17 Mart 2017

,

Kılıçların Dansı 4. Bölümü

  4. Bölüm 
(İlk iki bölümün linki, üçüncü bölümün linki)
   Göz kapaklarım ağırlığını taşıyamayacak halde kelebek kanatları misali titredi. Oturmakla beraber gelen rehavetle kaç gündür yaşadığım koşuşturmanın acelesi dinmiş ve vücudumdaki tüm ağrılar bunca zamandır onları unutmamdan şikayetçiymiş gibi uyanıp sızlıyordu. Dilimden dökülecek cümleye dair her kelimeyi teker teker özenle seçerken sakin olmayı amaçladım. “Adımı biliyor musun?”
   Suratındaki korkunç ifade hafifçe uzaklaşmaya başladı. “Hayır, adını bilmiyorum.”
   Beni ortaya attığını düşündüğü suçla suikastçı görmeye devam ederse bu işten sıyrılmamın zorluğu ailemi tanımasıyla daha da imkansız bir girdaba sürüklenirdi. Onları hiçbir şeye bulaştırmadan buradan kaçmanın bir yolunu bulmalıydım. Her şey öylesine allak bullak olmuştu ki karşımda dikilmiş dururken mantıklı düşünüp adım atmak gitgide zorlaşıyordu. “Peki ya ailemi tanıyor musun?”
   Gözlerini yine öfke sahiplendi. “Tüm bu dans ve senin dayak yiyip küçük düşürüldüğün gösteri boyunca her şeyi biraz fazla masum bir bakış açısıyla izlediğimi itiraf edebilirim. Öylesine hırs yapan aptalın tekinin düzenlediği bir suikast olayı sanarak sineye çekmek üzereydim.” Tek kaşını kaldırdı. “Bu arada ortağın o galeyanda mükemmel bir kıvraklıkla kaçmayı başardı. Zaten giyim kuşamı bizim muhafızlara benzediği için göz açıp kapayıncaya kadar ortadan yok oldu. Bu ufak süreç boyunca bana tutunmaya çalışarak aklımı çelmekle meşguldün tabii.”
   Uzun cümlelerini pür dikkat dinlemek omuzlarıma gitgide ağırlaşan bir yükün peyda olmasını sağladı. Tekrar konuşmak üzere kurumuş boğazımı temizlemek için yutkunacaktım ki sözlerine devam etti. “Sonrasında söylediğim gibi sadece o suikastçının peşinden gidip olayı kapatacaktım fakat…” Dudakları tehlike vaadiyle kıvrıldı. “Bay Sergei bana farklı bir bakış açısıyla geldi. Eğer ona tek bir soru sormayacağıma dair söz verirsem bana kuvvetli bir ihtimali öne sürebileceğini söyledi. Böylece tüm bu olayların ardında parmağın olduğunu dile getirdi. Senden nefret ettiği gözler önündeydi ama kim olduğuna dair adını bile söylemedi. Sadece söz verdiğim için değil, ayrıca uğraşılması zor bir adam olduğu için seni kendim aramaya başladım.” Ellerini çırparak kısa bir alkış çaldı. “Şehrin her tarafını sardığım adamlar sayesinde pazarda kendi halinde gezinen seni bulmak zor olmadı.”
   Hayal kırıklığım katbekat üstüme düşüyordu. Bay Serge ile tüm bu büyük dans gösterisinden önce sadece ufaklı atışmalar yaşamıştık. İçinden geldiğince duru güzelliğimi över, danslarında hep ön planda olmamı isterdi. Onu böylesine büyük bir nefrete ben mi sürüklemiştim? Beni bu adamların eline teslim etmek için bir adım attığında ilerisinin nasıl yol alacağını hiç mi düşünmemişti? Zihnim allak bullaktı ve Bay Sergei'nin ihanetini duymakla birlikte mükemmel bir baş ağrısı kafa derime saplanıp kaldı.
   Mantıklı olmak zorundaydım. Böyle bir çıkmaza girdikten sonra kuracağım her cümle benim için geri alınamaz bir hamle  değerindeydi. Vezirin oğlu pür dikkat mimiklerimi izleyerek ufak beynince hakkımda yargıya varmaya çalışıyordu. Gözlerini bir an üzerimden ayırmıyor, ne söyleyeceğime dair meraklı bakışları ağzımla gözlerim arasında mekik dokuyordu.
Beklentiyle kaşlarımı kaldırdım. “Hiçbir plana dahil olmadan sadece hayatını kurtarmak için öne atıldığımı tekrar söylesem inanacak mısın?”
   Öne bir adım daha atarak aramızdaki nefes uzaklığını daha da yakınlaştırdı. “Bu ceylan gözlerindeki saflığa inanmak istiyorum.” Ağzını yana kıvırıp o gıcık hareketi tekrarlayarak yanağını kaşıdı. “Sana dair her şey muallak. Kılıç tutmayı nereden öğrendiğini söylemekle kendini inandırmaya başlayabilirsin.”
   Dudaklarım ince bir çizgi halini aldı. “Hakkımda hiçbir şey öğrenemeyeceksin.”
   “Öyle fevri davrandım ki nasıl da pişmanım! Keşke seni hemen kaçırmak yerine evine kadar takip etseydim.” Oynadığı topuyla camı kırmış çocuk misali kıvranarak saçlarını sıvazladı.
   “İlk defa bir kızı alıkoyuyorsun sanırım?”
   Soruma cevap vermek yerine arkasını dönüp volta atmaya devam etti. Burnumdan sesli nefesler alarak saçlarımı tutan tokanın sıkılığını hafifletmek için elimi kaldırdım. Önümde dikilen bedeninin her hareketini dikkatle incelerken ayaklarımdaki ipin gücünü kontrol ettim.
   “Neden bana biraz kendinden bahsetmekle başlamıyorsun? Ne kadar çok konuşursan senin yararına. Burada duracağın sadece birkaç gün. Ardından gerçek bir nezarete tıkılman tek bir lafıma bakar.”
   Sesindeki bu kendini bilmiş tını midemdeki gerginliği had safhaya ulaştırdı. Konuşması kulaklarımı tırmalarken masum tavırlar sergileyip üstünkörü kendimden bahsetmenin mi ağzımı açıp tek bir kelime etmemenin mi daha mantıklı olduğunu tartıyordum. “Ben… ben dans ederim.”
   Alaycı bir tebessümle önüne döndü. “Ah, ona ne şüphe! Muazzam dans ettiğin de bir diğer gerçek.” Gözleri tehlikeyle kısıldı. “O kadar ki karşındakini hipnoz edebiliyorsun.”
   Senin aptal hayranlığın diye bağırmak istiyordum. Kendimi susturmak için dudaklarımı sımsıkı kilitledim. Hayatında ilk defa dans eden biri görmüş gibi gözlerini bana dikmeseydi bunların hiçbiri başına gelmeyecekti. Bir tarafım ısrarla keşke onu kurtarmasaydım da suikastçı hedefine ulaşsaydı diyordu ama sonuçta nefes alan bir varlıktı ve bana ölümcül bir zararı dokunmadıkça hayatının sökülüp elinden alınması acımasız geliyordu.
   “Son kez soruyorum. Bana ailenden ve kendinden detaylıca bahsederek suçsuz olduğunu kanıtlamaya çalışacak mısın?”
Burnumdan soluyordum. “Sana suçsuz olduğumu söyledim. Sadece dans ederken gözüme kesiştiği için elim kolum bağlı kalamadım. Seni kurtarmak için öne atıldım ve olanlar oldu.” Omzumdaki yara sızladı. “Omzumdaki yarayı asla kasti olarak almadım. Sana herhangi bir şekilde tekrar saldırsaydı kılıçla onu yaralayacaktım ama benden önce atılıp hedefini değiştirdi.”
   Israrlı bakışlarla kararan gözleri daha da yakınıma varmaya başladı. “Peki ya kılıç kullanmayı nasıl öğrendin?”
   Küçüklüğümden beri öğrendiğimi söylesem doğduğumdan beri suikastçı olmak için yetiştirildiğime dair aklında yeni şüpheler ortaya çıkacaktı. Hele de babamın öğrettiğini söylesem şehirde kılıçla ilgisi olan herkesi tek tek aratacaktı. Galibiyetle omuzlarım düşerek kafamı eğdim. “Bunu söylemeyeceğim.”
   Adımları gitgide daha yakına vardı. Ellerimin serbest olduğunu bildiği ve onu kendimden uzaklaştırabileceğimden emin olduğu halde parmakları sertçe çenemi kavradı. Sıkıştırdığı yanaklarım sayesinde dudaklarım öne doğru büzülürken suratımın almasını sağladığı şekil sayesinde yüzüm öfkeden kızarmaya başladı. Gözü bir yerden ısırıyormuş da beni nereden tanıdığına dair söyleyeceği şey dilinin ucunda asılı kalmış gibi yüzü kararsızlıkla mimikten mimiğe atlıyordu. Nihayet kaşlarını çatıp delen bakışlarla gözlerini bana dikti. Çenemi sıkan parmakları sertliğini artırırken serbest kolumla en hassas noktasına dirsek geçirmemek için kendimi zor tutuyordum.
   “Ya ismin?” diye fısıldadı sesini alçaltarak. “Onu bahşedecek misin?”
   Zehirli parmakları çenemi tutarken bir yandan suratımı keşfediyordu. Uzun parmaklarından biri Bay Sergei’nin tokadıyla şişen yanağıma uzandı ve oradaki morluğun acıyla zonklamasını sağlayacak bir sertlikle parmağını bastırdı. Sıktığım dişlerim çenemi tutması sayesinde baş ağrıma yeni ekşi bir tat kazandırdı. “Hayır.”
   Anında çenemi serbest bırakıp geri geri yürüdü. Gözleri şeytanlıkla parlıyordu. “Bakalım daha ne kadar böyle ısrarcı kalacaksın. Özellikle de portreni çizdirip tüm halka kim olduğunu arattırdıktan sonra nihayet ailenden birini karşında diz çöktürüp her şeyi itiraf etmek için geç kaldığını idrak edebildiğinde.”
