17 Eylül 2019

Çilekli Tart Tarifi

Merhabalar! Çok uzun zaman oldu blogumda tarif paylaşmayalı çünkü uzun bir süre mutfağa küstüm. Yalnızca eski tariflerimi denemek için annemin misafir için mutfağa sokmasıyla fırının başına geçiyordum. Geçen baharda Minoa Cafe'de çilekli tart yedikten sonra senelerin tart deneme birikimiyle artık bu tartı yapmayı çözmenin şart olduğunu anladım ve başladım tarifleri yoklamaya ama gerçekten gerçek bir tart hamur tarifi arıyordum. Bugüne kadar bulduğum çoğu tariflerdeki margarin sağolsun her seferinde büyük hayal kırıklığına uğramıştım. Hem böylece pastacı kremasını da deneme fırsatı buldum. Her neyse, yıllardır aradığım o tarifi Cafe Fernando'nun sitesinde buldum ve detaylı bir şekilde okuyup yapmaya koyuldum. Öncelikli margarinli tart hamur tariflerini ve yumurta sarısı olmayan krema tariflerini tamamen unutmanızı baştan belirteyim.

Tart Hamuru;
125 gr tereyağ
1,5 su bardağı un
1/2 pudra
1/4 çay kaşığı tuz
1 yumurta sarısı

Öncelikli tartı yapmanın kendisinden bahsedersek toplamda yapımı en az 2 saatinizi alıyor. Hatta bu elinizin hızına göre artabilir ama azalamaz. Öncelikle 125 gr tereyağı küp küp keserek 15 dk kadar buzlukta bekletiyoruz. Tart hamurunun en önemli özelliği içindeki tereyağın ve hamurun kendisinin hep soğuk kalması. Ben 125 gr tereyağı hassas terazimde ölçüyorum, hassas terazi tatlı yapmayı sever herkes için artık olmazsa olmazlardan biri. 15 dakika boyunca soğuyan tereyağı buzluktan çıkarıyoruz. Cafe Fernando'nun tarifine göre tartın tüm harcını mutfak robotunda vuruyoruz ama son zamanlarda iki mutfak robotumuz da bozulduğu için ben hamur karıştırma makinemin hızlı ayarında hazırlıyorum. Ama yine de  mutfak robotu kesinlikle çok daha iyi oluyor. Önce un, pudra şekeri ve tuzu robota atıp karıştırıyoruz. Onlar iç içe geçtikten sonra tereyağları içine atıyoruz, tereyağları içine attıktan sonra zaten elinizle harca dokunursanız birleşmeye başladığını görüyorsunuz. Son olarak da yumurta sarısını bir kasede çatalla karıştırarak oldukça sıvı haline getiriyoruz ve toplam üç seferde azar azar şekilde robota ekleyerek her seferinden sonra vuruyoruz. Karıştırma işlemi bittikten sonra tart harcını tezgahın üstüne dökerek elimizle birleştiriyoruz fakat çok fazla elimizin ısısının tartın hamuruna geçmemesi için hızlı hareketlerle harcı bir araya getiriyoruz. Hamur tek bir cisim halini alınca streç filme sararak buzdolabına atıyoruz ve bir saat soğutmaya alıyoruz. Bir saatin ardından 23 cm'lik tart kalıbımızı yağlayarak harcımızı tarta yayıyoruz. Ve tart pişirmenin bir diğer püf noktasına geçerek kalıbın ortasına yuvarlıklığın çevresi kadar yağlı kağıt koyarak üzerine nohut döküyoruz. Böylece tartın ortası kabarmıyor. Önceden ısıttığımız 190 derecelik fırında nohutlarla birlikte 20-25 dakika kadar pişirip tartı fırından alıyoruz. Nohutları ve tartın üstündeki yağlı kağıdı alarak fırına tekrar atıp 10 dakika kadar daha pişirdikten sonra fırından çıkarıp tartımızın pişmiş halini elde ediyoruz.


Krema Tarifi;
2 su bardağı süt
6 yumurta sarısı
1/2 su bardağı şeker
1,5 çay kaşığı vanilya özütü ya da 1/3 su bardağı nişasta
1 paket vanilya
3,5 çorba kaşığı küp kesilmiş oda sıcaklığında tereyağ

Öncelikle sütümüzü küçük bir tencereye alarak kaynama noktasına gelene kadar ısıtıyoruz. Bu sırada başka bir küçük tencereye şeker ve nişastayı koyup birbirlerine karışana kadar kaşık ya da çırpıcı yardımıyla karıştırıyoruz. Sonrasında 6 yumurta sarısını azar azar ekleyerek şeker ve nişastayla birleşmelerini sağlıyoruz. Kaynayan sütümüzü en az dört kerede yumurtalı tencereye ekliyoruz. Kaynayan sütü aşamalı şekilde ekliyoruz ki yumurtalarımız pişmesin. Sütü yavaş yavaş ekledikten sonra tencereyi ocağa alarak kısık ateşte kaynayana kadar karıştırıyoruz. Kaynadıktan sonra bir paket vanilin ekliyoruz. Beş dakika bekledikten sonra tereyağı yavaş yavaş ekliyoruz. Ve karıştırdığımız tencerenin üstünü kesinlikle streç filmle kapadıktan sonra buzdolabına soğumaya alıyoruz. Streç filmle pastacı kremasının üstünü kapayarak kabuk oluşmamasını sağlıyoruz.

Pişirdiğimiz ve soğuyan tartımızın üzerine soğuyan pastacı kremamızı ekliyoruz. Ben hem tartı hem de kremayı en fazla yarım saat bekletiyorum. Hatta şöyle yapıyorum genelde; tart hamurunu buzdolabına attıktan sonra kremayı yapıyorum. Tart hamurunu pişirip soğuturken de üzerine dizeceğim meyveyi ve şeffaf jölesini hazırlıyorum. Bu arada yarım kilo çilek her zaman için tartın üstüne yeterli oluyor.


Şeffaf Jöle Tarifi;
1 su bardağı su
1 tatlı kaşığı nişasta
1 tatlı kaşığı şeker

Suyu mini tencereye döküyoruz. Üzerine şekeri ve nişastayı; nişasta suya karışana kadar karıştırıyoruz, ardından ocağın altını açıp kaynayana kadar karıştırmaya devam ediyoruz. Eğer su ve nişasta birbirine geçmeden altını açarsanız nişasta çabuk pişip top top kalır ve ortaya çok kötü bir jöle çıkar. Kaynattığım jöleyi de beş dakika kadar bekletip pastacı kremamın üzerine dizdiğim çileklerin üzerine yumurta fırçası ile sürüyoruz. Bu aşamalar bittiği zaman zaten tartınız servise hazır oluyor. Çilekli tartın en güzel yanı cheescake ve diğer zahmetli tatlılar gibi geceden dinlendirme zorunluluğu olmaması. Bu tart ölçüsünden en fazla 10 dilim elde edebilirsiniz. En başından beri başarıyla tamamlayabildiğim için ölçeğini fazlalaştırıp diğer büyük tart kalıbımda denemeyi hiç kalkışmadım, kalkışmayı da düşünmüyorum.

Yine Cafe Fernando'dan bulduğum Tarçınlı Rulo Çörek'i de yakında bloguma ekleyeceğim. Ayrıca başka tart hamurları ve krema tarifleriyle farklı meyveli tartlarla da görüşmek üzere. Eğer yazdığım tüm maddeleri dikkate alırsanız siz de en az benimki kadar güzel bir çilekli tart elde edersiniz. İnanıyorum :)
Continue reading Çilekli Tart Tarifi

