Tessa Young on sekiz yaşında bir üniversite öğrencisidir;
basit bir hayatı, mükemmel notları ve dünya tatlısı bir erkek arkadaşı vardır.
Genç kız bütün hayatını gelecek planları üzerine kurmuştur; ta ki dövmeli ve
pirsingli, serseri Hardin'le tanışıp bu planları altüst olana kadar.
Hemen hız kesmeden yazılarımın devamı geliyor. Dün de bahsettiğim gibi After bitti. Söylediğim gibi kitaba yapacağım yorumu sonu çok etkileyecekti. Öncelikle kitapla ilgili genel düşüncelerimi dile getirdikten sonra kötü yorumlarımla dolduracağım buraları.
Kitap genel olarak iyi ve sürükleyici. Çok dengesiz bir çift olmalarına rağmen okurken merak etmekten kendini alamıyor insan. Bekleyin, hemen ama, fakat, lakin demeye başlamayacağım önce olumlu yorumlarımı dile getireceğim. Kitabın ana karakteri olan oğlan dövmeli, pirsingli ve ağır bir İngiliz aksanı var. Üçünü de hiç sevmesem de aklımdaki oğlan hiç fena değildi. Kızı da genel olarak beğendim. Oğlan kadar dengesiz değildi sağolsun. Ne yazık ki olumlu yorumlarım öyle uzun uzadıya olmayacak. Kitabı satın alın okuyun derim. Seviyorsanız güzel bir gençlik romanı. Hatta devamı geleceği için finalden sonra deli gibi beklersiniz eminim. Sadece şunu söyleyeyim. Benim gibi gençlik türünde çok roman okuduysanız o kadar abartılan yorumlara güvenip çok büyük beklentilere girmeyin sakın. Çünkü benim beklentilerim havada fos oldu. Tabii benim beklenti anlayışımla sizin ki bir olacak diye bir şey yok. Kitaba verdiğim puan 4. Ben sizin yerinizde olsam biraz bekleyip pdf olarak nete düşünce okurum. Ha sorarsanız birinci kitap öyle bir yerde bitti ki çıktığında ikinci kitabı da satın alacağım. Kitabı o kadar da kötülemedim. Benim kızdığım böylesine abartılmış olması. Karakterlerin uyumsuzluğu ama karşı konulamaz bir şekilde birbirlerine olan çekimleri güzel işlenmişti. Biraz fazla yetişkinlere hitap eden sayfalar vardı. O kadar detaya girmemelerini dilerdim. Bir yandan yere vuruyorum bir övüyorum biliyorum ama sürükleyici bir aşk romanı isteyenler tereddüt etmesin yine de. Belki de ikinci kitap bana şöyle okkalı bir tokat atıp haddimi bildirir diyormuşum. İstemiyor da değilim açıkçası. Umarım ikinci kitap çok daha güzel olur. Seri olacağını söylüyorlar ve dört kitaptan oluşuyormuş seri. 4 kitap yazılmış ve basılmış fakat ikinci kitap bir daha ne zaman çıkar bilinmez. Satın alın buyurun okuyun ve bana abartıldığı kadar güzel olduğunu kanıtlayın ya da siz de bana katılın.
Şimdi de spoiler bölümüne geçiyorum. Önceki kitap yorumum olan Bir Artı Bir de spoiler yazmadım çünkü kitabı iki yüz sayfa okusanız sonunu tahmin ediyordunuz. Öncelikle kitabın konusu çok klişe! Çocuk serseri ve seksi, kızsa sıradan bir hayat süren güzel bir kız. Üniversite ortamında bir şekilde yakınlaşıyorlar. Bu kitabın konusu bana Jamie Mcguire'nin Tatlı Yalan kitabını çok hatırlattı. Oradaki oğlan da önüne gelen kızla birlikte olduktan sonra bir kıza tutulup ona aşırı bağlanıp yine de dengesiz davranıyordu. İşte bu kitaptaki oğlan da tıpatıp öyleydi fakat iki çarpı dengesizi! Ki kitabın sonunda neden öyle dengesiz davranıp durduğu ortaya çıkıyor. Kitabın canımı sıkan tarafı çok fazla yakınlaştıkları sahnelerde detaya girmesiydi. Daha da rahatsız eden yerler var. Bu kitabın nesini bu kadar abarttılar? Normal bir aşk hikayesi. Hep bekliyorum böyle beni çok şaşırtacak, boğazım düğümlenecek diye fakat fıss. Ne öyle şaşkınlıktan gözlerim büyüdü ne de gözlerim doldu. Öyle normal bir aşk hikayesiydi. Sadece sonunda beni şaşırttı. Ama sonunu öyle bir şaşırtmak istemiş ki o da çok klişeydi. İkinci kitabı alırsam merakımı yenmek için alacağım. Ana karakterdeki kız yine salak gibi oğlana hemen sırnaşacak mı yoksa cidden onu süründürecek mi? Bence süründürecek ama oğlan yüzünden o kadar çok şeyini kaybetti ki kesinlikle bir süre yüzüne bakmayacak. Sanırım ikinci kitapta kızın o hallerine üzülürsem kitabı beğenebilirim. Bende mi sorun var bilmiyorum. Ben bir kitabı okurken beni saf saf sırıttırmasını, gözlerimi doldurmasını, içimin ezilmesini ya da heyecandan satırları hızlı hızlı okumayı isterim. Ama bu kitapta bu duygularından çok azını yaşayabildim. Bir kitap yorumumum da sonuna geliyorum. Şu anda Zaman İpliği'ni okuyorum. Umarım güzel çıkar :)
Edit: Dostlar bu yazımı okuduysanız kesinlikle serinin kalan kitaplarına yaptığım yorumlara tıklamayı unutmayın. Olur da bulumazsanız diye 2. kitap için; After We Collided 3. kitap için; After We Fell ve serinin 4. kitabı olan After Ever Happy yorumlarıma bakmanızı öneririm. Hele de serinin ilk kitabını aynı benim yorumumda yazdığım gibi hiç beğenmeyenlerin serinin diğer kitaplarına dair yazdığım yorumlara bakmasını şiddetle öneririm.