   Tüm vücudumda bir ürperti tetiklendi. Babamın ağır yüzüğünü senelerdir taşıyan elinin yanağıma indiğinde neye sebep olabileceğinin ihtimaliyle sarsılmam kadar dipsiz bir çukurdu. Kulaklarımın şiddetle uğuldamaya başlamasıyla etraf kararırken göz kapaklarım çırpınırcasına titredi. Öyle hızlı düşünmeliydim ki başım dönüyordu. Neyi nereye koyup tartacağımı şaşırırken ihtimaller uçuşup duruyor, babamın gözümün önünde yere çöküp kızının suikast suçuyla itham edilmesini izlediği sahne bulutlanıp kafamda yerini alırken öfkem gitgide kabarıyordu. Leila ve anneme bir şey olması düşüncesiyle midemde sabah yediklerimin kalıntılarının yükseldiğini hissedebiliyordum. Vezirin oğlu bir şeyler söyleyerek arkasını döndü. Sonucunun nereye varacağını zerre düşünmediğim olaylar silsilesini ayaklarımı bağlayan ipi çözmekle başlattım. Ayağa fırladığım gibi arkasını dönmüş olan vezirin oğlunun boynuna atılıp ipi olması gereken yere oturttum. Tüm gücümü ipi sıktığım ellerime verirken acımasız fısıltılar beynimi esir almış beni kukla yerine koymaya çalışıyordu.
   “Eline öyle bir koz vermek yerine kendimi gebertirim. Duydun mu? Kendimi gebertirim!”
   Vezirin oğlu boğuk nefesler alarak tekmeler savuruyordu. İpin sıkılığını rahat bırakırken hala ona hükmetmeye devam ediyordum. Can havliyle kıvrılan dizleri rahatlıkla başlarımızın denk gelmesini sağlamıştı. Eli elimi kavrayıp tüm gücüyle sıkarken saçlarının kokusu burnuma karıştı. Bacakları bir anda diklenip geri geri yürümeye başladı. Böylece ben de sarsak adımlarla geri adım almak zorunda kaldım. Vezirin oğlu sırtını göğsüme dayarken beni adeta duvara yapıştırdı. Karnıma giren ağrıyla beraber nefes borumun kesilmesiyle ipi tutan elim anında salık verdi. Nefes almak için çırpınıp sakinleşmeye çalışırken gözlerim zar zor görüyordu. Göğsüme dayanmış olan sırt uzaklaşıp nefes almama izin verdi. Fakat bu sadece birkaç saniye sürdü. Neye uğradığımı anlamadan tüm vücuduyla burnumun dibine girdi. Gözlerimi aralamaya çalıştığımda parmaklarının boynuma tırmandığını hissettim. Ciğerlerimi son kez derin bir nefesle doldurmama izin verdi. Ardından parmaklarının sıkılığı öldürücü bir haddeye ulaşacağının habercisi olarak gücünün tüm kırıntılarını boynuma toplamaya başladı. Tüm kudretiyle boynuma çullanmaya başlarken nefes için debeleniyordum. Göğsü müstehcen bir yakınlıkla tamamen önüme yapıştı. Dizlerimi son gücümle tekmelemek için kaldırdığımda iki bacağı da benimkilere dolanarak yerime mıhlanmamı sağladı.
   Sıcak nefesini boynumda hissettiğimde kulaklarımın uğultusu tüm bedenimi kaplamadan önce dudaklarını aralandığını duydum. İyice kulağıma yaklaşıp, “Kime bulaştığından haberin yok.” diye fısıldadı. Kulağımın altına iğrenç bir öpücük kondurdu. “Şimdi boğulmanın keyfini tatma sırası sende.”
   Bu sözlerinin ardından parmaklarının gücünü son damlasına kadar boynumda hissettim. Bir eli omzumdaki yarayı ezercesine bastırırken ömrümde bir daha böyle bir acıya şahit olamayacağımı bilecek kadar canım yanıyordu. Gözlerinde alay taneleri görmek için yalvarırken göz bebekleri kara birer çukura dönüştü. Üst dudağı hırsla kıvrılırken suratına korkunç bir ifade yerleşti. Ellerinin ıslaklığıyla omzumdan kan aktığını anlamamla bilincim yavaştan kendini serbest bırakmaya başladı. Ölümün dibinde sallanıyor olduğumu idrak etmemle aklıma yüzlerce düşünce saplandı. Sadece bir saniyede öylesine uçuşuyorlardı ki tutunmak imkansız gibiydi. Çiçek açan bedenimin bir daha asla dans figürleri için çılgınca uçuşmayacağını idrak ederken, kılıç tutmak için bile bir daha katiyen şansımın olmayacağını düşünmek bile kalbime hançer saplayan bir ağrı ulaştırdı. Cesedim burada katılaşıp kalacak, belki de asla toprağa karışacak kadar şanslı olmayacaktı. Leila’yı düşünmek üzereydim ki bilincim zamanımın bitmek üzere olduğunu haber veriyordu. Kapana kısıldığım bu çıkmazda vücudum saniyeler önce kendini salık bırakıp hareketsiz kalmıştı.
   Hafif bir özgürlük hissettim. Boğazımdaki parmaklar artık göçen bedenime şahit olduğu için beni rahat bırakmış olmalıydı. Yere doğru kaydığımda neden hala acıdan uzaklaşmadığımı anlamıyordum. Boğazımdaki acının derinliği tüm vücudumu kilitli bir sandığa çevirmişti. Yanaklarıma tokat yiyor, uzaktan yükselen bağrışmalara kulaklarımı tıkıyordum. Sese yanıt vermek için en azından tek bir parmağımı oynatmak istedim ama arkaya doğru kendini bırakan başım bunun aksini söyledi.
   Nefes almak için çırpınmayı bırakalı artık uzak bir vakit gibi geliyordu. Mücadele etmem için ısrarlı bir çaba sıkıca bana tutunmaya başladı. Daha önce hiç tatmadığım sıcak bir şey dudaklarıma kondu. Kokusunu içime çekmek için annemin pişirdiği ekmeğe dokundurduğum dudaklarımdan daha sıcak daha yumuşaktı. Uyguladığı baskıyı bilinçsizce kabul ederken içime yeşeren aceleci nefeslerle gözlerimi araladım. Sıkıca bastırıldığım kucaktan uzaklaştığım gibi ellerimi boğazıma yapıştırarak rahatlamak için aralıksız öksürüyordum. Nihayet nefeslerim düzene girdiğinde boğazımın acısının keskinliği benden izinsiz yaşların susmaksızın yanaklarımdan düşmesini sağladı. Ardından her şey bir girdaba sürüklendi. Vücudum öyle şiddetli titriyordu ki birbirine çarpan dişlerim alt dudağımı sıyırıp ağzımın içinin kanla dolmasını sağladı. Yutmaya çalıştığımda boğazımın emrini yerine getirememesiyle kan dudaklarımdan aşağı sızdı. Midemdeki her şeyi çıkarmam an meselesiydi ama boğazımdaki acı buna asla izin vermiyordu. Omzumdaki ıstırap zonklamaya dönüşürken saatler sürmüş gibi gelen zaman dilimi boyunca orada oturup başım eğik kendime gelmeye çalıştım. Arkamda ayak dikili duran varlığın yalnızca nefes seslerini duyabiliyordum. Ayak adımlarının hareket edip ardından kapıyı kapatmasıyla başım artık ayakta durmayı kabullenemeyerek eğilmeye başladı. Nihayet yere serilip vücudumu toplayabileceğim kadar minik bir hale soktum. Büründüğüm sessizlik sayesinde hıçkırıklarım serbest kalma izni aldı. Ağlamamın şiddetinin artmasıyla boğazımın acısı da artıyordu. Neye ağladığımı seçemezken bu kafa karışıklığıyla nihayet ağır ağır uykuya çekildim.
   Bilinçsizce kabustan kabusa atladım. Leila saçlarımı örerken kahkahalarla gülüyordum. Annemin yaptığı lezzetli yemeklerden akşam biz de yiyorduk. Rapid’le kılıç talimi yaparken yine bana nazik davrandığı için onunla aday ediyordum. Danstan kazandığım parayla sonunda Leila’ya dikiş makinesini hediye ediyordum. Gözlerindeki mutluluğun konduğu ışığı gördüğümde bu kadar geç kaldığım için kendime kızarken sevinçten gözlerim doluyordu. Babam dikiş makinesini danstan kazandığım parayla aldığımı öğrendiğinde hepimizin gözü önünde onu ateşe veriyordu. Leila tepkisiz kalıyor, onun aksine yangın taneleri gözlerimde parlarken içimi yakan hıçkırıkları susmaksızın salıveriyordum. Bay Sergei’nin her şeyi ispiyonlandığını öğreniyor, onunla yüzleşmeye gittiğimde vezirin oğluyla karşılaşıyordum. Bay Sergei, vezirin oğlunun karşısında benimle alay ediyor, dansımın eksiklerini yüzüme vuruyordu. Tekrar elimde kılıç vardı ama bu sefer hiç tahmin etmediğim bir sonuca adım atmamı sağlıyordu. Bu sefer kılıç benim göğsüme hizalı duruyor, tüm yüreğimle bunu gerçekleştirecek cüreti bulmayı diliyordum. Bunu yapmaya sürüklenecek kadar yorgun düştüğümü iliklerime kadar hissettiğimde boğuk bir çığlıkla kabustan uyandım.
   Nemli çarşafın sırtımdaki sıcaklığı fark ettiğim ilk şey oldu. Elimi sırtıma koyduğumda terden yorganı ıslattığımı gördüm.  Ellerimin serbest olmalarına şaşırırken ayaklarımı da kontrol ettim. Hala aynı odada olduğumu buradaki döşemenin odaya yaydığı ağır kokudan tanıdım. Gözüme ilk çarpan konsolun üzerindeki yemek tepsisiydi. Tavuğun bol yağla kızartıldığını kanıtlayan iştah açıcı görüntüsü midemi bulandırdı. Elimi hasarlarımda gezdirirken boynumda kaygan bir ize rastladım. Leila’nın sürdüğü vazelinden daha hoş kokuyordu. Saçlarım yukarıda atkuyruğu halinde toplanmış, üzerime kalın bir hırka geçmişti.    
   Omzumdaki yara izininse pansumanı tekrar değiştirilmişti. Ayağa kalkmadan önce odada ışığın aydınlattığı kısımları inceledim. Görünürde perdelerin arkasındaki camlar dışında hiçbir kaçış yoktu. Böyle bir şeye kalkışırsam bu sefer kesin ölümle yüzleşeceğimi tahmin etmek zor olmadığı için başka bir şey düşünmeliydim. Aklımın kaydığı bir hatırayla boynumdaki elimi dudaklarımın üzerine koydum. Yorganı tuttuğum gibi hırçın hareketlerle ağzımı silmeye başladım.
   “Günaydın demek isterdim ama fazla uykucusun.”
   Vezirin oğlu adım adım yatağın başına yaklaşırken oturduğum yerde doğruldum. Gözlerindeki o ölümcül bakışı aklımdan atmak istiyordum ama son nefesim için çırpındığım an aklıma vurunca burnum sızladı. Öfkemi ön plana çıkarmanın gücümü emeceğini bildiğimden kendimi sakinleştirdim. Yükseldiğimde, saldırdığımda neler olduğuna ağır bir karşılığıyla şahit olmuştum. Geriye kalan tek piyonum sessiz kalmaktı.