7 Eylül 2019

Sharp Objects | Dizi Yorumu

İlk defa blogumda bu tarz bir dizinin yorumunu yapıyorum. Aslında kitap hesabım üzerinden ufak bir yorum girecektim fakat aklımda sadece spoiler içeren yorum bile birkaç paragraf süreceğinden bir blog yazısında yazacaklarımı derlemek istedim. Öncelikle diziyi daha geçen seneden arşivlemiştim fakat izlemek bir şekilde aklımdan çıkmıştı. Geçen günlerde bir film sayfasının diziden paylaştığı "Please don't tell mama." repliğini paylaşması ve bu repliğin izleyicileri şoka uğrattığını not etmesiyle bir anda aklımdaki tek şey diziyi izlemek oldu. Böylece hemen akşamında diziyi arşivlediğim tozlu klasörden çıkarıp izlemeye başladım. İlk bölümdeki karanlık hava ve bulunan cesedin geldiği hal sayesinde gereğinden fazla etkilendim. Aslında korku emaresi zerre taşımayan bu dizi benim tüm korkularım şaha kaldırmış oldu. Her neyse, ilk bir buçuk bölümü izlediğim gece hiç uyuyamamakla beraber sonraki gün güzelim sabah ışığında kalan altı buçuk bölümü izlemeye koyuldum.
Amy Adams'lı çok fazla yapım izlemesem de oyuncuya karşı hep bir sıcaklık hissederim. O nedenle diziye biraz daha hevesli başlamıştım. Dizi ise karanlık ve sarsıcı bir geçmişe sahip olan Camilla'nın mesleği olan muhabirlik gereğince işlenen cinayetleri araştırmak üzere doğup büyüdüğü kasaba Missouri, Wind Gap'a dönmesini konu ediniyor. İlk bölümden Camilla'nın genç kızlığına ait kısa görüntülerle neler yaşadığına dair merak hissi en başından yükseliyor. Missouri ise dedikoduculuğu, domuz ticareti ve burjuva aileleriyle tanınan çok da kalabalık olmayan bir kasabadan ibaret. Camilla ise o burjuva aileler arasından en şaşalı eve ve dışarıdan da öyle görünen bir aileden gelme. İlk bölümden Camilla ile küçük kız kardeşinin cana yakın ilişkisine şahit oluyoruz. Ama kız kardeşinin öldüğü gerçeği daha ilk bölümden de gösteriliyor.
Ve tabii Camilla'yı bekleyen bir diğer sürpriz ise kaçıp kurtulduğu ailesinde yetişen üvey kız kardeşi Amma ile tanışacak olmasıdır. Amma kendini Camilla'ya kız kardeşi olarak tanıttığı sahneden itibaren garip karakteriyle seyirciye göz kıstırıyor. Camilla bir yandan cinayetleri çözmek için öldürülen kızların aileleriyle görüşürken, diğer yandan uzun yıllar uzak olduğu bu kasaba sürekli ona geçmişini hatırlatır. Ayrıca Camilla'nın kendi bedenine ait bile oldukça büyük sırları vardır. Dizinin her bölümünü yükselen bir heyecanla izlediğimi söyleyebilirim fakat ilk dört bölümden sonra cinayetlerin peşini kovalamak konusunda biraz ağırdan alınmaya başlandı ve olay daha çok Camilla ve ailesinin gerçek yüzüne dönmeye başladı. Cinayetleri kimin işlediği konusunda da aklımdan geçen yakın bir tahmin hiçbir zaman olmadı çünkü öldürülen kızların ağızlarındaki tüm dişleri katil şahıs tek tek çekmiş. Bu nedenle tıbbi incelemeler böylesine bir gücü ancak bir erkeğin gösterebileceğini belirtiyor. Öyle olunca da muhtemel suçlular ölen kızlardan birinin babası ve diğerinin de abisi gibi düşünülüyor. Fakat ben bu ihtimali pek aklımın ucundan geçirmedim, daha ziyade sürpriz bir katil bekliyordum.
Diziyi izlemeye devam ettikçe öldürülen kızların katilini merak ederken bir yandan Camilla'nın geçmişi ve ailesinin sır perdesi daha büyük bir gerilimle ilerliyor. Ve nihayetinde bizleri gerçekten soldan vuran bir final sahnesi bekliyor. Benim de etkilenip izlemeye karar verdiğim alıntının dizide geçmesiyle ağzım açık kaldı ama beni daha ziyade şaşırtanlar Camilla'nın ailesinin arka yüzüydü. Hatta o gerçek böyle bir tokat gibi patladı diyebilirim. Diziyi izlemeyi düşünenlere kesinlikle öneririm fakat dikkatli bir izleyiciyseniz bazı mantık hataları olduğunu belirtmeliyim. Ayrıca ilk bölümde gördüğümüz bazı şeylerin cevabını hep beklesem de bir türlü yanıt da alamadım. Bunları saymazsak gerçekten heyecandan tırnaklarınız dudaklarınızın kenarında izleyeceğiniz bir diziydi. Bu arada dizi aslında Gillian Flynn'ın aynı isimli kitabından uyarlama. Gillian Flynn'ın yine dünya çapında patlayan Gone Girl'in asıl kitabını yazan yazar olarak gözünüz bir yerden ısırabilir. Sharp Objects kitabı dilimize de Artemis Yayınları'ndan çevrilmiş fakat kitabın kapağında jilet olması bile beni okumak konusunda tereddüte düşürüyor. Ayrıca kitapta dizinin aksine olayların devamı da yazılmış. Okumayı kesin düşünüyorum ama kitabından daha fazla etkileceğimi düşünüyorum. Nihayetinde sizlere bol keyifli ve heyecanlı seyirler dilerim. Ve aşağıya aklımda kalan soru işaretlerini ve bulduğum mantık hatalarını ekleyeceğim. Diziyi izleyip bana katılan varsa aşağıya yorumunun başına spoiler olduğunu belirterek düşüncesini bırakırsa sevinirim. Keyifli seyirler tekrardan..
SPOİLER: İlk bölümde Camilla'nın ormanda gezerken içine girdiği kulübenin tuhaflığı benim hiç aklımdan gitmedi. Hadi o oldukça fazla cinsel içerikli fotoğrafları oraya liseli ergenler koydular, peki kurumuş ete benzeyen ama her tarafından kan damlayan o değişik uzun ince şeylerin etrafta ne işi vardı, onların anlamı neydi? Bu sorunun cevabını hep cinayetlerle bağlantılı sanarak bekledim fakat ellerim bomboş kaldı. En büyük hayal kırıklıklarımdan biri buydu. Bir diğer anlam veremediğim kısımlardan biriyse Camilla'nın tüm gün en az bir şişe 50'lik votka içmesine rağmen tüm günü sanki hiç alkol almamış gibi gayet kafası yerinde, titremeden, sendelemeden geçirebiliyor olmasıydı. Camilla'nın üvey babasıyla annesinin neden bu kadar berbat bir karı koca ilişkisine sahip oldukları, kendi öz kızına resmen zehirlendiği bilerek karısına nasıl izin verebildiğine şaşkınlıkla izledim. Eğer bilmediğini düşündüyseniz o halde son bölümde "çok abartma" tarzı bir şey demesini yoracak başka bir şey olamaz. Amma'nın tüm bu cinayetlerin faili olmasına aslında bu kadar şaşırıyor olmama ben de şaşırdım çünkü ilk bölümden beri o şımarık, hoyrat ve insanın boğazını sıkmak isteyen tavırlarından bu kız normal olmadığını bas bas bağırıyordu. Fakat Amma'nın katil olması mı yoksa annesinin munchausen by proxy sendromu mu daha beklenmedikti diye sorarsanız ben kesinlikle annesinden yanayım çünkü küçük bebeğinin hastalıklı olduğu için Tanrıya dua etmesi ve bebeğin yanağını ısırdığı sahne gerçekten inanılmaz ürkütücü ve şok ediciydi. Ve bence yine mantıksız olan durumlardan biri kız kardeşinin ölümünden sonra Camilla'nın ölümünden kendini suçlarmış gibi hayatını zehir etmesiydi. Ayrıca bir de Amma'nın dişleri çektiği penseyi evde tutması, her an tutuklanacak olma ihtimalinden delice zevk almasından mı yoksa katil olarak şüpheli olacağı ihtimaline asla inanmamasından mı bilemiyoruz. Ablası Camilla ile yaşadıktan sonra siyahi kızı öldürmesinin sebebi de bariz bir şekilde artık kıskanmaya başladığı kişinin ablası olmasıydı. Camilla'nın John ile basıldıktan sonra Richard'a gitmemesi için yalvardığı sahne çok dokunaklıydı. O sahneden sonra kesinlikle aralarında ciddi bir şeyler olacağını sanmıştım fakat Camilla'nın annesi hapse girdikten sonraki yeni hayatında Richard'ın silinip gitmesi de üzücüydü. Sonuç olarak kitabının daha net olacağını düşünüyorum. Okumak için sabırsızlanıyorum..            
Continue reading Sharp Objects | Dizi Yorumu

31 Ağustos 2019

Tüketici Değil, Üretici Olmak - Dikiş Dikmek

Merhabalar pek sevgili ohyoulovemetoo blog okurları! Bu senenin bitimiyle iki senedir adam akıllı dikiş diken biri olarak kesinlikle bu konu hakkında şimdiye kadar birkaç yazı yazmalıydım ama işte ne yazık ki blogumla arama giren soğuk savaşı daha yeni ısıtıp eski haline döndürmeyi deniyoruz. Bu yazı boyunca göreceğiniz moodboard fotoğrafları benim kendi diktiğim parçalardan Şukufe üzerinde çekip portfolyo için hazırladığım el emeği göz nurlarımdır. Kısaca dikiş maceramdan bahsedecek olursam benim dikişe eğilimim küçüklükten beri vardı. Size basit bir hayal gibi gelebilir ama hep dikiş dikmeyi öğrenmeyi çok istemiştim. Hatta yakın arkadaşlarımdan biri kursuna gittiğinde o kadar özenmiştim ki sonraki sene hemen kendim de yazıldım. Küçüklükten kendime kolyeler yapmaya, kutu kutu boncuk biriktirmeye, annemin eski tüllerini kesip kesip bir şeyler işlemeye bayılan biri için bu hobimin bir gün karşıma çıkacağı kesinlikle belliymiş. Neyse nihayet (dün gibi ama) iki sene önce bir dikiş kursuna başlayabildim. Dikiş kursunun yanı sıra stilistlik kursuna da başladım ve bir dönem boyunca ikisini çok güzel idare ettim. İkinci dönemde stilistlik kursunu bırakmaya karar verdim ve sonrasında dikişe daha çok ağırlık verdim. Ama dikişi nasıl öğrendiğimi sorarsanız dikiş hocamın en basit teknikleri hiç öğretmediğini ileride kendimi geliştirdikçe fark ettim. Hatta koca bir sene kursa giden biri için o kadar temel şeyleri öğrenmemiştim ki kendim temiz dikişi nasıl yapacağımı anlamam çok uzun vaktimi aldı. Özellikle en sevdiğim kısım olan bir ceketi astarlamayı kendim öğrenene kadar canım çıktı. Bu süreç diliminde birçok dikiş sayfası bulup onları takip ettim, birçok şeyin dikimini internetten blog vb. sayfalardan öğrendim. Dikiş kursunu sevmeniz ve devam etmekte dirayetli olmanız tamamen hocanızın size kattığı bilgiye bağlı ama ben sınıf ortamı olarak da çok şanslıydım. Kurstaki ablalardan dikişe dair çok fazla tüyo öğrendim. Elim bu tarz meziyetlere yatkın olduğu için ben dikiş konusunda pek zorlanmadım. İlk birkaç ay zorla gidiyordum kursa ama sonrasında sabah yarım saat erken gittiğim ve hocaya son beş dakikaya kadar dikiş masasından kalkmamak için yalvardığım oluyordu. İkinci dönemden itibaren dikişin hayatımda hobiden ziyade bir eylem olduğunu fark ettim. Nasıl kitap okumadan duramıyorsam dikiş dikmek de adeta nefes almak gibi bir şey oldu benim için.