Bugün sonunda Tüyap'a gidebildim. Bizim eve göre çok uzak. Fatih'den Beylikdüzü'ne gitmek gerçekten göze çok uzun geliyor ama kitap alışverişi için isterse Beykoz'da olsun umurumda bile değildi. Fakat daha önce hiç metrobüse binmediğim için ailem biraz sıkıntı çıkardı. En sonunda uğraşlarım sonuç verdi ve bugün dersim olmadığı için öğleden sonra yola çıktım. Metrobüse binmek tahmin ettiğim kadar kötü değildi hatta oturabildim bile. İlk defa bir kitap festivaline gitmek hem heyecan verici hem de değişikti cidden. Öncelikle aldığım tüm kitapların genel bir resmini attıktan sonra yayınevlerini ve fiyat indirimlerinden bahsedeceğim.
Tüm bu kitaplar şu anda balkonumda duruyor çünkü henüz raflarımı almaya gidemedik. İnşallah hafta sonu olmadan alabileceğiz. Öncelikle genel olarak Tüyap'dan bahsetmek istiyorum. Konuştuğum ve uğradığım bütün yayınevlerinin tüm görevlileri çok sıcakkanlıydı. Gerçekten çok hoşuma gitti. Herkes sorularıma nezaketle cevap verdi. İlk önce Pegasus yayınevine gittim çünkü tuttuğum notlarımda en çok Pegasus'un kitapları vardı. Ha bu arada! İnternetten alışveriş her zaman daha ucuza geliyor. Bunu bildiğim için önce bir liste çıkarıp alacağım kitapların internetteki fiyatlarını yazdım. Bu yüzden tüm gezim boyunca elimde sürekli kalem ve defterim vardı. Pegasus yayınevine gittim lakin oradan fazla kitap almaya niyetli olduğum için en son dönmeden önce tekrar uğrayacağımı söyledim. Bir de yanlış kitabı Pegasus yayınevine yazdığım için oradaki bayanı kitabı aramakla meşgul ettim. Hatta bu karışıklığı başka bir yayınevine daha yaptım. Bir daha ki sene kesinlikle listemi kontrol edeceğim.
İlk olarak Pegasus'dan sonra karşıma Martı yayınları çıktı. Normalde internetten 15 liraya alacağım diye not ettiğim Kitap Hırsızı'nı 10 liraya satın aldım. Diğer kitabı da aynı fiyata aldım. Takip ettiğim bir yorumcunun övdüğünü görmüştüm.
Ardından Yabancı yayınlarını gördüm ve hemen Lola ve Komşu Çocuk'u gördüm. Çünkü kitabın hem ciltli olması hem de bu sıralar takip ettiğim tüm kitap yorumcularının fotoğrafını paylaştığını görünce hemen almak istedim. Yanında Kötü Kızlar Ölmez kitabını da ilginç bulunca onu da satın aldım. Aslında 18 lira diye not tuttuğum Lola ve Komşu Çocuk'u 15 liraya satın aldım.
Daha sonra Parodi yayınlarını şans eseri gördüm. Aslında deli gibi aradığım ve bulamadığım yayınevleri de oldu. Sadece Benim Balığım Yaşayacak kitabını almaya niyetliydim fakat sonradan tüm kitapların 10 lira olduğunu görünce biraz bakınıp diğer üç kitabı da aldım. Benim Balığım Yaşayacak kitabını 17 lira diye not almıştım ama 10 liraya aldığım için çok sevindim.