   Keyifle ellerini çırptı. “Babamın en kaliteli ressam arkadaşlarından birisi yolda.”
   Dilimi ısırarak sessizliğe gömülürken daha fazla aklımı ihtimallere yormayacaktım. Babam sıradan bir demirciydi. Onları korumaya çalışırken boğulmakla yüz yüze gelmiştim. Tüm pazar halkı senelerdir babamı tanırken böyle bir suçlama karşısında günden güne artan vergiler sayesinde her sabah söverek dükkanlarını açmalarını sağlayan adamlara güvenecek olamazlardı. En azından bir kısmı tahminim üzere kafa yorabilirdi. Annemlere hiçbir şey olmayacağını içimden tekrarlayıp duruyordum.
   “Boynundaki izler bir süre dans etmeni engelleyecek, değil mi?” Kaşlarımı kaldırdığımı görmüş olmalıydı ki zevkle devam etti. “Bay Sergei ısrarla ailenden ve kim olduğundan bahsetmedi. Aksine kendini hırpalayan ve sürekli yara izleriyle ayaklarına kapanan bir zavallı olduğuna değinmekten büyük keyif aldı.”
   Suratına bakan kafamı indirerek sessizliğimi sürdürdüm. Elinde tuttuğu bardağı konsola koyduktan sonra yatağa yaklaştığı için tekrar çenemi tutup yüzümü kaldırmaya çalışacağı ihtimaliyle tüm vücudumu kasarak put kesildim. Başımda dikilmeye devam etti. “Eğer oyun tersine dönmeseydi gerçekten beni boğmaya çalışacak mıydın?”
   O anı öyle keskin hatırlıyordum ki öfkemin doğmak için çırpındı. Saçlarının kokusu burnuma vurduğunda ve çaresizliğini hissettiğim an ipin sıkılığını bırakmıştım. “Hayır.”
   “Demek öyle. O kadar kararlıydın ki bıraksam beni boğacağına eminim. Bu sefer tamamen serbestsin bu odada. Bir daha bana bulaştığında neler olacağını tahmin etmek zor değildir.”
   Babam görse günlerce uykusuz talim cezası verirdi. Vezirin oğlu beni kandırmıştı. Güçsüz olduğuna inanmam için kollarımda nefes için çırpınıyor gibi yapmıştı. İpi boğazına geçirdiğimde kollarının sertliğini hissetmemle birlikte bu oyuna düşmemem gerekiyordu. Vezirin oğlu başından beri bir erkeğin edineceği haşin güce sahipti. Ne yaparsam yapayım beni alt edeceğini bildiği halde birkaç dakika kendimde o gücü hissetmeme izin vererek benimle derinden alay etmişti.
   Yanağıma dokunduğunu hissettiğim gibi refleksle geri sıçradım. Bu hareketim gözlerimi doldurdu. İçimi korkuyla dolduruyordu. Vezirin oğlundan gerçekten korkuyordum, yaptığı şeyden sonra korkmamak elimde değildi. Kırılganlığım sayesinde utanca boğulurken o an aklımdan sadece babama bana daha çok şey öğretmesi için yalvarmadığım için artan pişmanlığım geçiyordu. Rapid’e karşı köpürürken dişlerimi öfkeyle birbirine kenetledim. Kız olduğum için bana her seferinde nazik davranmasaydı bir erkeğin ne kadar ölümcül olduğunu kavrayarak daha çok üzerinde durabilirdim.
   Kafamı kaldırıp ürkek bakışlarımı kendime saklayarak gözlerine baktığımda, “Merak etme.” diye mırıldandı yatıştırıcı bir sesle. “Bir daha canına kast etmeyeceğim.” Suratını yalancı bir sırıtış esir aldı. “Tabii sen kaşınmadıkça.”
   Gözleri yine suratıma takılıp aynı bakışlarla yüzümde gezinmeye başladı. Kaşlarımdan sonra uzun bir süre gözlerimde duraksadı. Ardından boynuma indi, sonra çenemde bekleyip dudaklarımda takılı kaldı. Elini suratıma doğru uzattığında bu sefer korkak bir tavırla geriye çekilmemek için kendimi mıhlamak zorunda kaldım. Yanağımı okşadıktan sonra parmağı tiksindirici bir samimiyetle dudaklarıma dokundu. Gözlerinde anlam veremediğim bir parıltı aydınlandı. “Sen çaresizce boğulmakla meşgulken belki de senin ilk öpücüğüne layık oldum. Bu sefer de ben senin hayatını kurtardım. Hani minnet dolu teşekkürüm?”
   Suratına atmak istediğim tokat yüzünden elim öyle bir kaşınıyordu ki yorgana sürtmek zorunda kaldım. Çeneme inen o parmağını alıp ağzıma kan dolana kadar ısırmak istiyordum. Parmakları tekrar hassas boynuma inip muhtemel morlukları incelemeye başladı. Öyle pür dikkat bakıyordu ki aslında ne görmeyi amaçladığını merak etmiyor değildim.
   “Efendim, Bay Moaadi buyur etti.”
   Kapının açılmasına dair en ufak bir ses duymamıştım. Vezirin oğlunun bu kadar yakınımda durmasının korkusuyla nefesimi tuttuğumun bile farkında değildim. Hemen kendimi geri çektiğimde parmağının havada kalmasını sağlamış oldum. İçeri giren adamın asillerden olduğu her halinden belliydi. Saçları kırlaşmaya başladığı halde suratı yakışıklı çizgilerle bezenmişti. Elinde içeri girdiği çantasının içinde de muhtemelen benim idam ipimi taşıyordu. Vezirin oğluyla arasında kısa bir konuşma geçti. Odanın giriş kapısı yatağa uzak olduğu için pek bir şey duyamıyordum. Bay Moaadi denen adam oturduğum yatağın hizasına doğru yürümeye başladı. Vezirin oğlu da keyifle ona eşlik ediyordu. Bay Moaadi suratımı öyle çarpıcı bakışlarla inceliyordu ki bir an çıplak kadar aciz hissettim kendimi.
   Vezirin oğlu benim tarafıma döndü. “Önce sana getirdiğim bardağı bitirirsen sevinirim.” dedi konsola koyduğu bardağı işaret ederek.
   O anda babamın kılıçla beni ilk defa yanlışlıkla yaraladığı gün gözlerindeki büyük korkuyla yanıma koşuşunu hatırladım. Öyle özenle pansuman yapmıştı ki canımın acımasının onu nasıl bir hüzne boğduğunu gördüğümde bana duyduğu değer karşısında dört köşe olmuştum. Vezirin oğlu da kendi oluşturduğu yarayı özür olmaksızın kapamaya çalışıyordu. Onu babamla aynı kefeye değil, benzer anılarla bir tutmam bile utanılacak kadar iğrençti.
   Bay Moaadi’ye hitaben konuşurken delici bakışlarıyla gözleri bana isabet aldı. “Pekala, Bay Moaadi. Kaleminize elbette güveniyorum fakat özel bir isteğim olacak. Onun gözlerindeki bu asi hırçınlığı, bastırdığı öfkesini, salmamak için zor tuttuğu üzüntüsünü rica ediyorum portrede ortaya koyun. Çünkü içimden bir his sadece gözlerini çizip pazar halkına göstersek bile hemen kim olduğunun ortaya çıkacağını söylüyor.” O sinir bozucu hareketi tekrarlayarak yanağını kaşıdı. “O halde size keyifli çalışmalar.”
   Vezirin oğlu odayı terk etmek yerine geri çekilerek odanın en uç kısmına geçti. Perdeyi sıyırıp pencereye döndü. Bunların hepsinin biteceği ihtimaline sığınarak kurtulacağıma dair kendimi avutuyordum. Portre çizilecek, babam ortaya çıkacak ve suçsuz olduğum kanıtlanacaktı. Bunun sonuçlarını çok ağır ödeyecektim ama sonuç olarak hayatımdan olmayacaktım. Vücudumu dik tutup ayaklarımı yere sabitleyerek yatakta daha düzgün bir hiza aldım. Bay Mooadi denen adam bana Bay Sergei’yi hatırlatmadığı için ufaktan sevinmiştim. Bay Sergei aksine daha hırçındı. Sanatıyla meşgulken dünya onun için dururdu. Saçları alnına düşer, saatlerce dinlenmeden kendini portresine adardı.
   Bay Moaadi suratında bana samimiyetini inandıramayacağı bir tebessümle gülümsedi. “Önce bardağını bitir istersen.”
   Yutkunduğumda bile ağrıyan boğazımdan aşağı herhangi bir şeyin geçmesini istemiyordum. Gözlerindeki ısrarın kalıcılığına şahit olunca uzanarak bardağı kavradım. Burnuma çarpan ağır kakao kokusuyla sendeledim. Hatıralar öyle ince bir pamuk ipliğine bağlıydı ki naifliği karşısında tekrar tekrar şaşkınlığa uğruyordum. Henüz çocukluktan çıkıp genç kızlığıma adım attığım günlerde Bay Sergei’nin göz alıcı gösterilerinden birinde arka planda dans eden kızlardan biri olma şerefine nail olmuştum. Bu gösteriden annemin haberi vardı ve gizli gizli beni izlemeye gelmişti. Akşamında eve döndüğümüzde babam her şeyden haberdar öfke fışkıran gözlerle bizi bekliyordu. Evde terör estirip bir daha asla dans etmeyeceğime dair tehditler savurmuştu. Annemin bu ihanetine karşılık ona el kaldırmaya kalkışmıştı. Ne yaptığını fark ettiğinde şaşkınlığa uğrayarak evi o gece terk etmişti. Yaşadıklarımın şokuyla annemin hıçkırıklarla savrulan omuzlarına yapışmıştım. Beni boynuna bastırdığında o gün yaptığı kahve aromalı çöreklerin kokusu üzerine öyle bir sinmişti ki hala ne zaman kahve kokusu burnuma çarpsa babamın yaptıkları aklıma gelir, midem bulanırdı.
   Şimdi elimdeki baskın kakao aromasını içime çekerken bundan sonra ne zaman çikolatalı bir şey yesem midemin kaldırmayacağından emindim. Her seferinde bu odada yüzleştiğim ölüm korkusunu, boğulmanın, bilincimin kapanmasının ve bir erkeğin üzerimde bu kadar büyük bir güce sahip olmasından nasıl iğrendiğimi hatırlayarak aynı anılar tekrar zihnimi dolduracaktı. O çikolatayı ağzıma atmak için hamle yaptığımda dudaklarımı ilk esir alan dudakları hatırlayarak tekrar tekrar bu anıların acımasızlığıyla çaresizliğe gömülecektim.