Şu an dikiş dikmeye dair oldukça deneyimli biriyim ve şunu kesinlikle söyleyebilirim ki; dikiş dikmeyi herkes öğrenebilir ve dikebilir. Benim bugüne kadar girdiğim ortamlarda genelde dikiş dikmek pek bir küçümseniyor. Bir yetenekten ziyade meziyet olarak bakılıyor. Ama dediğim gibi isteyen herkes dikiş dikebilir fakat bu işin tek yeteneği sabrınızın yeterli kotada olması. Daha en son diktiğim ceket için tam üç kere öndeki patın dikimini beğenmediğimden bir sökme işleminin kırk dakikamı aldığını bilerek tek tek dikişleri söktüm. Yani bir şeye sabrınız yoksa üzgünüm ama ya o sabrı elde etmeyi öğrenmelisiniz, ya da bu "meziyette" size pek bir öneride bulunamam. Konu dikiş olunca benim ağzımızın susması imkansız gibi bir şey. Aklıma bir model koyup o modele gidecek kumaşı arama serüveni, aksesuarlarını tamamlama ve makinenin başına oturmak benim için inanılmaz bir zevk. Hatta bazen dikiş dikmekten bu kadar büyük zevk almama ben de şaşırıyorum ama güzel giyinmeyi seven herkes için inanılmaz bir lüks.


Ve asıl konumuza gelirsek artık bendeniz tüketen değil üreten bir insanım. Kendi giysimi, çantamı hatta bazen başımı örttüğüm başörtüyü bile kendim dikiyorum. Hayatın bir parçasında üretici olduğunuzda gündelik yaşam da artık daha farklı görünmeye başlıyor. Biraz daha kapitalist sistemin gerçeklerini fark ediyorsunuz. Mesela eskiden giysiye verdiğim paranın belki de yüzde yirmisi gibi bir rakamla kendi giysilerimi dikebiliyorum. Bir diğer ağır basan nefes alma nedenim kitaplar da bu huyumdan ağır nasibini aldı. Artık ayda on iki kitap okuyorsam dokuzunu hatta bazen neredeyse hepsini kütüphaneden okumaya çalışıyorum. Özellikle artık popüler kültürden uzaklaştığım için kütüphane kullanmak benim için adeta cennetten bir dilim. Tabii ki bazen kütüphanede bulamadığım ve okumak için sabırsızlandığım kitaplar oluyor fakat onları da satın alıyorsam sonrasında etiket fiyatının yarısına satarak kitap alışverişimi de bir döngü içine yerleştirdim.



İnsanlar tüketmeye, gösterişe, birilerine hayatlarını kanıtlamaya o kadar aç ki bazen ben de kendimi sorguluyorum öyle miyim diye çünkü artık bu hislerle sarmalanmayan kaldı mı ki? Giyim sektörü inanılmaz bir şekilde pahalılaşıyor ve bu tüketimden sıyrılmak gün geçtikçe imkansızlaşıyor. Sürekli yeni modeller, sürekli yeni akımlar, sürekli yeni kreasyonlar ve daha birçok şeyle ne kadar ihtiyacımız olanı elde etmeye çalışıyoruz? Ben kendime bile soruyorum, her gün başka giyinmeye çalışıyorum. Dolaplara sığmayacak kadar kaban, ceket, gömlek takımları dikiyorum ve dışarıdaki fiyatla kıyasladığımda arada uçurum olduğunu çok iyi biliyorum. Böylece giysilere harcamadığım parayı çanta, ayakkabı vb. başka şeylere harcıyorum. Bir diğer yandan başka sanat dallarıyla ilgileniyorum, onların malzeme harcamalarına harcıyorum. Bir şekilde yine tüketici oluyorum, olmamak gibi bir şey mümkün değil zaten. Kim sadece ihtiyacı olduğu kadar yemek yiyor, niye kahvaltı sofralarında dört çeşit peynir olmadan sandalyelerimizi çekmiyoruz, neden sırf bir deniz manzarası için serpme kahvaltılara bu kadar para döküyoruz ve o kadar mübarek bir ayı insanları sömürmeye dönüştüren iftar lokantalara bunca dehşet fiyatlar ödeniyor?
                       
Sanırım insan olarak tüketici ruhumuzu hiçbir şekilde ardımızda bırakamıyoruz. Ama eğer bu durum sizi rahatsız ediyorsa gerçekten bir kez olsun kıyafetinizi kendiniz dikmeyi deneyebilirsiniz. Kitaplarınızı kütüphaneden kullanmayı ve sinemalara bu kadar para dökmeden film izlemekten keyif almanın bir yolunu bulmayı.. Marketten aldığınız bir şeye zam geldiğinde buna dikkat etmeyi, ay içerisinde aldığınız her şeyi not etmeyi ve daha birçok şeyi.. Yazının geneline değinirsek gerçekten dikiş dikmeyi en ufak bir merakı olan herkese canı gönülden öneririm. Giyinmeyi seven ve şu an içinde bulunduğumuz tüketim dünyasından ufacık da sıyrılmayı düşünüyorsanız internetten bile öğrenmeniz için birçok yol var. Öyle bir devirde yaşıyoruz ki bir şey yapmanın yolunu özellikle de internette İngilizce yazıp arattığınızda önünüze çıkmayacak kapı yok.


Hadi bu yazıyı okuduktan sonra önerdiğim youtube hesaplarına bir göz gezdirin. Ardından kendinizi bir pazara ya da uygun kumaş satan bir kumaşçıya atın. Son çıkan Burda sayısını alın, ilk başta kendiniz mühendis gibi hissetseniz dünyanın en eğlenceli şeylerinden biri olan kalıp patronunu çıkarın, kumaşın üzerine tutturun ve kesin, sonra dikişiniz elinizden ne kadar gelirse dikmeye bakın. Ben buradan sesleniyorum, başaracağınıza inanıyorum. Unutmayın bu işin sırrı sabrınızda! Sakın ola onu yolun ortasında kaybetmeyin.
mabedyaya (favorim <3)
Continue reading Tüketici Değil, Üretici Olmak - Dikiş Dikmek

16 Temmuz 2019

Feriköy Antika Pazarı


Merhabalar! Bir zamanlar hatta çok eski bir zamanlarda blogumda gezdiğim yerleri de paylaşıyordum. Seneler sonra böyle bir yazı daha yazmak nasip oldu tekrardan. Bloga geri dönme fikri aklıma geldiğinden beri çeşitli yazılar hep aklımın bir köşesinde bekliyor. İki hafta önce gittiğim Antika Pazarı da aralarındaydı ve nihayet laptopun başına oturabildim. Öncelikle ismini pek çok kez instagramdan takip ettiğim kişilerden duymuştum ve yakın bir arkadaşım bu tarz yerlere çok meraklı olduğu için beraber gitme kararı aldık. Yenikapı-Hacıosman metro hattında Osmanbey durağında inerek sorduğunuz her manav, bakkal vb. dükkandan yerini kolayca bulabileceğiniz antika pazarı metrodan indikten sonra on- on beş dakika yürüme mesafesi uzaklığında.
Pazardan içeri girdiğiniz gibi her taraf antika çay takımları, pikaplar, oyuncaklar ve kitaplarla dolu sahaf tezgahlarıyla dolu. Her bir tezgahı başında durup incelemeden geçmedik. Tabii ki ben özellikle kitap tezgahlarını çok dikkatlice gezdim. İlk uğradığım sahaf tezgahında İnce Memed'in Remzikitapevinden çıkan ilk baskılarından biri vardı. Hatta kitabın son satırından sonra "SON" yazıyordu çünkü meğerse Yaşar Kemal aslında sadece ilk kitapla Memed'in öyküsünü bitirmeyi düşünüyormuş başta, sonradan seri olarak devam ettirmiş. Bunu da öğrenmiş oldum o tezgahtaki nazik bayan sayesinde.
Her taraf eski broş, takı ve fincan takımlarıyla doluydu. Annem yanımda olmadığı için fincan takımlarını çok yakından incelemedim. Ama broşlar konusunda çok zarif ceket broşları bazen 50-60 aralığında olabiliyordu. Bir dahaki gittiğimde daha zengin olursam o tarz bir broşu bu sefer satın almak isterim. Onun yerine ben daha uygun ve çok tatlış birkaç broş aldım, taneleri 5 liraydı. 