Hani karıştırıp Pegasus yayınevinde arattırdığım kitap vardı ya. İşte ta kendisi; Şeftali Kokan Bir Yaz! Ara ara ara sor sor sor en sonunda Novella yayınlarını buldum. Meğer Martı yayınlarının standındaymış :( Oradan da sadece Şeftali Kokan Bir Yaz'ı aldım. İnternetten not tuttuğum fiyatı 17,50 olmasına rağmen kitabı 15 liraya aldım.
Evet, sanmayın ki ben sadece roman tutkunuyum. Ayrıca Türk Edebiyatı'nın ünlü yazarlarının şiirlerine ve öykülerine bayılıyorum. Bu yüzden elbette YKY yayınlarına uğradım. Fakat beni hayal kırıklığına uğrattı çünkü sorduğum kitap fiyatları hep benim not tuttuklarımdan üç dört lira fazla çıktı. Ben yine de büyük bir hevesle Sabahattin Ali'nin kitaplarından üç tane ve büyük bir merakla okumak istediğim Cemal Süreyya'nın şiirler kitabını aldım. Toplamına 45 lira gibi bir şey ödedim. Kasadaki bayan da indirim yaptıklarını söyledi fakat internetten alsam dört kitap bana 35 liraya falan gelecekti. Yani önceki yazdığım yayınevlerinin aksine beni hayal kırıklığına uğratan birinci yayınevi YKY oldu.
Hiç sormuyorsunuz mübarek paran bitmedi mi diye :D Elbette bitmek üzereydi artık. En son Pegasus yayınları için bir miktar para kenara bıraktım ve artık yayınevlerine kaçamak bakışlarla bakıyordum. Sonunda tekrar Pegasus'un önünde buldum kendimi. Almak istediğim çok kitap vardı ama ne yazık ki aynı YKY de olduğu gibi Pegasus da hep not aldığım fiyatların üç dört lira fazlasıyla satış yapıyordu. Şimdi üç dört lira çok mu diyeceksiniz ama biraz daha ucuz olsa o fazladan ödediklerim yerine iki tane daha roman alırdım on liraya. Neyseciğime büyük bir merakla Zaman İpliği'ni aldım.
İki tane de paramın son kuruşlarıyla ciltli kitap aldım. Pegasus'un ciltli kitaplarına bayılıyorum!
Evet, alışverişim bu kadar sürdü fakat bulamadığım kitaplar oldu. Mesela Ephesus yayınlarından hiçbir şey alamadım çünkü çok araştırmadım. Hiçliğin Kıyısında'yı internetten alamamıştım o yüzden büyük bir hevesle Ephesus standının önüne geldim ki basımın bittiğini söylediler. Cidden çok üzüldüm. Bir daha ne zaman basılır bilmiyorlarmış. Sonracağıma Tudem yayınlarını gördüm ama oradan kitap alacağımı unuttum. Zaten bu kadar kitabı taşıdığımı düşünsenize. Artık başım ağrımaya başladı hem sesten hem de omzumun ağrısını düşünmekten. Tudem yayınlarından Çizgili Pijamalı Çocuk'u alacaktım ama kısmet değilmiş. Bir daha ki siparişimde internetten ısmarlayacağım. Ayrıca bir salaklık yapmışım ki sormayın gitsin. Şöyle güzel fotoğraflar çekerim diye makinemi de çantama attım. Üstüne de iki gündür okuduğum After kitabını atınca yeminle belim koptu. Salaklığıma yanayım resmen. Makineyi çıkarıp iki fotoğraf çekecek zamanım olmadı. Sanat galerisinin olduğu tarafı gezmeye de vaktim olmadı. O yüzden baktım bir halt çekemedim dedim bari bu kadar taşıdım blog yazıma Beylikdüzü'nde gün batımına dair bir fotoğraf atayım.
Sonra tüm metrobüs boyunca After'ı okudum ve eve varana kadar yeminle omuzlarım ağrıdan sızlıyordu. Bakmayın ağrım vardı ama o mutluluk paha biçilmez! Bu arada tüm harçlığım sıfırlandı. Bu cumartesi kuzenlerimle Sapanca'ya gitme ihtimalim var. Ona da param kalmadı. Ayın yirmisinden sonra Yalova'ya gideceğiz. Biliyorum yine çok gezeceğim. Sapanca işi belli değil ama tüm kuzenler deli gibi merakla bekliyoruz olacak mı diye! Anlayacağınız bundan sonra her sene Tüyap'a giderim. Ayrıca artık kitap festivallerini daha yakından takip edeceğim. Mesela geçen Üsküdar'daki festivali kaçırdım. Yine kulağıma geldiği gibi koşacağım. Bir daha ne zaman kitap alırım Allah bilir? Annem beni vuracak sanırım. Sırf daha fazla aldığıma kızmasın diye derslerimden feragat edip okumaya başladım kitaplığımdakileri. After yorumu kapıda. Tamamen finaline bağlı kitabın yorumunu ne bakımdan yapacağım. Bir daha ki yazımda görüşmek üzere. Tüyap'a gidin ve bir şeyler satın alın cidden!