   Aklımdan geçenler sayesinde vücudumu saran titremeyle elimdeki bardak sarsıldı. Yere düşürmemek için iki elimle kavradığımda sallanan bardaktan dışarı taşan kaynar süt parmaklarımı yaktı. Acının içime düştüğünü belirtecek nidayı serbest bırakmamak için alt dudağımı sertçe dişledim. Bardağı tekrar yerine koyduktan sonra tatlı ellerimi üzerimdeki paçavraya dönmüş elbiseye sildim. Kafamı kaldırdığımda vezirin oğluyla Bay Moaadi’nin beni izlediğini gördüm. Vezirin oğlunun tarafına bakmayarak beni kağıda dökmek için sabırsızlanan kalemlere döndüm.
   Bay Moaadi eserini oluşturmaya devam ederken suratı şekilden şekle giriyordu. Yüzümün kırıntılarını kağıda dökmeye devam ettikçe içim içimi yiyordu. Sakin kalmak için kendimi sıkıyordum. Kaskatı kesilen bedenim sırtıma ağrı girmesini sağlamıştı. Öte yandan ağrılarım az da olsa dinmişti. Yutkunduğumda boğazıma batan ağrı dışında vücudum bitkinlikle sızlamıyordu. Vezirin oğluyla boğuşmamın ardından uykuya teslim olduktan sonra ne kadar süre uyuduğumu bilmiyordum. Henüz akşam vakti gelmemişti. Vezirin oğlu perdeyi sıyırdığında içeri bir anlık güneş vurmuştu. Dudaklarım kaskatı kesilip kuruluktan çatlamış, midemse açlıktan ağrımaya başlamıştı.
   Vezirin oğlu tekrar Bay Moaadi’nin başında dikilip yakınına bir şeyler fısıldadı. Çaktırmadan gözlerini incelemeye çalışıyordum. Portrenin çiziminden memnun gibi duruyordu ama kaşlarını çatmasında tam anlamıyla mükemmel bulmadığı da ortadaydı. Biraz fazla pimpirikli davrandığı ortadaydı. Bay Moaadi kızgın bir tonla hızlı çizemeyeceğine dair birkaç şey geveledi. Hareket etmediğim için sırtımdaki ağrı hat safhaya ulaşmıştı. İkisinin de kağıda bakmasından yararlanarak kafamı sağa sola oynatmaya çalışacakken kapının açılmasıyla tekrar put kesildim.
   “Efendim, bir durum söz konusu.”
   Bu telaşlı ses içime kurt düşürdü. Odaya dikkatli adımlarla iki adam girdi. Yakına geldikçe ortalarında bir adamı sürüklediklerini görebildim. Gözlerimi kısıp siyahlar içindeki adamı incelediğimde onun vezirin oğluna saldırmaya kalkışan suikastçı olduğunu idrak ettim. İçimde yeşermek için sabırsızlanan umudu susturmak çok zordu.
   Vezirin oğlu bir anda keyiflendi. “Demek onu buldunuz.”
   Ayakta dikilen adamlardan biri ciddiyle kafasını sağladı. “Hayır, kendisi teslim oldu.”
   Vezirin oğlunun bakışları bana sabitlendi. “Ortağını bulduk desene. Artık hesaplaşmanızı izleyebiliriz. Önce sor bakalım. Kılıcıyla neden sana doğru hamle almış?”
   Boğuk ve keskin bir ses odada yankılandı. “Onu tanımıyorum.” Suikastçı dizlerinin üzerinde durmuş bana bakıyordu. “Aniden ortaya çıktı. Ortağım olsaydı etrafı karıştırmak için sadece süslü bir yara izi bırakırdım. Yarısının derinliğine kendi gözlerinizle şahit olmadınız mı?” Anlam vermek istemiyordum ama gözlerindeki ısrar bana bir şeylerle ilgili mesaj vermeye çalışıyor gibiydi. Onu hayatımda bir kere bile görmediğime yemin edebilirdim. “Kendi ellerimle suçumu çekmeye geldim. Burada benim yerime masum bir kıza işkence ettiğinizi bilerek elim kolum bağlı kalamazdım.”
   Beni suçlamıyordu. İçime ferahlık serilirken bahsettiği anı hatırlamakla istemsizce parmaklarım yara izimin üzerinde yerini aldı.
   Vezirin oğlu itici bir kahkaha patlattı. Öyle gülüyordu ki göğsü sarsılıyordu. “Yani boynumu koparttıktan sonra ortadan kaçmış olsaydın vicdanın rahat kalacaktı. O halde bu kıza minnettar olmalıyım, öyle değil mi? Suç ortağını kurtarmaya buraya koşmadığını nereden bilebilirim? Sonuçta planlarınız pek tahmin edildiği düzeyde ilerlememiş gibi görünüyor.”
   Suikastçının gözlerine ölümcül bir tehlike oturdu. “Sizce o kadar dibinize girdikten sonra benim elimden kolayca kurtulabilir miydiniz? O kıza elbette minnettar olmalısınız.”
   Vezirin oğlu birkaç dakika düşünmekle meşgul oldu. Öne arkaya volta attıktan sonra suikastçıyı zapt eden iki adamdan birinin kılıcını kınından çekti. “Pekala. O halde birbirinize olan sadakatinizi sınayarak kimin doğru söylediğini ortaya çıkaralım.” Oturduğum yatağa doğru elinde kılıçla yürümeye başladığında boğazıma korku çöreklendi. Kılıcın ağırlığını tartarak havaya kaldırdı. Bana uzatırken tebessümü yerini ciddi bir ifadeye bıraktı. “O harika marifetinle ortağının boynuna bu kılıcı indirirsen serbestsin.”
   Düşünmek için beklemedim bile. Çatlak sesimin çaresiz çıkmaması için elimden geleni yaptım. “Bunun yerine son anda vazgeçtiğin eylemi gerçekleştirebilirsin. Ben suçsuzum ve senin değersiz hayatın için bulaştığım bu oyunda kimsenin canına kıymayacağım. Keşke oracıkta boynunu koparmasına seyirci kalsaydım. En azından sizin güya adaletle yönettiğiniz bu şehirde başa geçecek yeni bir şeytandan kurtulmuş olurduk.”
   Vezirin oğlunun gözleri öylesine dipsiz bir kuyu misali karardı ki artık sona geldiğimi biliyordum. Kılıcı yere fırlatıp elini haşin bir hareketle kaldırarak kapıyı gösterdi. Odadakiler teker teker kapının yolunu bulurken ben de muhtemel son nefeslerimi derin derin ciğerime çekiyordum. Belki de o aptallığım sonucunda suikastçı boynumu tamamen kopartacak bir güçle kılıcı indirmiş olacaktı. Belki de çoktan toprağın altına girmiş olacaktım. Ya da bundan birkaç sene sonra aniden hastalığa yakalanacaktım veya talihsizlik eseri buz gibi nehre düşerek tüm bedenim soğuk bir cesede dönüşecekti. Dans etmeye yıllarca devam edeceğime, kalbime birinin sahip çıkacağına, doğuracağım bebeklerin kokusunu içime çekeceğime dair kim garanti veriyordu ki? En azından böylece aileme zarar vermeyecektim. Portreyi tamamlayamadıkları için babamın kim olduğu asla ortaya çıkmayacaktı. Benim gibi suçsuz bir şekilde idama yürümeyecekti. İntikamını ve hırçınlığını ölümümden çıkarmış olmasıyla beraber vezirin oğlu zamanla kim olduğuma dair merakını bir daha gün yüzüne bile çıkarmayacaktı. Hem masum bir canı aldığı için işlediği cinayetin ortaya çıkmasının geleceğinde keskin bir çıkmaza gireceği olasılığıyla düzenlenen suikastı unutması emredilecekti. Bay Sergei ağzını açmadığı sürece ölümümün izi kaybolacaktı. Adımı bile öğrenemeyen bu sefil herif tarafından son nefesim çalındığında bugüne kadar tattığım anıların güzelliğiyle kimseye zararım dokunmadan ömrüme veda edecektim.
   Aklımı esir alan görüntülerle gözlerimi örtmüş olmalıydım. Boynumdaki yara izinin üstünde parmakları hissettiğim gibi gözlerim son damlalarla oldu. Parmaklarının dokunuşu yerini okşamaya bırakırken içim son kez öfkeyle köpürdü. Ellerimi kaldırarak göğsüne yumruklar indirdim. “Yarım bıraktığın işi bitir. Oyun oynamayı kes artık!” diye çığlık attım. Sesimin yükselmesi kulaklarımı çınlattı.
   Vezirin oğlu belimi sıkıca tutup beni kendine çektiğinde ellerim göğsünün üzerinde asılı kaldı. Dün bana dokunduğunda ürperip durmuştum ama artık galibiyetle alışmıştım. Aramızda santimler varken gözleri öyle derin kenetlenmişti ki anlam veremedim. İçimden aileme veda etmeye başlamak üzereydim. Bu düşünceyle burnum sızladı ve yanaklarımdan iri gözyaşları dökülmeye başladı. Göğsüne yapışmış olan ellerimi daha da tenine gömerek tırnaklarımı batırdım. “Umarım bir gün o kılıcı boynuna hak ettiğin şekilde yersin.” Cümlemin sonlarında sesim fısıltıya dönüşürken parmakları dün yarıda bıraktığı işi tamamlamak niyetiyle boğazıma tırmandı.
   Öyle naif bir nezaketle boğazımı sarmışlardı ki az sonra son nefesimin çalınmasını sağlayacaklarına inanmak güçtü. Boğazıma diktiği gözlerini kaldırarak suratımda gezinmeye başladı. Çenemden, kupkuru dudaklarıma, ardından yaşlar süzülen yanaklarıma baktı. Nihayet gözlerime ulaştığında en son görmek istediğim manzaranın yılan gözleri olmadığına emindim. Gözlerimi sımsıkı kapatarak nefesimi tuttum.
   Tenimi yakan parmakları geri çekilerek yanağımdan akan yaşları sildi. Belimi tutan eli sıkılığını bırakırken daha yakınlaşmasının mümkün olmayacağını sanıyordum ama tüm yüz hatları daha yakınıma sırnaştı. Sıcak ve hayat dolu nefesini suratıma vurmak üzere dudakları aralandı. “Seni serbest bırakmak için tek bir şartım var.” Sesindeki samimiyet hiç duymadığım kadar kavurucuydu. “Kılıcı senin kadar fevkalade kullanmamı sağlayacaksın. Bu anlaşmayı kabul edersen şu andan itibaren özgürsün.”
Continue reading Kılıçların Dansı 4. Bölümü