Ve pazarın kitap okurlar için en güzel yanlarından biri harika bir İngilizce kitap arşivi bulundurması. Her taraf Penguin baskılı klasik kitaplarla doluydu. Gerçekten bayılarak gezdim. Bunun haricinde çok dikkatli incelerseniz giysi tezgahlarında da kendinize yakışacak bir şeyler bulabilirsiniz.
Mesela ben Tom Jones'ın bu kitabını 15 lira gibi cuzi bir miktara satın aldım. Paul Auster'ında bir kitabı vardı fakat onu bir daha gelirsem alırım diye bıraktım. Ayrıca yine sahaf tezgahlarında Türkçe'ye ilk çevrilen klasiklerin baskılarını bulmak da bolca mümkün. Ben şansıma tam da dört cmlik lastiğe ihtiyacım varken tuhafiye malzemeleri satan bir tezgah bile bulabildim. Ayrıca benim en çok bayıldığım şeylerden biri de oyuncak tren setleriydi. Babam oyuncakçı olduğu için küçükken en sevdiğim oyuncağımız kahverengi tren takımıydı. Rayların altına lego parçaları sıkıştırıp trenin zıplamasını keyifle kıkırdayarak izlerdik. Hala tren takımlarına ve lego setlerine karşı asla tükenmeyen bir hayranlığım var. Belki bir dahaki gittiğimde uyguna bulabilirsem almayı çok ama çok isterim.
Mesela bu tarz bir sürü broşla karşılaşıyorsunuz. Ama bu broşlar daha çok Amerikan ve Alman markalı cafelerin, yiyeceklerin amblemlerinden oluşuyor. Ayrıca plak sevdalıları için o kadar çok çeşit mevcuttu ki bir gün oradan bir pikap satın almayı da delice isterdim. Lafın kısası bizim için çok güzel bir pazar sabahı oldu. Erkenden pazarı gezip sonra ünlü Yapı Kredi Bomontiada kısmına geçip orada bir kafede kahve içtik, bolca sohbet ettik. Sizlere de farklı bir gezi olacak Feriköy Antika Pazarı'nı gezmenizi öneririm. Sadece kitap arşivi için bile olsa gidilmeli. Bir sonraki gezi yazımla görüşmek üzere!
Continue reading Feriköy Antika Pazarı

20 Mayıs 2019

,

Film Köşemden Öneriler #5

Game of Thrones'un berbat ötesi final bölümünü henüz sindiremeyen Betül'den selamlar! Son zamanlarda izlediğim filmlerden ufak bir öneri listesi oluşturmak istiyordum ve daha önce de dört adet yazı yazdığım film öneri köşeme bir yenisini eklemeye karar verdim. Önceki listelerimi inceledim de daha çok herkesin bildiği ve beğendiği filmleri önermişim. Bu sefer çoğunuzun adını bile duymadığı, daha uçta kıyıda kalmış muhtemeşem filmleri önermeye çalışacağım. Ayrıca bu filmler belki de benim birkaç sene önce hiçbir şey anlamayıp kenara çekilebileceğim filmlerdi, fakat artık ufkumun da gelişmesiyle birlikte hem kitap hem film olarak bu dallarda bakış açımın biraz daha geniş bir yelpazeye ve beğeni seviyesine sahip olduğunu söyleyebilirim. O halde lafı uzatmadan son zamanlarda izlediğim ve ufkumu açan hatta sınırlarımı oldukça zorlayan birkaç filmi size de önermek istiyorum.

1. Girl (2018)
Belçika - Hollanda ortak yapımı olan bu ödüllü filmimiz erkek bedeniyle doğup bir kadına dönüşme isteğiyle hayatını değiştirecek büyük kararları alan ve en büyük hayali olan dansçılığı gerçekleştirmeye çalışan azimli bir genç kızın hikayesi. Dürüst olmam gerekirse ben filmi önyargılarımı yıkmak için izledim ve gerçekten ağzımın payını aldım. Film tek kelimeyle empatinizi ayağa kaldırıyor. Başrol oyuncusu olan Victor Polster'in oyunculuğu muazzam ötesiydi. İçinde hissettiği her duyguyu, ağzından dökülen her kelimeyi seyirciyi tam anlamıyla muhteşem geçiriyor. Filme baştan sona bayıldım fakat son kısımlarda hiç beklemediğim bir hareket karşısında gözyaşlarına boğuldum. Bana oldukça dokunan bir film oldu. Bence bir başyapıt olarak bile nitelendirilebilir, gerçekten ayakta alkışlamak istedim.
2. Us And Them (2018)
Bir cuma akşamı Netflix'de gezerkene bu filmi gözüme kestirerek izlemeye karar verdim. Oyunculardan da başroldeki kızımızı Alıç Ağacının Altında filminden tanıdığım için gözüm kapalı izlemeye başladım. Öncelikle çok uzun bir film, iki saati aşan bir süresi vardı fakat ben filmde gerçekten zerre sıkılmadım. Filmde karakterleri iki ayrı zaman diliminde görüyoruz. Bir yandan geçmişteki halleri ki o zamanları renkli izlerken, şimdiki hallerini siyah beyaz bir görüntüyle izliyoruz. Çok iyi arkadaş olarak başladıkları ilişkilerine zamanla birbirlerine aşık olarak, her daim aynı yolda yürümeye çalışarak devam etmeye çalışan iki gencin hem ailevi olaylarını, hem birbirlerine hislerini hem de pişmanlıklarını en derinden izliyoruz ve hissediyoruz. Bana sorarsanız Çin sinemasındaki en iyi romantik-dram türünde izlediğim filmdi. Filmin sonunda ben yine gözlerimden yaşları tutamadım çünkü uzun bir süre kesintisiz izledim ve açıkçası romantik olmasına rağmen çok dikkatli izledim ve anlamadan filme çok bağlandım. Bitişine doğru film yavaş yavaş sona erirken ben de yavaş yavaş ağlamaya devam ettim. Gerçekten çok güzel bir romantik-dram filmiydi. Kesinlikle önerilerim arasında..

3. Dogthooth (2009)
Evet, sırada bir tık daha sınırları zorlayacak bir film var. Köpek Dişi filmini ben senelerdir izlemek istiyordum ama asla cesaret edemiyordum. Bir şekilde filmden sürekli olumsuz bir tepkime alıp kendimi uzak tuttum. İyi ki öyle yapmışım yoksa filmi ilk indirdiğimde izleseydim filme yazık etmiş olacağımı düşünüyorum. Yunan sinemasından ilk filmim olabilir ve bu filmi Yunan sınırına çok yakın bir yerde bulunurken izlemem de ayrı bir tezattı.. Filmi genel olarak rahatsız edici irrite hisleriyle izliyorsunuz ama bir yandan da oluşturulan düzen sayesinde ağzınız açık kalıyor. Sonunda insanın doğası yine ortaya çıkıyor ve ben böylece filme gerçekten hayran kalıyorum. Çok derin incelemelerini okuduğumda filmi çok daha beğendim. Sizlere sınırlarınızı zorlatacak ve yaşadığımız dünyadaki kuralları sorgulatacak bu film için çok keyifli olmasa da iyi seyirler dilerim..
4. I Killed My Mother (2009)
Bu listede sizi iki tane Xavier Dolan filmi bekliyor çünkü diğer filmini de başka bir liste yazana kadar bekletemem. İlk defa Mommy filmiyle tanıştığım sonrasında Tom Çiftlikte filmiyle gitgide hayran kaldığım muhteşem çocuk Dolan'dan kendisine ait ilk yapımlardan birini izleyebildim. Yine senaryoyu kendi yazıyor ve yönetiyor. Bize de oradan oraya savrulan hislerle izlemek kalıyor. Mommy'den tanıdığımız başrol oyuncusunu da koluna takmış seyrine doyum olmaz bir dram filmi çekmiş. Ergenlik dönemizi çoktan atlatmış olabilirsiniz ama sonuçta hepimiz bir ebeveyn adayıyız. Bu filmi bence ebeveyn olmak isteyen herkesin izlemesi gerekir ve tabii sinema severlerin hemen üzerine atlaması..
5. Tokyo Godfathers (2003)
Son yıllarda daha çok üzerinde durduğum anime manga sevdamdan sizlere nacizane bir öneride bulunmak istedim. Benim dolanıp durduğum imdb öneri listelerinde hep önüme çıkan ama hep ertelediğim bir yapımdı. Nihayet izlediğimdeyse sahneleri tekrar tekrar izlediğim için filmi bir seferde iki kere izlemiş kadar oldum. Sıcacık bir hikayeye, harika bir mizah anlayışına ve muhtemeşem karakterlere sahip bu animasyonu bence şimdiye kadar izlemeyen herkes farkında olmadan pişman.. Daha fazla uzatmadan kesinlikle önerimdir. Sanırım yakın zamanda tekrar izleyeceğim. Bazı sahnelerini hatırladım da şu anda çok canım çekti izlemek :)
6. Juste La Fin Du Monde (2016)
Bu filmi ben ilk çıktığı zaman hakkında hangi yoruma rastladım, hiçbir fikrim yok ama bir şekilde indirdim, hatta indirme tamamlanınca şöyle bir göz gezdirdim fakat filmi açıp baştan sona izlemedim. Hatta sonradan filmi hangi akla hizmetse sildim. Son zamanlarda birkaç kez karşıma çıkmaya başladı, önce o indirip sildiğim film olduğunu hatırlamadım. Hatta ben filmi izlemeye karar verdiğimde Xavier Dolan'ın filmi olduğuna bile dikkat etmemiştim. Her neyse bir gece yarısı filmi izlemeye başladım, ufak da bir beklentim var. Herkes son sahnenin çok dram yüklü olduğundan bahsetmiş yorumlarda. Böylece ben de güzel bir merak duygusuyla izlemeye devam ettim. Daha yarıya gelmeden filme tutuldum tabii ki. Ailedeki çarpık, soğuk ilişkinin sadece sözlerden değil, bakışlarla bile içinize aktığını söyleyebilirim. Filmde Lea Seydoux'un karakterini kendimle çok fazla özdeştirdim. Her şeye hızlı parlaması, sonra çabuk affetmesi tıpkı beni yansıtıyordu. Böyle olunca bu kıza ne zaman bir şeyler dokunsa zoruna gitse bana da bir şeyler olmaya başladı. Film baştan sona benim için bir başyapıttı. Bu abartıyı dile getiriyorum çünkü filmi bitirdikten sonra duygulandığım duygulanmadığım sahneleri tekrar tekrar izledim ve bir aile dramının bundan daha iyi aktarılamayacağını düşünmeye başladım. Filmin sonlarına yaklaşmadan bendeki beğeni arşa çıkmıştı zaten, final sahnesine geldiğimizde kendimi tutamadım. Bıraksalar hıçkıra hıçkıra ağlayacaktım. Yalnızca bir veda sahnesiydi, ama karakterlerin gözlerinden okunan o hüzün, kesik kesik konuşmalar beni mahvetti. Film bitti ve ben uzun bir süre ost parçalarını dinleyerek ağlamaya devam ettim. Film tam anlamıyla kalbime çok ince ama iğne gibi batan bir dokunuş yaptı. Filmi izlerken Xavier Dolan'dan bir şeyler izlediğinizi en iyi şarkıların kullanımından anlıyorsunuz. Hele son sahnedeki zeminin üzerindeki kuşun göğüs çırpınışları meğer orijinal şarkıda olan bir sesmiş. Sen orijinal ost parçasını değiştirme, öyle anlam dolu bir kuş sahnesi koy. Bu zekayı alnından öpmek istiyorum. Dolan'ın sıradaki filmi The Death and Life of John F. Donovan filmini ne kadar merak ettiğimi keşke bir bilseniz.. Son olarak izlemeyen çok şey kaçırır. Seneler sonra hafızamdan film yavaş yavaş silineceği için tekrar aynı hislerle izleyecek olmaktan büyük kıvanç duyacağım..