Aslında niyetim bu kitabı okumak değildi. Önceki kitap önerimde yazdığım gibi John Green'in İlk Aşk kitabını okumayı istiyordum. Hele de o kitap için çektiğim resimleri görseydiniz, harika! Neyse artık okuduğum zaman ekleyeceğim. Aklımdaki Bir Artı Bir'in tanıtım fotoğrafı bu değildi. Ama bugün dil anlatım çalışmaktan feragat edeceğimi bilmiyordum. Bir elime aldım mı bırakamadım bu yüzden kahve içerken şöyle afilli bir fotoğraf çekmek aklıma gelmedi, ne de olsa birkaç güne bitiririm dedim. Ama bugün sabah arapça lisan dersime girmeyi beklerken okumaya başladım. Sonra eve geldim ve elimden hiç bırakamadım. Jojo Moyes olunca akan sular duruyor cidden. Öncelikle kitabın genel konusundan bahsedeyim sonra da bugünlerde yaşadığım ufak mutluluklara değineyeceğim.
Kitap Adı: Bir Artı
Yazar: Jojo Moyes
Orjinal Adı: One Plus One
Sayfa Sayısı: 464
Yayınevi: Pegasus
Goodreads Puanı: 3,93/5
Benim Puanım: 5/5
Arka Sayfa;
Sen ve beni toplasak sonuç ne olur?
Tatlı bela bir kadın… İki çocuğuna bakmak için deliler gibi çalışan ve baharın gelmesini dört gözle bekleyen Jess Thomas bugüne kadar hayatındaki tüm zorlukların üstesinden tek başına gelmiş. Ama artık birinin ona yardım istemenin kötü bir şey olmadığını anlatması gerekiyor… Ve hayatı alt üst olmuş bir yabancı… Yıllar boyunca çalışıp kazandığı her şeyi kaybetmesine neden olabilecek inanılmaz bir hata yapan Ed Nicholls bir uçurumun eşiğinde. Hatasını telafi edebilmesi için tek bir kurtuluş yolu var ve o yol da büyük bir maceranın içinden geçiyor… Sonuç… Jess birine borçlu kalmak istemeyecek kadar gururlu, Ed ise kendi sorunlarından başka hiçbir şeyi görmüyor… Peki, apayrı dünyalara ait bir kadın ve bir adam yan yana geldiğinde beklenmedik bir sürpriz gerçekleşebilir mi?
Bu kitaba dair öyle uzun bir spoiler bölümü yazıp içimi
döküp başınızı ağrıtmayacağım. Yani gönül rahatlığıyla yazımı baştan sona
okuyabilirsiniz. Öncelikle kitap harika. Beni hayal kırıklığına uğratmak ne
kelime beklentimin çok üstündeydi. Jojo Moyes'in kalemine bayılıyorum
gerçekten. Kadın o kadar sürükleyici yazıyor ki bırakamıyorum elimden. Hele de
bu kitap bir yolculuğu anlattığı için ayrı bir heyecanla okudum. Bu sefer pek
ağlamadım desem yalan olur. Yine gözlerim doldu ama güldüğüm yerler de oldu. Kitaptaki
tüm karakterlerin içini dökmesine izin vermiş bu sefer. Erkek karakterinin
duygularını da okumak çok güzeldi.
Kitabın konusu ayrı bir
konu. İsmine kapağına o kadar çok bayıldım ki. Bir günde bitirmeyi
istemememin tek sebebi şöyle tüm hafta elimde gezdirebilseydim harika olurdu
düşüncesiydi. Ayrıca kitabın arka tarafındaki minik araba resmi ve alt tarafta
gördüğünüz iki çocuk, iki ebeveyn ve köpek ayrı bir anlamlı. Hele de ismi yok
mu? Okudukça anlayacaksınız neden The One Plus One diye. Kitabı okurken öyle
bir daldım ki beğendiğim repliklerin olduğu sayfaların sayfa adlarını not
almayı bile unuttum. Tekrar göz geçirdiğimde yazı mı da düzenleyeceğim
inşallah.
Kitabı kesinlikle öneriyorum. Bir okuyun. Arada gözleriniz
dolsun arada deli gibi sırıtın. Kısacası tüm duyguları bir arada yaşayın.