9 Mart 2017

,

Yabancı Veyl - Öznur Yıldırım | Kitap Yorumu

Kitap Adı: Yabancı Veyl
Yazar: Öznur Yıldırım
Yayınevi: Pegasus
Sayfa Sayısı: 595
Puanım: 5/5
Arka Sayfa;
Tanrı, şeytanın inini cennete sakladı.
Kahverengi gözleri bana kabuk bağlamış yaraları anımsatan küçük bir kız çocuğu tanıdım. Onu parçaladım, mahvettim, yok ettim. Onu korudum, kurtardım, var ettim. Zihnimi durduramadım. Bir rüzgâr esti ve tavandaki lamba uğursuz bir ses çıkararak yavaşça sallandı. Gökyüzümü kara bulutlar kapladı, yağmur yağdı. Terk edilmiş bir kasabada geceler kimsesizdi, güneş yok oldu, ay sabah olunca doğdu. Boş bir arazide bir yel değirmeni döndü, döndü, döndü… 
Sonra sana bir masal anlattım. 
Ve seni ölüm uykusuna yatırdım. 
Tek kelimeyle müthişti. Elime aldığım andan itibaren başka hiçbir şeye odaklanmadan okudum. Bölümler uzun olduğu için bir tane daha okuyayım diye diye bir oturuşta kitabı bitirmiş oldum. Son zamanlarda her bölümünü böylesine büyük bir heyecanla ve eninde sonunda bitecek korkusuyla okumamıştım. İlk kitabını da çok beğenmiştim ama geriye baktığımda şuanda düşündüğümde kesinlikle eksikleri olduğuna kanaat getirebilirim ama bu kitap tek kelimeyle mükemmeldi. Gözüme batan ve eleştirebileceğim kısımları var; elbette oralara değineceğim ama eleştirebileceğiniz halde tek bir puan kırmaya kıyamayacağınız kitaplar vardır ya Veyl de benim için öyle oldu. Böyle konuşuyorum ama emin olun bu kadar beğeneceğimi ben de tahmin etmiyordum. Seri için hiçbir zaman kitapları deli gibi bekleyen ya da yazara hayran biri olacak kadar derin bir sevgi beslemedim. İlk kitabı bitirdikten sonra sabırsızlıkla ikinciyi beklemeye de başlamadım fakat ikinci kitap öyle bitmiyor işte. Canınızı yakıyor ve sizi oradan ortaya savurup sıradaki bölümü okumak için kıvrandırıyor. Çoğu kitap yorumumda görmüşsünüzdür benim için klişe çok ince bir çizgide oynar ve bu klişeliği kendine has bir üslupla değindiğinizde öyle çok beğenirim ki kitabı hatırladıkça tebessüm ederim. İşte Yabancı serisi de kesinlikle öyle. Polisiye veya psikoloji barındırsa bile aslı genel olarak salt romantizm içeriyor. Ayrıca asıl kaynağı da çok büyük bir klişeye dayanıyor.
Fakat sanırım bir klişeyi bu kadar mükemmel, bu kadar farklı, bu kadar insana dokunacak kadar duygusal harmanlayacak başka bir kitap çok az okumuşumdur. En azından kendi genç yazarlarımızdan bu türe hitap edenler arasında kesinlikle Yabancı bu konuda benim için başka mükemmel bir şey karşıma çıkana kadar tek olacak. Evet, kitapları okuyan herkes Ediz'e aşık fakat ben hiçbir zaman ona öylesine hayran kalamadım. Aksine Doğa'yı her zaman tuhaf bir şekilde barıma bastırdım. Bu kitapta bazı yaşadıklarıyla benim de yanaklarım kıpkırmızı kesildi, içime bir sıcaklık yayılıp bazen de yerini öfkeye bıraktı. Hele de beklemediğim bir anda patlak veren olaylar cidden nevrimi döndürdü. Doğa ve Ediz arasında geçenler ilk kitapta bilindiği üzere sürekli ucu kavgaya bağlanan olaylar silsilesi olarak devam ediyor. İkinci kitapta onları birbirlerine daha muhtaç ve daha yakın okuyoruz. Övgülerime kısa bir ara verip eleştirilerime yer verirsem; öncelikle bu kitabın hitap ettiği genel yaşın küçükleri de kapsadığı düşünülürse keşke o arzuya bu kadar detaylı değinmeseydi. Romantik kitapları çok fazla okuyanları ya da yaş aralığında bunu kafayı takmayıp rahatsız olmayacak onlarca insan var fakat her yaştan insanların okuduğu düşünülürse biraz fazla detaya düştüğünü düşünüyorum. Bir diğer değineceğim kısım da Doğa'nın bu "değer verme" olayında çok fazla salağa yatması.
Ediz'in zaafı olarak adlandırıldığında onun için değerli olduğunu anlaması gerekiyor. Fakat aksine sürekli en ufak bir değere binme düşüncesiyle heyecana boğuluyor. Bir diğer değineceğim konu ise amaçsız mekan değiştirmeler. Gidecekleri mekanda yapacakları hiçbir şey yok ama sürekli evden uzaklaşmak için gereksiz yerlerde önemli konuşmalar yapmalarına da bir mantık yükleyemedim. Övgülerime geri dönersek yazarın harika bir mantık çerçevesinde iki karaktere de psikolojik sorunlar yüklemesini çok beğendim. Zaten yazarda en sevdiğim şeylerin başında çoğu şeyi öylesine geçiştirmemesi geliyor. O şeye anlamlı bir şeyler katmadan ucunu bırakmıyor. Kitabın sonuna gelirsek gerçekten mükemmeldi. Hiç beklemediğim ama aslında başından beri olması gereken bir olayın ortasında bitti. Doğa'nın ailesiyle ilgili her şeyin tahmin edilmeyecek bir noktaya dayanmasıyla o satırı sanırım defalarca kez okudum. Sürekli kitap okuyorum ve her gün başka bir yazarı deneyimliyorum. Bu türde beni bu kadar etkileyebildiği için yazarı gerçekten tebrik ediyorum. Üçüncü kitap için çıldırıyorum, keyifli okumalar diliyorum..
Continue reading Yabancı Veyl - Öznur Yıldırım | Kitap Yorumu
,