7. Bir Zamanlar Anadolu'da (2011)
Evet, sizler için belki de çok bilindik ama benim için sinemaya bakış açımı değiştirmemde en büyük payı olan yönetmenlerden biri Nuri Bilge Ceylan. Sinemasına ilk olarak geçen yaz izlediğim Ahlat Ağacı filmiyle atıldım, sonrasında Kış Uykusu'nu izleyerek hayran kaldım ve en son da Bir Zamanlar Anadolu'da filmiyle beğenimin büyüklüğü günden güne artıyor adeta.. Kitap zevkimi değiştiren, geliştiren bazı kitaplar varsa film zevkimi de geliştiren bir film olarak Ahlat Ağacı'nı ve yönetmenin diğer filmlerini söyleyebilirim. Eğer hala izlemediyseniz ve en ufak bir önyargınız bile varsa gerçekten bu ülkeyi en güzel şekilde temsil eden ve insanını bu kadar çeşitli ve çıplaklığıyla gösteren filmlerinin hepsini ağzım açık bayılarak izledim. Adeta bir el sanki ruhumu okşuyordu izlerken. Rica ederim izleyiniz..



8. Ce Que Le Jour Doit A La Nuit (2012)
Filmi izleyeli biraz oluyor o yüzden hakkında çok net bir şeyler yazamayacak olsam da yine bir şekilde adını sanını bulduğum ve merak edip izlediğim bir film olmuştu. Torrent izlemenin gafletine düşerek sanırım Farsça dublaj izlemiştim fakat bu dublaj o kadar iyiydi ki uzun süre sanki aslında Fransızca konuşmuyorlarmış gibi filmi izlemeye devam etmiştim. Gerçekten farklı bir öyküsü, çok güzel bir işlenişi ve harika bir final sahnesine sahip aklımda yerini edinen romantik-dram türünde bir Fransız filmi oldu. Özellikle bana kazandırdığı Idir - A Vava Inouva parçası sağolsun o bile yeter. Farklı bir film arayanlar için güzel bir tavsiye olduğunu düşünerek bu listenin kıyı köşesine sıkıştırmak istedim.

9. Manbiki Kazoku (2013)
Arakçılar ismiyle Türkiye'de vizyona giren ve Cannes ödüllü bu Japon filmini afişiyle hemen gözüme kestirmiştim. Hatta şöyle olmuştu ki; tam da Roma filmini izledikten sonra sinemalar.com sitesinde vizyondaki filmler arasında görmüştüm. Roma filminin afişi kumsalda geçiyor, Arakçılar'ın da afişini kumsal temalı görünce hemen izlemek istemiştim. uzun süre film nete düşmedi tabii ki ama ben hep aklımın bir köşesinde bekletiyordum ve nihayet izleyebildim. Aslında çok sıradan yaşıyormuş gibi görünen Japon bir ailenin etrafında şekillenen filmde sokakta buldukları sahipsiz küçük bir kızı genellikle çalarak geçindirdikleri ailelerine katmalarına tanıklık ediyoruz. Bu süreçte ailenin küçük kızı benimsemesi, küçük kızın üvey abisinden bakkallardan bir şeyler çalmaya dair taktikleri öğrenmesi ve büyükanneden diğer aile fertlerine kadar yaşamlarını izlerken bir zaman sonra ailenin asıl iç yüzü ortaya çıkıyor. Aslında çok da masum olmayan aile üyelerinin geçmişleri ve şu anda kurdukları ailenin alt yapısı ortaya çıkınca ipler kopuyor. Aile kavramını, iyi bir ebeveyn olmayı sorgulatan ve bunu gerçekten çizgisi farklı karakterler üzerinden anlatan bir filmdi. Filmde Japon dünyasının kadınların açısından iş sektörüne de ne yazık ki şahit oluyoruz. Japon kültürüne sevdalı biri olarak elbette bayılarak izledim. Sizlere de de kesin önerimdir.


10. Kosmos (2009)
Nuri Bilge Ceylan'ın filmlerinden sonra elbette Türk yönetmenlere daha çok yer vermem gerektiğini düşünerek kendime ufak çaplı bir liste oluşturdum. Tabii ki bu listede daha önce adını ve filmlerini duyduğum fakat izlemeyi hiç düşünmediğim Reha Erdem de vardı. Kosmos filmini ben büyük beklentilerle izlemeye başladım ve yorumlarına baktığımda herkesin kesin fikirler yürütemediğini gördüm. Herkes tarafından onaylanacak belli başlı sahnelere yer verilmediğini anladım. Ama kendime ve sinema izleyiciliğime güvenerek filmi izlemeye devam ettim fakat benim de diğer herkes gibi "ya şu kesin bu anlama geliyordur" şeklinde yargılarım olmadı. Hatta öyle bir film ki Kosmos sahneleri bittiğinde ve sıradan bizim gibi insanların konuşmalarına rastladığımda içim rahatlıyordu. Çünkü Kosmos kendi aleminde, her sözünün arkasında derin bir mana barındırdığı bariz, karşılaştığım en kendine has karakterlerden biriydi. Baktığım yorumlarda herkes filmdeki hayvan sahnelerin neden konduğunu merak etmiş. Ben şu şekilde yorumladım; Kosmos'un da dediği gibi insanların da hayvanlardan farkı yok aslında.. Ee tabi bu filmin kadrosu da insanlardan oluşuyor, böyle olunca bence yönetmen en az insanlar kadar hayvanları da göstermek istemiş. Bu yüzden o güzel gözleriyle bize bakan ineklerin olduğu sahneleri bolca görebildik diye düşünüyorum. Filmi genel olarak çok mu beğendim diye sorarsanız kesin bir şey diyemem ama bir yerlerde bana bir şeyler kattığını düşünüyorum. Nuri Bilge Ceylan'ın sessiz ama bir şekilde anlatmak istediğini belli eden sinemasının yanında Reha Erdem'in sineması tahmin ettiğimden çok daha uç noktalardaydı. Farklı bir bakış açısı için size de filmi öneririm.