Ayrıca muhtemelen tanıtım fotoğrafım değişecek. Keşke gene adalara falan gitseydik
de bisikletimin önüne koysaydım bu kitabı. Bakalım o mutluluğa hangi kitabım
sahip olabilecek bir daha ki sefere? Kısacası; okuyun, okuyun, okuyun.
Bitmiyor ki içimdeki kitap aşkı! Bir de insan senelerdir
yeni çıkan kitaplardan, yazarlardan, yayınevlerinden habersiz alınca daha büyük
bir açlıkla sarılıyor. Beni geçen hafta görmeliydiniz. Kitapyurdu'ndan büyük
meblağda kitap sipariş ettim. O üç gün kitap teslimini takip ederken öyle
mutluydum ki. Sonra çarşamba günü şansıma sabah uyanmayı unuttuğumdan kursa
gidemedim. Tam tekrar uyumaya gömülecektim ki kapıdan "Betül Tosun?"u
duyunca fırladım çocuklar gibi. Hemen gidip aldım koca koliyi. Hevesle tüm
kitapları serdim mutfak tezgahına. Aslında bugüne kadar kapıma çok kargo geldi.
Hele de iki senedir her ne kadar annemi çıldırtsa da ben sürekli internetten
bir şeyler almaya hevesliyim. Buna rağmen bu kargo kadar beni mutlu eden olmuş
muydu pek emin değilim. Kitapları dizmesine dizdim ama daha alacak bir sürü
seri ve roman var. Bu yüzden son on beş gündür enerjimi annemin raf almaya ikna
etmekle tükettim. Sonunda tek başıma Ikea'ya gidip raflara baktım
fotoğraflarını çektim. Ardından yine ısrarlarımla dün tekrar gittik ve bir
tanesinde karar kıldık fakat babam arabayı boşaltmayı unuttuğu için dün satın
alamadık. Anlayacağınız hevesim kursağımda kaldı. Ben de gidip kitaplık için
aksesuarlara bakmaya başladım. Hevesim yerine geldi. Bu hafta içinde raflarım
da yatağımın üstünde yerini alacak. Resmini paylaşmak için can atıyorum
şimdiden.
Gördüğünüz gibi Jojo Moyes'ları yan yana dizdim. Lakin
evvela After'i okuyacağım büyük bir hevesle. Raflarımın yakında odamda
olacağını heyecanının yanında ya çarşamba ya da cumartesi Tüyap'a gidecek
olmanın heyecanı da bir başka. Aslında bu sevdam ile ilgili ayrı bir yazı yazacaktım
ama neyse birleştireyim dedim. Tüyap'dan aldığım kitapları ayrı bir blog
yazısında açıklayacağım. Bu arada Tüyap'a ilk defa gideceğim. (Double heyecan)
Hep Betül mü mutfakta olacak? Evet, henüz aşure denemedim ve eğer annem bu sene üçüncü kez yapmaya niyetlenmezse ben de bu sene deneyemeyeceğim gibi görünüyor. Bu aşure fotoğrafını sanırım geçen hafta çektim. Tarifini de daha demin annemden zorla aldım. Yok sen yazsan ne olacak, yok millet istese her yerden bulur. Elbette bulunmaz hint kumaşı değil benim yazacağım lakin bir hatıra olsun. Yapacağım zaman zırt pırt anneme sormayayım pat diye buradan açıp uygulayayım isterim. Uzatmadan tarife geçiyorum.
İçindekiler;
2 su bardağı buğday
1 su bardağı nohut
1 su bardağı kuru fasulye
1 kilo şeker
1 su bardağı süt
1 su bardağı kuru üzüm
1 su bardağı kuru kayısı
1 su bardağı kuru incir
1 portakal kabuğu ve içi
1 elma (sadece içi)
Öncelikle buğdayı, nohudu ve fasulyeyi geceden suya koyuyoruz. Yapacağımız gün buğdayı asıl aşureyi pişireceğimiz geniş tencerenin içine alıp yarısına kadar su koyup altını açıyoruz. Bir yandan nohudu ve kuru fasulyeyi ayrı tencerelerde üzerlerini kapatmaktan biraz daha ziyade su koyarak pişirmeye başlıyoruz. Nohudu özellikle düdüklüde pişiriyormuşuz çabuk pişsin diye. Pişen nohudun ve kuru fasulyenin suyunu ayrı süzdürüyoruz ardından pişen nohutla kuru fasulyeyi buğdayın olduğu tencereye ekliyoruz. Ardından kuru üzüm, kuru kayısı ve inciri ekliyoruz. Ardından rendelediğimiz tam portakalı ve minik minik kestiğimiz portakal parçalarıyla elma parçalarını ekliyoruz. Meyveler yumuşamaya başlayınca şekerle sütü ekliyoruz. En son meyveler iyice pişince altını kapatıyoruz. Hemen taslara boşaltıyoruz. Biraz soğumasını bekledikten sonra en eğlenceli kısım olan süsleme işine koyuluyoruz. Elimizde ne varsa kafamıza göre tarçın, nar, fındık, kara üzüm, badem ekliyoruz.