Kusursuzlar - Louise O'neill | Kitap Yorumu

Kitap Adı: Kusursuzlar
Orijinal Adı: Only Ever Yours
Yazar: Louise O'neill
Yayınevi: Yabancı Yayınları
Sayfa Sayısı: 400
Goodreads Puanı: 3.84/5
Benim Puanım: 4/5
Arka Sayfa;
Stepford Kadınları, 1984, Damızlık Kızın Öyküsü romanlarının ve Kötü Kızlar dizisinin öğelerini bulabileceğiniz beklenmedik, rahatsız edici ve merak uyandırıcı KUSURSUZLAR kadınların, erkeklere hizmet etmeleri için yaratıldığı bir dünyada geçiyor, bütün kızların ilk görevi güzel olmaktır. Artık doğal yollarla dünyaya gelmiyor, özel olarak tasarlanıyorlar sonra da reşit olana kadar Okullarda, gelecekteki eşlerini tatmin etmek için yetiştiriliyorlar.
Eş olarak seçilemeyenler için ise geriye kalan seçenekler cariye veya Okul’da öğretmen olmak.
Okul’daki son senelerinin stresi artarken, Freida’nın en yakın arkadaşı hiç yapmaması gereken bir şey yapar: Kilo alır. Hemen sonrasında kızların izole ortamına eş seçmeye hevesli erkekler gelir.
Freida geleceği için savaş vermek durumundadır. En yakın arkadaşı, en sevdiği kişiye ihanet etmek zorunda kalacak olsa bile…
İnsana cinnet geçirten bir kitaptı. Böyle bir yönetim şeklinin olması tüğleri ürpertmekle kalmıyor adete insana çığlık attırıyor. Kitabı baştan sona büyük bir merakla ve freida'nın sonu nereye varacak diye kıvranarak okudum. Tamamen doğaüstü olayları çok fazla barındırmayan okuduğum en orijinal distopya kitabıydı. Fakat distopya türüne dahil olmasına rağmen beni rahatsız eden olay; sadece bu dünyaya şahit oluyor olmamız. Havvaların nasıl yaşadığını, nasıl oyuncak bebekler olduklarını, insan olarak ne kadar değersiz olduklarına dair her şeyi yanan bir öfkeyle okuyoruz. Fakat normal distopik kitaplarda olduğu gibi birisi çıkıp "ben bu dünyayı değiştireceğim" demiyor. Aslında kitap boyunca şayet her şey gitgide daha çok beğenimi kazansaydı o zaman bunun eksikliğini çekmezdim ama aksine başta okuduğumuz gibi değişmeksizin aynı tatla ilerlemesi beni şaşırttı. Baş karakterimiz olan freida ciddi anlamda kıt bir kızdı. Yaptıklarına mantık yüklemek geri tepmenizi sağlıyor çünkü ben ne kadar uğraşırsam uğraşayım bir şeylere mana vermeye çalıştığımda kafamdaki soru işaretleri daha da çoğaldı. isabel ile bozulan arkadaşlığı sonucunda yaptıkları, beklediğinden daha iyi birini elde ettiğinde bile hala birilerine yaltaklanmak için sürekli aslında olmadığı biri gibi davranması; zaten kurulum sistemiyle öfkelenmiş olan hislerimin iyice coşmasını sağladı. Son adıma kadar biraz kendi karakterini oluşturacak adımlarda bulunmasını bekledim ama boşa kürek çekmişim. Havvalara gelirsek her şey kadınlar için tahmin edilemeyecek kadar küçük düşürücü.Kitap boyunca kızların isimleri küçük harfle başlayıp özel isim yeteneğini giderirken erkeklerin isimleri özenle büyük harfle başlıyor.Kızlar okuma yazma bilmedikleri, sadece nasıl saçma bir şekilde erkeklere itaat edeceklerine dair on iki sene eğitim alıyorlar.
İlk dört senelerini geçirdikleri ailelerine çok ucundan değeniliyor. Ayrıca artık kız çocukları tasarım olarak meydana geliyor ve erkeklerden her zaman nüfusta daha az yer kapladıklarına değinilerek bahsediliyor fakat yazar burada neden erkeklerin de tasarlanmadığına ya da neden erkek nüfusunun gitgide azaldığına dair mantık içeren kuvvetli bir cevabı elimize vermiyor. Yani bana sorarsanız sanki yazar mükemmel bir kurgu ortaya çıkardığından öylesine emin ki "detaya girmesem de olur" mantığıyla yaklaşmış çoğu şeye. Sonlara doğru freida ve Darwin arasında geçenlerle sinir katsayısı gitgide artıyor. Açıkçası kitabın sonunu tahmin etmeye başlamıştım çünkü okuduğumuz kadarıyla yazarın bize vermeyeceği sonu biliyordum. Bu yüzden son satırları çok içim acıyarak okumadım. Genel olarak kitabı baya beğendim ve büyük bir merakla okudum. Sonuca nasıl varılacak, isabel'in sırlarını ve freida refaha kavuşacak mı derken sayfaları sabırsızlıkla çevirdim. Elbette öneriyorum fakat yazarın daha çok çabalaması gerektiğini düşünüyorum. İçimde bir şeyleri ukte bıraktı, aksi olsaydı benim için kesinlikle beş yıldız olurdu. Keyifli okumalar dilerim..
Continue reading Kusursuzlar - Louise O'neill | Kitap Yorumu
,

Kar Taneleri - John Green, Maureen Johnson, Lauren Myracle | Kitap Yorumu

Kitap Adı: Kar Taneleri
Orijinal Adı: Let It Snow
Yazarlar: John Green, Maureen Johnson, Lauren Myracle
Yayınevi: Pegasus
Sayfa Sayısı: 336
Goodreads Puanı: 3.84/5
Benim Puanım: 3,5/5
Arka Sayfa;
Son 50 Yılın En Feci Kar Fırtınası...
Kara Kışın Ortasında, Üç Romantik Aşk Masalı!
Gracetown tam da yılbaşına günler kala kara gömülmüştür. Ancak zorlu hava koşulları, can sıkıcı bir durum olmanın da ötesine geçer. Her şeyden habersiz bir kız, fırtına yüzünden yolda kalan treninden dışarı adım attığı anda hayat değiştirecek, kaçınılmaz olaylar silsilesini de tetikler.
Çok geçmeden, aşırı enerjik on dört ponpon kız kasabanın kafelerinden birine hücum eder. Dük’ün sinema gecesi onur meselesine dönüşen bir görevle sevimsizce bölünür ve aşk acısıyla kıvranan bir genç kız, minicik bir evcil hayvanın kaderinde çok önemli bir rol oynar.
Üç hikâye bir araya gelirken yabancıların yolları kesişecek ve aşk filizlenirken herkesin yüreği ısınacaktır...
Dokunaklı, yeni yıl kutlamalarının heyecanıyla dolu ve komik… Günümüzün çoksatan üç yazarından başka ne beklenirdi ki zaten?
Farklı yazarların bir araya geldiği ve bağlantılı olaylardan oluşan üç hikaye okuyoruz. Kitap aslında harika bir girişle başlıyor çünkü ilk hikayeye tek kelimeyle bayıldım. Yılbaşı filmlerindeki samimiyeti ve sıcaklığı hissedip tebessüm edersiniz ya ilk hikaye de o kadar güzeldi. Her şeyiyle elden akan ve karakterlere tutulacak kadar çok güzeldi. İkinci hikaye ise John Green tarafından yazılmış ve rica ederim bu adamın okuyucuyu kafa yormadan yazabileceği bir roman yok mu? Kız kim erkek kim ortalarda anlıyorsunuz hatta erkek olan karakteri baya bir süre kız sanarak okudum. İkinci hikaye de güzeldi ama öyle kafa karıştırıcıydı ki sadece sonlara doğru beğenimi kazanabilirdi. Üçüncü hikayeye gelirsek onu da aşırı beğenemedim. Oldukça basit bir konu üzerine ilerledi ve başroldeki kızı da ısınamadım. Anlayacağınız üzere en çok ilki beğendim, kesinlikle çok güzeldi. Farklı yazalardan oluşan kitapları seviyorsanız keyifli okumalar...
Continue reading Kar Taneleri - John Green, Maureen Johnson, Lauren Myracle | Kitap Yorumu
,