11. Border (2019)
Son sıraya bu listede izlenmesi en zor filmi sakladım. Belki listeye sonuna kadar göz gezdirmeyenler hiç göremeyecek bile.. Norveç yapımı bu filmi sanırım Girl filmini izledikten sonra ödüllü filmlere göz gezdirirken buldum. Filmleri izlemeden önce fragmanlarını izlemediğim için ve konusunu da baştan savma okuyunca pek fikrim olmadan filmi açtım. Ama böyle gecenin bir yarısı, tabii ben normal bir film sanıyorum. Meğerse filmde troller başrolde, ben bunları görünce bir tırs, çünkü pat diye karşıma çıktı. Tabii o gecenin sessizliğiyle biraz fazla etkilenerek filmi "bu ne be" deyip sinirle silip geri yattım. Hatta geri dönüşümden de sildim. Sonra sabah güneşiyle filmi biraz araştırdım, fragmanını falan izledim. Hakkında çok da iyi yorumlar var ve normalde asla izlemeyeceğim bir film. Akşam vakti gelmeden filmi tekrar indirdim ve oturup izledim. Hakkında okuduğum yorumlar kadarıyla epey rahatsız edici sahnesi olduğunu biliyordum ve kendimi biraz zorlamak istedim. Ama bir ara elimle laptopun ekranını kapadığım oldu. Filmi şu açılardan beğendim ki ana trol karakterin iç dünyasını anladığınız zaman insan kendi doğasını sorgulamaya başlıyor. Benim sorgum şöyle oldu ki; eğer masum bir insan kadar normal bir yaratıksa neden sırf normal insan statüsünden bir tık daha çirkin diye insanları sınıflandırıyoruz ki? Zaten filmde de görebilirsiniz ki başroldeki trol karakterin gayet sizin bizim gibi bir hayatı var ve insanların da bazıları ona öyle davranıyor. Diğer yandan filmde etkilendiğim sahneler de oldu. Aslında kendinden başka her şeyi küçümseyen insanoğlunun da nasıl şeytan kadar kötü olabileceğini yine gözler önüne seriyor. Oldukça tüyler ürpertici, irrite edici sahne sizi bekliyor. Ama Cannes da tam bu nokta üzerinden ödül vermiş ya filme; "Belirli Bir Bakış" ödülü. Biraz araştırınca gördüm ki daha önce film önerilerimde de bahsettiğim White God filmi de bu adaylıkta ödül almış. Border'i pek izlemesi keyifli sayılmaz ama siz yine de bir şans vermeye çalışın. İyi seyirler dilerim..


Continue reading Film Köşemden Öneriler #5

15 Mayıs 2019

Ufak Bir İç Döküş...

Evet, bir zamanlar bu blogda içinden geçen her şeyi, hayatından parçaları yayımlayan, okuduğu kitapları, filmleri, dinlediği müzikleri her şeyi aktif bir şekilde yorumlayan bir Betülcük vardı. Sonrasında bir şekilde kitapları yorumladığım instagram hesabım internette en çok vakit ayırdığım mecra oldu. Aslında kitap hesabına vakit ayırmayı kısmaya çalıştım ve böylece sosyal medyadan biraz elimi ayağımı çekerek bloguma ayırdığım vakti de geri çekmeye çalıştım. Buna pişman mıyım?Evet, gerçekten biraz pişmanım çünkü ben bloggerda aktif olmayı bırakırken zaten çok az kişi vardı burada. Artık eski bloggerlardan kim kaldı ki gerçekten? Bu bakış açısından bakınca instagram tam anlamıyla bir canavar gibi.. Aslında böyle bir yazı yazmak hiç aklımda yoktu hatta beş dakika içinde karar verip laptopun başına oturdum cidden. Peki neyi içimden dökmek istiyorum, neyle bu kadar doluyum? Bu sene geçen yazki Betülle şu an bu masanın başında oturan kişi kesinlikle aynı kişi değil. Bir sene içerisinde kafa yapım nasıl bu kadar değişti, kendimi bazı yönlerden nasıl bu kadar geliştirdim, nasıl bu kadar geniş bir bakış açısı yelpazesine sahip oldum kendime sorduğumda tüm cevapları bulabiliyorum. Meğerse 21 yaşımın sonları kendimi bulacağım bir yaşmış benim için.

Aslında her şey benim üniversite hedefimle başladı. Ama bu hedefi oluşturan şeyler kendimi geliştirmeyi istememden ziyade etrafımdaki insanların saçma sapan tavırları yüzünden oldu. Bu ülkede ön yargılar o kadar ağır ki bunu değiştirmeyi başarmaya ufak bir adımla denemeye çalışsanız da hep tökezliyorsunuz. Yeni bir ortama girildiğinde yanınızdaki kişi kendini şu üniversite okuyorum diye tanıtıp size gelindiğinde kendinizi en bariz tanıtabileceğiniz şey "özel dikim terziliği yapıyorum" olduğunda karşınızdaki insanın bakışı da küçümser oluyor. Ama aslında bazen yanımda oturan kızın benden o kadar farkı oluyor ki.. buna zamanla gözlemleyebiliyorum. Ben kendimi tanıtırken şöyle bir kitap hesabım var, aslında bir yabancı dilim daha var, ya da şöyle hobilerim var diye anlatamıyorum. Ki elimde olsa bile anlatmam. Bazı arkadaşlarım benim hala İngilizcemin gerçekten iyi olduğunu bilmiyor ki bu ülkede gerçekten ikinci dil küçümsenmemeli çünkü yerinde seken bir ülke sayılırız, bazı sanat kurslarında kitap hesabımı öğrenenler şaşırıyorlar. Ben de anladım ki bu ülkede üniversite okumadan kendimi hissettiğim konuma asla getiremeyeceğim. Çünkü gerçekten okumayan insanın değerinin olmadığı bir ülkedeyiz. İnsanlar okumadan meslek sahibi olduklarında da taşlanıyor, okumayı seçmek yerine başka ilgi alanlarına yöneldiğinde de küçümseniyor. Ben de bu duruma baş eğmek zorunda kaldım. Eğer kendimi o gelişmişlik seviyesinde hissediyorsam ama etrafıma bunu kanıtlayamıyorsam okumak zorundayım dedim. Bu yüzden ben de geç değil diyerek bu hedefi kendime koydum. Ha sorarsanız milletin görüşleri mi seni bu kadar etkiledi diye evet bir yandan öyle çünkü şuan düşünüyorum da bu kadar donanımlıyım ama dünyaya benden daha az meraklı insanların ceplerinde diploma var. İtiraf etmek gerekirse bu durum canımı yakıyor, kendime daha ağır yüklenmemi sağlıyor. Diğer yandan benim hep bir üniversite hayalim vardı. Sonunda bunu başarabilmek için adım atmış oldum.

Çok fazla detaya girmek istemiyorum ama bu hedefi koymak öyle çok kolay olmadı. Hem de hiç kolay olmadı. Ailem zaten bir mesleğim olduğu konusunda beni ikna etmeye çalıştı. Evet, dikiş dikmek gerçekten bilekte altın bilezik. Ama ben senelerimi evde kitap okuyup, kurstan kursa koşup, bir yandan müşteri beklemekle geçirmek istemiyorum. Her neyse hedefimden ben pes etmedim. Gittiğim gelinlik tasarım kursunu bırakmak zorunda kaldım, dershaneye yazıldım. Ne okumak istediğime karar verip dikim ve tasarıma olan merak ve yeteneğimden ötürü güzel sanatlar fakültesine karar verdim. Bu sefer önüme başka bir taş takıldı. Tekstil okumak istiyorsam yetenek sınavına hazırlanmak zorunda olduğumu kabullendim. Böylece yetenek sınavına hazırlık kursuna başladım, dershaneyi bıraktım ve üniversite sınavına kendim çalışmaya başladım. Benim meslek olarak amacım başından beri kendi giyim markamı oluşturup bir atölye açabilmek. Belki inşallah okula başlarsam okulun ortasında bile bu işi bir yandan götürebilirim. İşler şuan nasıl gidiyor diye sorarsanız, istediğiniz kadar hocanın çizdiği resimleri izleyin. Kendiniz oturup eliniz kopana kadar çizmedikçe o figürler beyninize yerleşmiyor. Eğer tabii gerçekten bu işte ciddi yeteneğiniz yoksa. Çünkü benim için resim aslında tekstil bölümü için bir basamak..

