap edenler için keyifle öneriyorum.

2. Jack of the Red Hearts
AnnaSophia Robb'u küçüklüğümden beri çok severim. O yüzden ilgimi çeken tüm filmlerini çekinmeden izlerim. Onun o sevimli yüzü ve tavırları her türlü filme bir şeyler katıyor. Bu filmini de çok ama çok beğenmiştim, hatta keşke bitmese istemiştim. Tadı ağzınızda kalacak bir film arıyorsanız önerimdir.

3. Far From The Madding Crowd
Uzun bir süre üst üste tarihi zamanda geçen İngiliz filmleri izlediğimde ve çoğunda istediğim tadı bulamadığımı dün gibi hatırlıyorum. Bu yüzden bu filme de baya baya beklentisiz başlamıştım. Yarısına gelmeden gerçekten güzel bir film izleyeceğimi anlayınca seyrine daha çok dalıp, daha dikkatli izlemeye başladım. Baştan sona harika bir filmdi. Güya kitabını da okuyacaktım, en iyisi bu öneriyi yapıyorken bir dahaki ay okuma listeme iliştireyim. Ayrıca filmin opening adıyla geçen ost parçasını aylarca o kadar uzun süre dinledim ki aklıma çeşit çeşit anım geliyor. Tom Sturridge'nin oynadığını duyunca aşırı sevinmiştim, kendisine ergenliğimden beri ufaktan bir hayranlığım var. Fakat bu filmde oldukça gıcık bir karakterdeydi. Onun yerine film bittiğinde kendimi Matthias Schoenaerts'a aşık buldum.

4. Soul Saffer
Jack of the Red Hearts filminden sonra AnnaSophia Robb'un eski yapımlarına bakarken zamanında bu filmini de izlemek istediğimi hatırladım, böylece kendimi filmin başında buldum. İlk yarım saat geçmeden boğazıma öyle bir yumru oturdu ki tüm film boyunca ağladım sanırım. AnnaSophia Robb'un bir sahnesi vardı ki defalarca kez izleyerek kendime zulüm ettim. Kesinlikle izlemelisiniz, duygu yüklü harika bir filmdi.

5. 12 Angry Men
Bu listelerimde her seferinde bir iki tane bu kadar geç izlediğim için pişmanlığımı dile getirdiğim filmleri de araya sıkıştırıyorum. Özellikle eski yapımlar siyah beyaz oldu mu bana o başına oturma hevesi bir türlü gelmiyor. Bu film de kesinlikle onlardan biriydi. Açıkçası eğer kız kardeşime izlenmesi ödev verilmeseydi kim bilir ne zaman izlerdim. Kendisi o kadar çok beğendi ki annemle kurulup onunla birlikte biz de izledik. Kesinlikle ama kesinlikle film sever olsun olmasın herkesin izlemesi gereken bir film. Siz de benim gibi geciktirmeyin. 

6. A Man Called Ove
Geçen sene kapağı ilgimi çektiği için kitabını İngilizce indirmiştim fakat bir türlü okuyamadım. Türkçe'ye çevrildiğinde yorumlara baktığımda film uyarlaması olduğunu da gördüm. Fragmanını izleyince hoşuma gidip filmini de hemen indirdim. Çok ciddiyim harika bir filmdi. Bu suratsız adamın geçmişi, aslında olduğu kişiyi göstermesi öyle güzeldi ki... Pekala, bir ara ağlamış olabilirim. Hatta kitabının sonunda da biraz gözyaşı döktüm. Kesinlikle izlemelisiniz.

7. A Monster Calls
Kitabını kim paylaşsa herkes övmelere doyamıyor ve en beğendiklerinin başına koyuyordu. Böyle olunca ben de nihayet kitabını alıp okudum, mükemmeldi. Ardından hemen filmini de izledim ve filmi kitapla adım adım ilerlediği için aynı güzellikteydi. Kitap boyunca baş karakterimizin sakladığı sırrı deli gibi merak etmiştim ve filmde de ortaya çıktığında aynı duygularla sulu gözler eşliğinde izledim. İzlemelisiniz.

8. Ben- Hur
Artık en son ne zaman sinemaya gittiysem film başlamadan önce bunun fragmanını vermişlerdi ve o an "kesinlikle izleyeceğim" demiştim. Hatta düşünün ki altyazısını bile takip ettim ve nihayet eklendiğini görünce direk filme koştum. Beklediğim kadar bayıldım, özellikle sonları çok güzeldi. Bu film ülkemizde Haluk Bilginer oynadığı için duyuldu ama rolü aslında figüranın bir üstüydü. Filmi bitirdiğimde Toby Kebbel diye sayıklıyordum. Film de harikaydı ama sağolsun artık bana filmlerini dikkatle takip edeceğim bir oyuncu hayranlığı kazandırdı.