Böyleymiş işte. O kadar da zor değil ama teferruatlı yine de. Bu yazımla beraber sonbahara da merhaba diyorum.
Kasım ayını çocukluğumdan beri sevmişimdir çünkü Yalova'daki devremülkümüze kasım ayında gidiyoruz. Eskiden kasımı iple çekerdim, yaşlandıkça hevesim azaldı diyormuşum :P Bir sonraki kitap öneri yazımda bugünlerde nelerle deli gibi meşgul olduğumu kısaca belirteceğim.
Olur da Elif Hanım'ın bu tarifiyle denerseniz afiyet olsun şimdiden.
Birbirlerine aşktan başka verecek hiçbir şeyleri yoktu...
Yaşamın ince detayları Lou'dan sorulur. Otobüs durağıyla ev arasında kaç adım var? Çalıştığı kafeye gelip gidenler nasıl bir hayat yaşıyor? Parlak yeşil elbisenin altına ne renk külotlu çorap giyilir? Onda bu soruların hepsinin cevabı var. Kolayca mutlu olabildiği küçücük dünyasında bilmediği tek şey hayatın çok daha karmaşık soru ve cevaplarla dolu olduğu... Geçirdiği motosiklet kazasıyla hayatı altüst olan Will uzun süredir karmaşık sorularla meşgul. Bu hayatta diğer insanları mutlu eden küçük şeyler ona biraz olsun keyif vermiyor. Çevresindeki tüm renkler birden griye dönmüş ve böyle bir umutsuzluk içindeyken yapabileceği tek şeyin hayatını sonlandırmak olduğunu düşünüyor. Peki, asık suratlı, aksi ve geçimsiz Will, Lou'nun rengârenk yaşamıyla karşılaşırsa neler olur? Mucizelere inanmıyorsanız durup bir kez daha düşünün...
Evet, farkındayım. Bu fotoğrafıma ben de bayıldım. Günlerden cumartesiydi. Üç kişi toplanıp yazdan beri istediğimizi gerçekleştirmeye Büyükada'ya gidip bisiklet sürecektir. Vapurun oraya varması baya zaman alacağı için çantama bir kitap atayım dedim. Eksik Parça'yı okumak istemedim çünkü hafta içi çok meşgul olacaktım ve dayanamadan ikinci kitabı okumaya başlayacağıma emindim. Yani vapurlarda oradan oraya giderken elimde bir bu kitap vardı. Kitabın yorumlarını okuduktan sonra iki hafta kadar önce D&R'dan almıştım. Öylece uslu uslu kitaplığımda duruyordu. Biraz daha dursa mıydı? Bu soruya cevap vermek çok zor. Kitap beni çok derinden etkiledi. Biraz daha sakin kafayla okumayı tercih edebilirdim ama bir günde pat diye okuduğuma o kadar da pişman değilim.
Kitap o kadar sürükleyici bir dille yazılmış ki hiç anlamadan başladı bitti oluyor. Neredeyse tüm gün boyunca elimden hiç bırakmadım. Okumayı düşünen herkese şiddetle öneririm.
Ağır spoiler;
Şimdi izin verin de şu garibim Betül bir içini döksün. Kitabın ilk 300 sayfasını büyük bir merakla okudum. Will ile Lou'nun yavaş yavaş yakınlaşması o kadar güzeldi ki. Öncelikle Will, özetten de belli olduğu gibi kötürüm genç bir adam. Kötürüm olmadan önceki hayatı mükemmel. Sıkı bir kitap okuyucusu olduğum gibi küçüklüğümden beri büyük bir film izleyicisiyim. Jevier Bardem'in İçimdeki Deniz filmini bilenler vardır belki de. İki sene önce kadar izlemiştim ve gayet beğenmiş ve sonunda da hüzünlenmiştim. Ayrıca daha bu yaz tatildeyken Dalgıç ve Kelebek ve Daniel Day‑Lewis'in başrolünde olduğu Sol Ayağım filmini izlemiştim. Kitap da konusu itibariyle bu filmlere andırdığı için içinde bu filmlerin isimleri de geçti. Her neyse, öncelikle başından beri kitabın sonunun hep güzel biteceğini düşündüm ama sürekli nasıl iyi bitebilir ki diye kafa patlatıp durdum. Beni çok ağlatan bir kitap oldu. Benim için ne kadar ağlatırsa o kadar iyi bir kitap olur ama bu seferki canımı hayli yaktı. Sonlarına doğru neye üzüleceğime şaşırdım. Lou'nun ne olursa olsun Will'i kötürüm olduğu halde hayatının sonuna kadar sevmeyi büyük bir tutkuyla kabullenmiş olması mı? Yoksa Will'in Lou'nun aşkını kazandığı halde gene de ölüme en basit yoldan kavuşmayı istemesi mi? Ciddi anlamda hangisine üzüleyim derken duygularım karman çorman oldu. Dur Betül, bir sus, biraz daha bekle diye diye boğazımdaki yumruyu yutmaya çalıştım sürekli.