Bugünlerde pek sağlıklı bir ruh halinde olduğum söylenemez. Ama bir şekilde çalışmaya devam ediyorum. Yaz geldiğinde bu sınavlar için başka şeylerden feragat etmem de gerekecek. Ailem tatil yaparken ben muhtemelen sabah dokuz akşam dokuz atölyede olacağım. Bu sene bu üniversite sınavı karmaşısında bile araya ehliyet almayı koyabildim. Ayrıca dört senelik bir özel tezhip kursunun ilk senesini başarıyla tamamlamak üzereyim. Peki yazımın başında bahsettiğim kendimi geliştirdiğim şeyler neler? Geçen sene yaz tatilindeki bakış açımla şu ankinin bir olmadığını biliyorum. Bu aslında bir anlamda yaşadığım hayatın farkına varmak gibi bir şey. Gözlerimin biraz kapalı olduğunu düşünüyorum, ya da büyüdüğüm tarz sayesinde karşı tarafa sadece belirli bir saygı çerçevesi içinde baktığımı düşünüyorum. Lise eğitimini örgün görmenin aslında kendini bilen genç bireyler için aslında asla hafife alınmaması gereken bir şey olduğunu biliyorum. Hiçbir siyasi idolojinin körü körüne savunulmaması gerektiğini biliyorum. Bu hayattan ne istediğimi biliyorum. Yeni bir şeyler öğrenmekten asla pes etmeyeceğimi biliyorum. Tezhip sanatında eser vermek ve ileride en azından bir kere de olsa sergi açmak istediğimi ve bunu gerçekten istersem başarabileceğimi biliyorum, üniversitede öğrenmek istediğim şeyi biliyorum, belki kaleme alıp yayınlacağım bir kitap, daha önümde gezilecek çok yer, okuyacak çok kitap, giydireceğim çok insan, saygı duyacağım ve empati duygumun kabaracağı bir çok insanla tanışacağımı biliyorum, dikiş dikmeyi basit gören insanları bu dar görüşleri yüzünden hep karşı çıkacağımı biliyorum, mutfakta bir şeyler yapmaktan hep zevk duyacağımı, çilekleri üzerine dizdiğim bir tarta sanat eseri muamelesi yapacağımı biliyorum, aslında pek de harika bir ülkede yaşamadığımızı ve günden güne daha kötü duruma geldiğimizi biliyorum, izlediğim filmlerle ilgili de bakış açımın değiştiğini biliyorum, insanları artık daha iyi gözlemlediğimi biliyorum, bilinçsiz bir sosyal medya kullanıcı olmadığımı düşünüyorum, daha bir çok dil öğrenmek istediğimi ve bunlar için de kendimle cebelleşeceğimi biliyorum. Kendimle en çok gurur duyduğum şeyin özgüvenli duruşum olduğunu biliyorum. Bu kadar çok şeyin farkına varmanın insana bazı yerlerden yaralayacağını biliyorum. Kafa yapıma göre birini bulmamın zor olabileceğini biliyorum. Kendimi bu kadar geliştirirken dini yönden gerilediğimi bu yüzden kesinlikle baştan sona tefsir dersi almak istediğimi biliyorum. Ama herkes gibi bilmediğim hakkında atıp tutmaktansa İncil'i bile orijinal dilinde okumayı istediğimi biliyorum. Zaten etrafım kendi görüşümü savunan insanlarla doluyken, bir de diğer tarafın benim görüşüme nasıl baktığını bilmenin insana çok şey kattığını biliyorum. Ne kadar bilmiş bir kız oldum ya..

Sonuç olarak kendimi bulduğum bu zaman dilimini kelimelere dökmek istedim. Açıkçası artık sadece boş muhabbet ettiğim arkadaşlarımdan biraz uzaklaşmaya çalışıyorum. Etrafımdaki hep olmasını istediğim arkadaşlarıma önerilerde bulunuyorum. Bol bol kitap okumalarını hatta daha geniş yelpazeli bakış açıları için distopik klasikleri okumalarını, insanın yaşadığımız dünyaya dair en çok bilgi edinip kendimizi geliştirecebileceğimiz coğrafyaya ilgi göstermelerini, dünya olaylarını takip etmelerini, sadece kendi savundukları görüşün insanlarını değil, diğer tarafı da takip etmelerini, farklı görüşlere empatiyle karşılaşmalarını, gereksiz insana hiçbir şey katmayan saçma sapan insanların ünlü olmasına meşale tutmamalarını öneriyorum. Ama istediğiniz kadar kitap okuyun, istediğiniz kadar film izleyin, istediğiniz kadar okul bitirin. Bize insan olmayı, düzgün bir birey olmayı, etrafındaki dünyanın farkına varmanda öncü olan, karakterinin oluşmasında, empati duygunun gelişmesinde en büyük nimetin kesinlikle AİLE olduğunu biliyorum. Her ne kadar benim ailem üniversite konusunda çekingelere sahip olsa da fark ediyorum ki bizi öyle farkındalıklı yetiştirmişler ki etrafımdaki diğer ailelerle karşılaştırdığımda (bizdeki diğer örneklerin kötü olması da bir sebep ki) kendiminkine şükrediyorum. Hani çok küçük gördüğümüz hayvan sevgisi, büyüklere saygı, anne babaya saygı ve sevgi, inancın doğrultusunda hangi sınırı geçmemen gerektiği, bu inancı manipüle etmemen gerektiği, yaşadığın yere saygı ve sevgi gösterme kavramları var ya aslında insanı insan yapan en nice şeyler bunlar. İşte bunları bilerek yetiştiğinde karakterin oluşuyor ve kendini nelerden törpülemen gerektiğini, o çok ince kalite çizgisinde nerede yürüyeceğini biliyorsun. Umarım bu yazım size en azından ufacık bir şey katmıştır da değerli vaktiniz boşa gitmemiştir. En yakın zamanda da eski zevkime göre ters düşen bir kaç film önerisi yapacağım. Görüşmek üzere..

Continue reading Ufak Bir İç Döküş...

21 Ağustos 2017

Bunca Zaman Nerelerdeyim, Bu Sene Neler Yapıyorum?

Az önce bu sıralar zar zor kendime ayırdığım vakti nihayet kitap okuyarak geçirdiğim rahat zaman diliminde muhtemelen kitabın da çok ilgi çekici olmadığından dolayı kafamda düşünceler dolanıyordu. Sonrasında blogumda "benden nameler" kısmında yazdıklarımı beğenen bir arkadaşımla yakın zamanda görüşeceğimi hatırlayarak en son görüştüğümüzde bu tarz yazılara devam edeceğimi söylediğimi anımsadım. Birkaç kere daha aklıma gelse de bu sefer elimdeki kitabı bırakıp laptopu kucakladım. Sorsanız ne laptop.. benim biricik göz ağrım, biriciğim, canımın içi son günlerde can çekişiyor, yeni şarj aleti için yalvarıyor kendince. Her neyse öncelikle bunca zamandır şayet beni kitap hesabım haricinde önceden de buradan takip edip yazılarımı okuyanlardan, hayatımdan paylaştığım kesitleri görmekten keyif alanlardan ufak bir özür diliyorum çünkü tüm bunlar kitap hesabımın suçu aslında. İyi ki öyle bir hesap açmışım çünkü dünya güzeli insanlarla tanıştım ama bir yandan da buradan kişisel hayatımla yaptığım paylaşımlar çok okuyan dar insanların ağzını yormaya başladı. Bir süre ne okuduğum, ne yaptığıma dair o kadar saçma sorular aldım ki "aman kimine" diyerek "bu ay neler yaptım" yazılarımı blogumdan yazmaya son verdim. Belki de ara vermişimdir, tekrar heveslenirsem yazmaya devam edebilirim. Fakat bir yerden sonra ay sonu yazılarımın da keyif veren bir tattan ziyade sorumluluğa dönüp laptopun başına beni zorla geçirmesiyle birlikte eski aldığım zevki alamıyordum. Her neyse en son kasımda neler yaptığımı yazmışım.. Kasım neydi ki onca karmaşık ayın içinden. Ortadan dalıyorum izninizle... İstediğim meslekte bana yardımcı olmayacağına kesin olarak karar vererek stilistlik derslerimi ikinci dönemde yarıda bıraktım. Dikiş derslerimi sonuna kadar aşırı nadir devamsızlık yaparak büyük başarıyla tamamladım. Geçen senenin başında istediğin modeli kendine dikebilecek misiniz diye sorsaydınız tereddüt edebilirdim ama şu anda sadece kendime değil, yakınlarıma da dikmeye başladım. Ders sürecinden, öğrenme aşamalarından ve "mükemmel" ders hocamla dikiş eğitimime kattıklarımı boş verin. Sabrımı, enerjimi hakkıyla yedi bitirdi ama ben kazandım sonuçta!