Bırak Beni - Gayle Forman | Kitap Yorumu

Kitap Adı: Bırak Beni
Orijinal Adı: Leave Me
Yazar: Gayle Forman
Yayınevi: Pegasus
Sayfa Sayısı: 360
Goodreads Puanı: 3.67/5
Benim Puanım: 3,5/5
Arka Sayfa;
Tüm hayatınızı bir günde ardınızda bırakabilir misiniz?
İşten eve dönüp yemek yapmak yerine gaza basıp yola devam etmeyi hayal eden tüm kadınlar… Kimseyle uğraşmak zorunda kalmayacağı bir yere giden trene atlayıp uzaklaşmayı düşleyen tüm kadınlar… 
Kocası ve çocuklarına bakmakla meşgul olduğu için kalp krizi geçirdiğini bile fark etmeyen yılgın anne Maribeth Klein için hayat tam da böyle bir çıkmaza sürüklenmekteydi... 
İyileşmeye çalışan Maribeth bu sürecin, onsuz yaşayamayacak insanlara külfet gibi geldiğini fark ettiğinde akla hayale sığmayacak bir şey yapar: Çantasını toplayıp çeker gider. Ailesinden ve kariyer hayatının beklentilerinden uzaklaşan Maribeth çıktığı bu yolculukta kendisinden ve sevdiklerinden sakladığı sırlarla yüzleşecektir. 
Kocaman yürekleriyle eşler, arkadaşlar ve sevgililerin tökezleyip düştüğü, büyüyüp affettiği Bırak Beni, herkesi kaçtığı korkularla karşı karşıya getirecek. 

Yazarın henüz iki kitabını okudum ve bununla beraber normalde yazdığı türün aksine biraz daha yetişkin tarzı bir konu edindiğini söylebilirim. Gençlik aşkından ziyade evli ve orta yaşlı bir kadının hayatının önemli bir kısmına şahit oluyoruz. Maribeth orta yaşlarda henüz kırkına varmadan hiç beklemediği bir anda kalp krizi geçiriyor. Bunun ardından hafif bir hastalıkla yüzleşirken elbette sıkıntılı günler geçiriyor. Erken yaşta anne olması sebebiyle bu zor günlerinde ikizlerine bakmak gibi bir sorumluluğu da mevcut. Aslında kitap çok hoş bir girişle başlıyor ve kuvvetli bir ihtimal gitgide beğeneceğimi söyledi. Hatta öyle ki ortadan sonra kafamda mükemmel kısımlar hayal edip baya beğeneceğim diye düşündüm fakat ne yazık ki yazarın kaleminde çok güçlü bir şey eksik. Resmen pastayı önünüze koyup tattırmıyor. Kitap boyunca geçebilecek en önemli ve en kalbe dokunacak kısımları irdileyip okuyucuya duygusal hisler yaşatacağına ısrarla üzerinden geçiyor. Kitabın sonuna kadar aklımda çok hoş bir kavuşma oluşturmuştum fakat ona bile ucundan değinince elimde olmadan öfkelendim. Genel olarak keyifle ve beğenerek okudum. Maribeth her ne kadar ailesinden uzaklaştıktan sonra birkaç beklemediğim harekette bulansa da ailesiyle arasındaki bu boşluğu nasıl gidereceğini meraklanarak okudum. Değindiğim gibi kesinlikle harika bir kitap olabilirdi fakat yazarın konuları böylesine yüzeysel işlemesi kitabın gözümde eksi yemesini sağladı. Konusunda farklı havayı sevdim ve bazı yerlerini tekrar okuyacak kadar beğendim fakat çok çok harika diyemem. Umarım önümüzdeki kitaplarında okuyucuya istediğini verir. Keyifli okumalar..

Continue reading Bırak Beni - Gayle Forman | Kitap Yorumu
,

Gölün Dibindeki Ev - Josh Malerman | Kitap Yorumu

Kitap Adı: Gölün Dibindeki Ev
Orijinal Adı: A House at the Bottom of a Lake
Yazar: Josh Malerman
Yayınevi: İthaki
Sayfa Sayısı: 184
Goodreads Puanı: 3.63/5
Benim Puanım: 4,5/5
Arka Sayfa;
İkisi de on yedi yaşındaydı. İkisi de korkuyordu. İkisi de evet diyordu.
Mükemmel bir ilk randevuydu: üzerinde kanoyla kürek çekilen göller, sandviçler ve soğuk içecekler... Ama Amelia ve James aniden suyun altında yaşamlarını sonsuza dek değiştiren bir şey keşfettiler.
İki katlı.
Bir bahçeli.
Ve ön kapısı da açık.
Gölün dibinde bir ev.
Amelia ve James için tek bir kural var: Evle ilgili soru sormak yok. Peki böylesine muhteşem bir yerin, belli bir bedelinin olmaması mümkün mü? İkili dalgaların altında parıldayan evde vakit geçirirken gerçekler de ortaya çıkmaya başlıyor:
BİR EVİN BOŞ OLMASI, ORADA KİMSE OLMADIĞI ANLAMINA MI GELİYOR?
Yazarın Kafes kitabına bayılmıştım ve bu kitabını arka kapağını da okuduğumda artık her seferinde muhteşem bir özgünlüğe sahip kitaplarla karşımıza çıkacağına emin oldum. Herkesi aynı gerilim tadını verecek kadar tatmin edebilir mi kesin bir şey diyemem ama ben gerçekten kitapta geçen o gerilim dolu satırları meraktan kalbim hızlı atarak okudum. Kitaba Amelia ve James'in aşklarına ilk adım atmalarıyla başlıyoruz. Ardından herkes gibi sinemaya gitmek ya da yemeğe çıkmak yerine kanoyla birlikte gölü turlamaya ilk randevularına çıkıyorlar. Ardından şans eseri daha önce muhtemelen hiç kano sürülmemiş üçüncü gölü keşfediyorlar ve kitabın da adını aldığı üzere gölün dibindeki evi keşfediyorlar. Şaşırmayacağınız üzere bi çılgınlık yaparak göle dalıp evin içini gezmeye başlıyorlar. Fakat baştan sona suya gömülü olan bu evde her bir obje aynı normal halinde olduğu gibi dayalı döşeli duruyor. Bu elbette karakterler gibi bizim de kafamızı karıştırıyor fakat bu keşifleri süresince "nasıl" sorusunu asla akıllarına getirmeme kuralını koyuyorlar. Daha sonrasında bölüm bölüm gölün içindeki o evin tamamen yalnız olmadığını öğreniyorlar ve artık her bölümü arka plandaki gerçeği öğrenme merakıyla kıvranarak okuyoruz. Yazardan öncesinde Kafes kitabını okuduysanız tüm kitap boyunca sizi çıldırtıp en sonunda her şeyi ortaya teker teker dökmediğini biliyor olmalısınız. Tabi bu bahsettiğim son kısımlarını öyle aham şaham ipucları vermeden bitirmek de bir diğer yeteneği. Sonuç olarak kitabı baştan sona bayılarak okudum fakat asıl gerçeği en sonda patlatayım derken çok hızlı geliştirdi olayları. Böyle olunca bir şeylerin kursağımda kaldığını itiraf etmeliyim. Daha açık bir son bekleyerek açgözlülük yaptığımı sanmıyorum, bana sorarsanız bunu hak ediyorduk. Belki kitabın sonu sizin kafanızda daha keskin hatlarla işlenebilir. Anlayacağınız bir an önce okumanızı öneririm. Benim zannımca gerilimi de gençlik aşkının ateşini de çok güzel inişli çıkışlı içeren bir kitaptı. Keyifli okumalar dilerim..
Continue reading Gölün Dibindeki Ev - Josh Malerman | Kitap Yorumu