"Ne var biliyor musun?"
Bütün gece yüzüne, göz kenarlarındaki kırışıklıklara, boynunun omuzlarında birleştiği yere bakabilirdim. "Neymiş?"
"Bazen sabahları uyanmak istememin tek nedeni sen oluyorsun Clark."
Hani kitap okurken gözlerin dolar da satırlar bulanıklaşır ya bu kitapta onu çok fazla yaşadım. Kitabın o kadar insana dokunan yeri vardı ki. En çok zoruma giden sahne Lou'nun aşkının itirafına karşılık Will'in Lou'nun kendi iyiliği için onu reddedip kendini öldürmeye gideceği yerde Lou'nun kendisine eşlik etmesini istemesi oldu. O satırlara kadar içimde git gide azalan mucize paramparça oldu resmen.
Onsuz yaşamaktan korktuğumu fark ettim. Benim hayatımı yıkmaya ne hakkın var, demek istiyordum. Benim senin hayatın üzerinde hiçbir şey söylemeye hakkım yokken bunu yapmaya ne hakkın var?
Jojo Moyes'in birkaç kitabını daha satın almak isterim ama biraz araştırma yapmam gerek. Kitap çoğunlukla Lou'nun ağzından ama tüm karakterlere de bir bölüm verilmiş, Will hariç. Onun ağzından iki sayfa bile okumayı çok isterdim. Böyle işte. Kitap biraz psikolojimi de bozdu. O günlerde hafiften bozuk olan ruh dengemi de mahvetti. Fakat ne kadar beğendiğimi kelimelere sığdıramam. Ne zaman kitap hakkında düşünmeye başlasam içimde bir hüzün çöküyor ama ben o hüznü bile çok seviyorum.
İşte böyle. Kalbimde iz bıraktın Clark. Komik kıyafetlerin, kötü esprilerin ve en küçük bir duygunu bile saklamak konusundaki beceriksizliğinle odamdan içeri girdiğin ilk andan itibaren bende bir iz bıraktın. Sen benim hayatımı, bir paranın senin hayatını değiştireceğinden çok daha fazla değiştirdin.
Beni o kadar da sık düşünme. Seni sulu gözlü bir şekilde hatırlamak istemiyorum. Sadece iyi yaşa.
Sadece yaşa.
Sevgiyle,
Will.
Gördüğünüz üzere bu da kitaplığım son hali. Üç yeni kitap satın aldım ve bir daha ki ay alacağım kitapların da listesini çıkardım. Yani kasımı iple çekiyorum. Bir daha ki sefere blogumda yorum yapacağım kitap muhtemelen John Green- İlk Aşk olacak.
Senden Önce Ben'i okuyun ve bol bol hüzünlenip derin düşüncelere kapılmanız dileğiyle :)
Yazarlıkta karar kılıncaya kadar, boks antrenörlüğünden
ressam ve heykeltıraşlara modellik yapmaya, muz plantasyonlarında hamallıktan
gece kulüplerinde garsonluğa kadar çeşitli işlerde çalışan Jose Mauro de
Vasconcelos'un başyapıtı Şeker Portakalı, "günün birinde acıyı keşfeden
küçük bir çocuğun öyküsü"dür. Çok yoksul bir ailenin oğlu olarak dünyaya
gelen, dokuz yaşında yüzme öğrenirken bir gün yüzme şampiyonu olmanın hayalini
kuran Vasconcelos'un çocukluğundan derin izler taşıyan Şeker Portakalı, yaşamın
beklenmedik değişimleri karşısında büyük sarsıntılar yaşayan küçük Zeze'nin
başından geçenleri anlatır. Vasconcelos, tam on iki günde yazdığı bu romanı
"yirmi yıldan fazla bir zaman yüreğinde taşıdığını" söyler.
Evet, blogum olalı neredeyse iki sene tam olacak. Bu zamana kadar sadece bir tane kitap tanıtmışım. Onun dışında hiç kitabı yorum yapmadım çünkü iki senedir neredeyse hiç kitap okumadım. Bunun başlıca bir sebebi yok. Kendimi çevirilere o kadar verdim ki hobilerim de yok olmaya başladı. Hatta bir ara yeni bir hobi bulma amacına girmiştim ama kitap okumak aklımın ucundan geçmemişti, neden ben de bilmiyorum. Her neyse, bu yazın başı itibarıyla deli gibi e-kitap okumaya başladım. Şu ana kadar 111 kitap okudum. Gerçekten bu yazımın şansına böyle bir sayıya gelmişim resmen :)
Haftada bazen beş bazen on kitap bitiriyorum. Bu tamamen kitapların sürükleyici olmalarına bağlı.