Her neyse geçen seneyi geride bırakıyoruz ve bu seneye dönüyoruz. Geçen sene temmuzda dikiş derslerim bittiğinde sonraki sene kesinlikle dikişe gitmeyi düşünmüyordum. En azından haftanın üç tam gününü alacak tarzda geniş bir sürece katılmak aklımın ucundan geçmiyordu. Çünkü kendi hocamdan ağzım yandığı için sıradakilere başarılar dileyerek bir seneyle dikiş derslerime nokta koyacaktım. Hatta seneye de aynı hocaya gitmeyi düşünen arkadaşlarımı baştan çıkarıp onları da bu sene yollamadım. Geçen sene ikinci döneme henüz yeni geçmişken aklımda kalıcı olarak filizlenen tek sabit düşünce seneye aşçılık eğitimi alacağımdı. İsmek'in Mutfak Okulları'ndan Davutpaşa Kampüsü'nde geçen sene açılanı gözüme kestirmiştim. Tüm yaz boyunca herkese seneye aşçılığa ve profesyonel pastacılağa gideceğim diye hava atıp, aylarca her sabah saat yedi buçukta uyanıp hazırlanıp metroya atladığım, kış boyunca renk renk diktiğim kabanları, etekleri, elbiseleri sergileyeceğim ders dönemini düşünürken içimde kuşlar kanat çırpıyordu. Böyle güzel hayaller içimi doldururken iki hafta önce laptopun başında kayıtları kaçırdığımı idrak ederek, her girdiğim aşçılık kurs biriminin dolu olduğunu görerek elime yeni bir peçete aldım. Sanırım henüz ömrümde geçirdiğim en uzun akşamlardan biriydi. Anneme dert yanarken "tüm sene ne yapacağım" diye ağlayıp duruyordum. Ne olur ne olmaz diye geçen sene yanlışlıkla yerine stilistliğe gittiğim modalistliğe kaydımı altın harflerle yaptırdım. Daha sonrasında annemin de havaya sokmasıyla bildiğimiz en profesyonel terzinin yanında üç gün staja girmeye karar verdim. O da kendine bir yardımcı arıyordu ve bu sayede tencere kapağını buldu. Anlayacağınız bu sene haftanın ilk üç günü staja, kalan iki gününü de modalistlikte geçiriyorum. Ağustosta tatilde olabilirsiniz ama bendeniz Betül son tatil ayımı koşuşturmaktan anlamadan geçirdim bile. Ayrıca bu sene sınava girip seneye açıktan başlamak için sosyoloji seçmeyi düşünüyorum. Sinema ve televizyon bölümünün de açık öğretime katıldığını duyduğumdan beri ona karşı daha çok gıdıklanıyorum ama annemler o bölüme pek hevesli değiller. Sinema ve televizyonu dışarıdan okumanın bile benim için ne kadar güzel bir şey olabileceğini az çok tahmin edebiliyorsunuzdur. Bu saydıklarımın dışında bu sene inşAllah sonunda ehliyet kursuna yazılacağım ve yavaştan babamın arabasına göz dikmeye başlayacağım. Yalnız önümüzdeki seneler içinde yapmayı düşündüğüm şeyleri düşünürken bile aklıma metro kullanmaya devam eden bir Betül canlanıyor. Özellikle Üsküdar tarafında olan ders birimlerine olan aşkım sönmezse araba kapıda olduğu halde yine marmarayın yolunu tutarım diye tahmin ediyorum. Ha unutmadan terzide staja başlamamın nedeni dikişte daha profesyonelleşmeyi ve inceliklere daha çok kafa yormayı detaylı bir şekilde öğrenmek için çünkü bu cümlemden anlayacağınız kadarıyla harika "dikiş hocam" sayesinde öğrendiklerimin bir yarısı kadar diğer yarısı yığınla beni bekliyor. Dikişi geliştireceğim ve artık temiz dikişe daha çok önem vermeye başladığım için de yavaştan özel dikime başlıyorum. Önce tanıdıklarıma dikmeye başlıyorum diyeceğim ki başladım bile. Daha dün kuzenime mis gibi bir elbise diktim ve bir gün canınız isterse de dikiş öğrenirseniz göreceksiniz ki zamanla karşılığı olmadan dikiş dikmek insana durup durup kendini "saf" gibi hissettiriyor. Çok sevdiğiniz bir dostunuz için bir kerelik sırf karşınızdakinin mutluluğu için dikme hevesiniz oluyor. İlk başladığımda en yakın kuzenlerime birer tane hediye diktim mesela. Ama sonrasında karşılıksız olmuyor, bu yüzden ben de bu işte yeni olduğum için yavaştan karşılığını alarak dikmeye başladım. Sıradaki dikeceklerim teyzeme bayrama kadar yedi parça giysi ve yakın arkadaşlarımdan birine abaya. Böyle olunca akşam olmaya yakın eve vardıktan sonra başımı yastığa dayayıp kitap okumak isterken kendimi kumaş keserken buluyorum. Anlayacağınız henüz bir düzen oturtturamadım. Bir daha ki ay stajım olmadığı için bu ayın açığını kapatarak bol bol kitap okuyacağım, tabii kuzenlerime sıradaki düğün için kendimce abiye dikmezsem. Neyse bakın böyle konuşunca susasım gelmiyor. Buraya kadar okuduysanız görüyorsunuz ki beni çok dolu bir yıl bekliyor. Geçen sene yaza doğru dikişi meslek edinmek konusunda ağır şüphelerim vardı çünkü kendine dikmekle, parayla birine dikmenin arasında çok fark var ve özgüvensizliğim uzun zaman sonra merhaba diyerek bu konuda beni şüpheye boğmuştu. Bu sene aşçılığa gitseydim muhtemelen bu düşüncem devam edecekti ama bu sene gittiğim stajla birlikte, modalitstlik eklenince yavaştan bakıyorum da havaya giriyorum. Bu senenin sonunda dikişi meslek edinip edinmeyeceğime şahit olacağız. Bu arada modalistlik ne demek diye merak edersiniz? Hani internette bir kaban görürsünüz ya, işte iki ders döneminin sonunda o gördüğünüz kabanın kalıbını kağıda dökebiliyorsunuz. Dikiş dikmeyi de biliyorsanız bir bakıyorsunuz o resimdeki kaban üzerinizde. Yani modalistlik için çok heyecanlıyım. Geçen sene dikişten iki dostumla birlikte olacağım için ayrı mutluyum. Güzel, dopdolu, hevesli olduğum bir sene beni bekliyor. Umarım bir iki ayda bir eskisi gibi özetler geçerek ruh halimi buraya dökerim. Unutmadan Gökçeada tatilimizden İstanbul'a döndüğümüz gibi diyete girdim. Bir daha ki ay umarım platese başlayacağım. Diyette olduğum ve tatlıya son birkaç senede çok düşkün olduğum için pek hoş olmayan bir modla geziniyorum arada. Bende anlatılacaklar bitmez. Sağlıcakla kalın.
Continue reading Bunca Zaman Nerelerdeyim, Bu Sene Neler Yapıyorum?

19 Temmuz 2017

,

Çocukluğun Sonu - Arthur C. Clarke | Kitap Yorumu

Kitap Adı: Çocukluğun Sonu
Orijinal Adı: Chilhood's End
Yazar: Arthur C. Clarke
Yayınevi: İthaki
Sayfa Sayısı: 256
Goodreads Puanı: 4,09/5
Benim Puanım: 5/5
Arka Sayfa;
Bilinmeyenin korkusu, geçmişten değil de gelecekten kalma bir hatıra olabilir mi?
1953’te yayımlanan Çocukluğun Sonu, Arthur C. Clarke’ın bir bilimkurgu yazarı olarak tanınmasını sağlayan, yirminci yüzyıla damga vuran önemli romanlardan biri. 2015’te televizyona uyarlanarak dizi haline getirilen ve bilimkurgu takipçileri için yeniden gündeme gelen bu eserin gücü, insanlığın geleceğine dair en özgün ve düşündürücü yorumlardan birini sergilemesinde gizli.
Dünya üzerindeki uygarlığımızın kaderini, insan neslinin akıbetini irdeleyen Çocukluğun Sonu, ters köşeye yatıran bir “öteki” anlatısı, farklı bir uzaylı istilası öyküsü, ütopya ve distopya arasındaki ince çizgiye dair, kalın harflerle tarihe geçen bir bilimkurgu klasiği…

Bilimkurgu Klasikleri dizisinden okuduğum ikinci kitap oldu. Açıkçası bilim kurgu türünün bana pek hitap etmediği kanısına varalı çok olmuştu. En azından benim için sürekli okuyacak kadar zevk aldığım bir tür değil. Hem okuması normale göre daha fazla vaktimi alıyor hem de işin içinden çıkmak zor oluyor. Bundan önce sadece tam anlamıyla bilim kurgu olan iki tane kitap okudum. Bu kitapla beraber bu türde daha çok okuyup okumayacağıma karar verecektim. İlk elli sayfasını anlayabilmek için baya dikkatli okusam da elimden bırakmamak için çok direndim. Kitaba odaklanmamı en çok zorlayan kısım Karellen'in ne olduğunu bir türlü anlayamam ve Hükümdar kavramına mana yükleyemem oldu. Ne zaman ki Karellen'in kim olduğu anlaşıldı; o zaman kitabı da elimden bırakmadan sürükleyici bir şekilde okuyabildim.

Kitabın ilerisinde Karellen'in ırkının dünya üzerinde söz almasının ardından yüz senenin geçmesinden sonrasını okuyoruz. İlk takıldığım kısım geçen yüzyılın ardından değişen dünyanın özellikleriydi. Tüm dünyada İngilizce bilmeyen tek bir kişinin bile kalmamış olması ihtimaline çok fazla gerçeklik sığdıramadım. Ama elbette Karellen'in türünün bunda nasıl bir etkisi olduğu belli oluyor. Bir de dinlerin tamamen ortadan kalkması da pek ihtimale sığdıramadığım diğer kısım oldu. Demek istediğim benim tahminimce bu ikisinin dünyada ne olursa olsun meydana gelmesi bana göre mümkün görünmüyor. George ve Jean'in katıldığı partide yaşananların devamıyla birlikte geri kalan tüm sayfaları merakla çevirdim. Böyle olunca yarıdan sonrasını daha büyük bir heyecanla okudum. Üçüncü kısım olan "Son Nesil" başlığının ardından okuduklarımız zaten insanın tüylerini diken diken ediyor. Bilim kurguya olan bakış açımı değiştirip, bu türde daha çok okumam gerektiğini en azından benim için kanıtlayan distopik bir roman oldu.
Distopya türüne hitap eden günümüz serilerinden daha etkileyici, çarpıcı ve daha akılda kalıcı bir konusu vardı kesinlikle. Gerçekten çok beğendim ve dilinde başlarda zorlansam da sonrasında merak hissi sayesinde elimden bırakmadan okudum. Okuması biraz ağır olsa da buna gerçekten değdi. Öncesinde bu türde kitaplardaki okuduğum eksiklik hissini bu kitapta yaşamadım. Size de okumanızı kesinlikle öneririm. Bundan sonra daha çok bilimkurgu klasikleri yorumlamam dileğiyle..
Continue reading Çocukluğun Sonu - Arthur C. Clarke | Kitap Yorumu