26 Şubat 2017

,

Tehlikeli Kızlar - Abigail Haas | Kitap Yorumu

Kitap Adı: Tehlikeli Kızlar
Orijinal Adı: Dangerous Girls
Yazar: Abigail Haas
Yayınevi: Yabancı Yayınları
Sayfa Sayısı: 375
Goodreads Puanı: 4.15/5
Benim Puanım: 3/5
Arka Sayfa;
Lisedeki son yılları bitmişti. Anna, erkek arkadaşı Tate, en yakın arkadaşı Elise ve diğer yakın arkadaşlarıyla birlikte, hayatlarının en güzel yaz tatilini yaşayacaklarını düşündükleri Aruba’ya doğru yola koyulmuşlardı.
Ancak tatil sırasında Elise vahşi bir cinayete kurban gittiğinde, Anna kendisini yabancı bir ülkede, çok ağır ve küçük düşürücü suçlamalarla baş etmeye çalışırken bulmuştu. Arkadaşının katilini bulmaya kararlı olan Anna, kurduğu dostluklarla, gerçeğin güvenilmez doğasıyla ve aşk acısıyla ilgili korkunç şeyler keşfedecekti.
Yargıcın kararını bekleyen Anna'nın etrafındaki herkes onun suçlu olduğunu düşünüyordu ancak hiçbirine güvenilemezdi. Gerçek hikâye ise, kimsenin aklına gelmeyecek kadar şoke ediciydi...
  • Kitap harika bir girişle başlıyor. Gerilim tarzı filmlerde ilk sahneye bir telefon sahnesinden bölük börcük arkadan gelen korku nidalarıyla başlanır ya; bu kitabın da en başında aynı şekilde polisle geçen bir konuşma geçiyor ki zaten sırf bu konuşmanın arka perdesini öğrenmek istemek için hemen hızlı ve kalite bir başlangıçla sayfaları çeviriyorsunuz. Kitabın ana konusu Anna'nın en yakın arkadaşı Elise ve sevgilisi Tate'in dahil olduğu arkadaş grubuyla birlikte evlerinden uzak bir adaya tatile gitmelerini anlatıyor. Tabii bu tatil sona ermeden Elise bir şekilde vahşice öldürülüyor ve bu cinayetten hüküm giyecek olan suçsuz kişi de en yakın arkadaşı olan Anna. Hem geçmişten yani ikilinin tanışma evrelerinden hem de günümüzde soruşturmanın nasıl devam ettiğine dair oldukça detaylı bölümler okuyoruz. Geçmiş kısımlarda bu kadar detaya girilmesi arada sıkılmamı sağladı. Kitabı henüz yarılamadan katili aklımda tahmin etmeye çalışmıştım ama düşündüğüm gibi ilerlemedi. Hukuk yasaları konusunda yazarın kalemi çok kaliteliydi çünkü kadın araştırarak ve gerçekçi yazmış. Kitabı baştan sona çok severek ve sıkılmadan merakla okudum fakat bunun baş etkeni en sonunda her şeyin ortaya çıkacağına kuvvetli bir ihtimal vermemdi.

  • Son sayfalara doğru Anna'nın hüküm yiyeceği suçu o kadar büyük bir heyecanla okudum ki; satırlarla ellerimi kapayıp okudukça elimi geri çektim. Kitap boyunca öyle çok kişi atıp tutup başka bir şey ortaya sürüyor ki bunların hepsinin mantıklı bir sonuca varmasını beklemeniz gitgide imkansızlaşıyor. Anna'nın yalan olarak söylediği şeylerin başka biri tarafından ciddi bir tasdikle doğru olarak ortaya koymasının aklımı karıştırmasına hiç izin vermedim. Anna'ya her zaman inanmayı amaçladım çünkü kitabı baştan sona onun ağzından okuduğumuz süreç boyunca böyle bir şeyi yapmasına hiç ihtimal vermedim. Kitabın cinayete dair en kilit noktası o gün evde Elise sabahtan akşama kadar odasından çıkmamışken Anna ve Tate'in kısa süreliğine eve döndüklerinde ne yaptıkları. Kitap boyunca Anna duş aldığını ve Tate de odada onu beklediğini söylüyor. En sonunda nihayet son bölümde bu kısmın gerçek yüzü ortaya çıkıyor. Peki neye yarıyor biliyor musunuz? Hiçbir şeye yaramıyor çünkü kocaman bir çöp. Son bölümü o kadar beklenmedik bir yerden vuruyor ki tüm kitap boyunca okuduğumuz hiçbir şeye anlam yükleyemiyoruz. Hangi kaba koyarsam koyayım tahminlerim hiçbir yere sığıp bir manaya ulaşamıyor. Delillerden birine anlam versem başka bir delil katıksız bir saçmalığa dönüşüyor. Büyük bir hevesle okudum ve her dair her şeyin o son bölümle ortaya döküleceğine inandım ama resmen kendimi avutmuşum. Rica ediyorum böyle ipucu verdiğini sanarak yazmasın yazarlar. Son bölümün çok vurucu olduğunu yazarak övgülere sığdıramayanlar var ama bana göre keşke üstün körü yapayım derken bu kadar elini gözüne bulaştırmasaydı yazar. Bu kitap beni hayal kırıklığına uğrattığı için gerçekten üzgünüm. Benim sevemediğim ortada ama öylesine övenler var ki belki siz beğenebilirsiniz. Heyecanlı okumalar..

Continue reading Tehlikeli Kızlar - Abigail Haas | Kitap Yorumu
,

Kuğu ve Çakal - J. A. Redmerski | Kitap Yorumu

Kitap Adı: Kuğu ve Çakal (Katiller Çetesi #3)
Orijinal Adı: The Swan and The Jackal (In the Company of Killers #3)
Yazar: J. A. Redmerski
Yayınevi: Ephesus
Sayfa Sayısı: 400
Goodreads Puanı: 4.22
Benim Puanım: 4,5/5
Arka Sayfa;
Fredrik Gustavsson hiçbir zaman aşka inanmamış ve kimsenin karanlık hayatını kabul edebileceğini düşünmemiştir. Ta ki en az kendisi kadar tekinsiz Seraphina’yla karşılaşana dek... Fredrik ve Seraphina beraber dopdolu iki sene geçirmiş ve aşkın en karanlık halini tatmıştır. Fakat bir gün Seraphina Fredrik’i geride bırakıp kayıplara karışır.
Gelgelelim Fredrik Seraphina’yı bulmaya kararlıdır.  Fredrik’in elindeki tek koz ise Cassia adında, hafıza kaybı yaşayan masum bir kızdan başkası değildir. Fredrik’in Cassia’nın yaşananları hatırlaması için çabalamaktan başka şansı yoktur. Ve bu esnada hiç umulmadık olaylar yaşanır ve Fredrik kendini türlü açmazın içinde bulur.
Katiller Çetesi’nde macera Sarai ve Izabel’in ardından devam ediyor, gerilim iyiden iyiye tırmanıyor. Kuğu ve Çakal J.A. Redmerski’nin dünya çapında büyük yankı uyandıran serisinin üçüncü kitabı.
  • Şöyle şaşalı bir cümleyle başlamak istiyorum ki; tek kelimeyle bayıldım. Seri boyunca bir kitabı bu kadar beğenebileceğimi tahmin etmemiştim ve muhtemelen sıradaki kitapları da bunun kadar bağrıma basamayacağım. Kitap çok keskin bir giriş yapıyor ki bu tür alengirli başlangıçları okumak beni meraktan çatlatıyor. Seraphine'nin ne kadar kafadan kontak bir kadın olduğunu anladığım gibi tüylerim ürperdi çünkü aşk romanlarında büyük genellikle bu tür derin karakterleri erkek olarak okuyoruz. Ardından Fredrick'in Seraphine ile olan ilişkisinin her ne kadar coşkulu olsa da zannımca fazlaca sağlıksız olduğuna kanaat getirmek ilerdikçe nasıl bir yol alacaklar diye merak etmemi sağlıyordu ki zaten arka kapağında okuduğumuz ayrılık patlak verdi. Ardından Cassia karakterine geçtik ki kızla ilgili en ufak bir şeyi okumak onu bir anda sevmemi sağladı. Fredrick'in ona davranış biçimi, Cassia'nın o masum dokunulmaz saflığı karşısında kitabı gittikçe daha çok beğeneceğimi düşündüm.

  • Fakat sonradan Cassia ile Fredrick arasındaki iletişim beni rahatsız etmeye başladı. Cassia'nın ona ne yaparsa yapsın Fredrick'i deli gibi seveceğini söyleyip durması, ayrıca onu bir senedir sevdiği kadını bulabilmek için bodruma kilitlemesi karşılığında böyle büyük bir aşkı hissetmesi bir yandan beni saçmalığıyla sarstı, diğer yandan da geçmişine dair zerre bir şey hatırlamayan bir kadının ona nazik davranan bir erkeğe sığınması mantığıyla klişe olduğunu reddettim. Ama ne zaman ki Cassia'yı Seraphine'yı bulmak için aylardır hapseden ve Cassia'yı umursamayan Fredrick'in bir anda her şeyi bir kenara bırakıp o anı yaşamasını söylemesi absürtlüğüyle beni duraksattı. Çünkü Fredrick, Seraphine'yi bulmak konusunda öyle takıntılıydı ki böyle bir düşünceden vazgeçmesi olasılığı geçince direk artık kitabı sevemeyeceğim hissine kapıldım ve her ne kadar bu olayın mantığını sonradan anlasak da uzun bir süre bu tatsızlıkla okumaya devam ettim. Ama sonra öyle mükemmel bir hava kazandı ki ben de inanamadım. Tamamen beklediğimin dışında harika bir kurgu çıktı karşıma. Sonlarına doğru da en önemli olaylardan biri bizi şoka uğratmak için çok hızlı geçilmişti. Bunun haricinde gerçekten bayılarak okudum. Keşke çeviri ve düzenleme konusunda biraz daha hassas davranılsaydı ama ufak rahatsızlık verecek hatalar haricinde keyfimi bozacak kadar değildi. Benim tahminimce serinin devamında muhtemelen hiçbir kitabı bunun kadar sevemeyeceğim, umarım Fredrick hakkında daha fazla bir şeyler karalanır çünkü okumak için çırpınıyorum. Canı gönülden öneririm, rica ediyorum okuyunuz..

Continue reading Kuğu ve Çakal - J. A. Redmerski | Kitap Yorumu