9. Suite Francaise
Bilin ki eğer bu liste okuma zamanıma göre sıralanmasaydı bu listenin başında Suite Francaise olurdu. Bu filmi öyle beğendim ki kelimelere dökebilir miyim emin değilim. Filmin sonunu yaklaşık sekiz kere falan izledim, her seferinde oturup tekrar ağladım. O ağladığım sahnedeki ost parçasını dinleyip dinleyip melonkoli havasına girdim. Rica ediyorum yalnızca izleyiniz. Michelle Williams'dan bahsediyoruz. Kadının hem güzelliğine hem de o gözlerindeki hüzne tekrar hayran kaldım.

10. Colonia
Oldukça sıradan bir günde Good Bye Lenin! filmini izlemiştim. O zamandan beri başıma belayı aldım. Ne zaman Daniel Brühl yeni bir film çıkarsa elim ayağım titriyor. Bu filminin de fragmanını görünce izlerim demiştim ama aklımdan çıkmıştı. Nihayet tekrar gözüme ilişince hemen başına oturdum ve kesinlikle bu kadar beğenmeyi beklemiyordum. Israrla önereceğim harika bir filmdi. Konusu, kurgusu, gidişatı ve oyunculuklar takdire şayandı. Kesinlikle izlemelisiniz. (Daniel, yine harikaydın <3)

11. Deepwater Horizon
İmdb'nin 2016 film öneri listelerinde bu filmi o kadar çok gördüm ki nihayet pes edip başına oturdum. Aslında Mark Wahlberg'in oynaması izlememem için tek bir sebep olarak yeterli fakat fragmanı ve afişi kesinlikle beni çekmedi. İzlemeden önce araştırdığımda gerçek bir olaya dayandığını görünce merak ettim. Patlamanın gerçekleşmesi filmin yarısını kapsıyor ve özellikle bol dumanlı sahneleri biraz atlayarak izlesem de ana konu ve gidişat olarak izlemenizi öneririm. Ayrıca Dylen O'Brien oynuyor ;)

12. Hacksaw Ridge
Savaş filmi olunca ağır bir çekingenlik oluşuyor bende. Ama bunu kırıp övgülere dayanamayarak filmin başına oturdum. Tek kelimeyle muazzamdı. Andrew Garfield'in harika oyunluğu, kurgunun sarsıcı işlenişi ve diğer her şeyiyle iz-le-me-li-si-niz.

13. Bad Moms

Bu listeye komedi bakımından Bekar Yaşam Kılavuzu veya Aptallar Çetesi'ni dahil etmek yerine kesinlikle size tek bir önerim olacak. Beklentimin çok üstünde çıkan bu filmde gerçekten gülmeye doyamadım. Sahneleri tekrar tekrar izledim, sonuna bayıldım. Aradığınız komedi filmi ayağınıza geldi.

14. The Edge of Seventeen
Bu filmi ne zaman hatırlasam suratımda buruk bir tebessüm oluşuyor. Öylesine derin hüzünlenmeyi beklemediğim sahnelerde bile gözlerimi layığıyla dolduran benim bayıldığım bir film oldu. Tam bir gençlik filmiydi ama bunu dram bakımından harika yansıtmıştı. İzlemenizi canı gönülden öneririm.

15. This Beautiful Fantastic
Şans eseri fragmanını gördüğümde filmi beğeneceğimden o kadar emindim ki anlatamam ve tabii ki bayıldım. Filmi izlerken baya başından ayrılmadan izleyeceğimi fark edince bir koşu çekirdek alıp geldiğimi hiç unutamayacağım sanırım. Bana bu sıcakta bardak bardak çay içirten sıcacık bir filmdi. Rica ediyorum izleyiniz.

16. The Outsiders
Eski yapımların başına biraz zoraki oturuyorum ama bu film kesinlikle öyle olmadı çünkü kitabını okuyunca aklımda çıkmayan tek şey aynı kurgunun film versiyonunu görmekti. Şuan oldukça iyi bildiğimiz oyuncuların ilk performanslarını görmek de ayrı güzeldi. Sonu kitapta olduğu gibi yine göz doldurdu. Kesinlikle izlemelisiniz.
Continue reading Film Köşemden Öneriler #4