Evet, kabul ediyorum büyük bir cahilim. Açıkçası bu zamana kadar Şeker Portakalı'nı okumadığım için utanmıyor değilim. Hele de bu yaz o kadar kitap okuduktan sonra bu kitabı bu kadar geciktirdiğim için. Aslında pdf olarak da okuyabilirdim ama gidip satın aldım elbette. Bu zamana kadar hep bu kitaptan övgülerle bahsedildiğine şahit oldum. Hele de zamanında aktif bir tumblr kullanıcısıysanız emin olun defalarca kez bu kitaba ait replikler görebilirsiniz. Ben de defalarca kez gördüm elbette. Genel olarak çocuk kitabı olarak görünebilir ama eminim annem okusa o da büyük bir zevk alır kitaptan.
Tüm yaz boyunca kitaplarımı bitirdikten sonra puanlandırdım. 10 üzerinden puan veriyorum ama buna pişmanım biraz da. Ayrıca eğer bir kitap beni ağlatırsa anında 10 puanı çakıyorum. Zaten bu kitabın aşağı kalması imkansız.
Tamam, biraz fazla duygusalım filmler ve kitaplar konusunda. Sadece bir kez ağlamadım. O kadar samimi ve dokunaklı yazmış gibi yazar elimde değildi.
"Bak, Minguinho." Kuşumun, cılız göğsümden koptuğunu hissettim. "Uç, küçük, kuşum, yükseklere uç. Uç da Tanrı'nın parmağına kon. Tanrı seni başka bir çocuğa yollayacak. Benim için şarkı söylediğin gibi onun için de söyleyeceksin. Hoşça kal, benim güzel kuşum!" İçimde büyük bir boşluk hissettim.. "Bak, Zeze. Bulutun parmağına kondu." "Gördüm." Başımı Minguinho'nun göğsüne dayadım ve bulutun uzaklaşışını seyrettim. "Ona hiçbir zaman kötü davranmadım." Başımı dala doğru çevirdim. "Xururuca!" "Ne var?" "Ağlamak kötü bir şey mi?" "Ağlamak hiçbir zaman kötü değildir, budala. Neden soruyorsun? "Bilmiyorum. Bir türlü alışamadım. Sanki yüreğim boş bir kafes..."
"Önemi yok, onu öldüreceğim!"
"Ne diyorsun sen, küçük; babanı mı öldüreceksin?"
"Evet, yapacağım bunu. Başladım bile. Öldürmek, Buck Jones'un tabancasını alıp güm diye patlatmak değil! Hayır. Onu yüreğimde öldüreceğim, artık sevmeyerek... Ve bir gün büsbütün ölecek."
Kitabı bitirdiğimde tarif edilemez bir beğeni vardı içimde. Bakın, kelimelere dahi dökemiyorum. Demem o ki çok ama çok beğendim. Ardından hemen filmini izledim lakin filmi kitabı kadar güzel değildi. Gene de duygulandığım yerler oldu. Filmini de çok beğendim fakat kitabı kadar değildi. Zeze'nin devam maceralarını anlatan Güneşi Uyandıralım ve Delifişek kitaplarını da okuyacağım. Delifişek'i satın aldım lakin Güneşi Uyandıralım'ı sipariş ettim ve hala almaya gitmedim. İçimdeki kitap sevdasını bastıramıyorum. Bir daha ki yaza kadar şimdiki rekorumu katarak üç yüze kadar kitap okumuş olurum. Ayrıca asıl ağladığım replikleri atmadım. Bir ihtimal hala okumamış olanlar vardır. Satın alacağım daha çok kitap var. Tüm kitapları e-kitap olarak okumak istemiyorum. Aklımda alacağım bir sürü kitap var fakat kitapçıya gitmeye bir türlü niyetlenemiyorum. Kocaman olmasa da bizim de odada bir kitaplığımız var. Biri sürü dünya klasiklerinin yanında benim zamanında satın aldığım romanlar da mevcut. Aslında daha çok kitabım var ama kime verdiysem bir kaçını bulamıyorum.
Bu sadece kitaplığımın bir kısmı. Bir zamanlar twilight hayranıydım ama artık o konuları açmak istemiyorum. Bu kış boyu kitap yorumlu yazılarım bol bol olur diyerek veda etmek istiyorum. Son olarak okumayanlar şu repliği okumasın ama bu yazıma koymadan edemeyeceğim.
Evet, bu köşemde yazdan sonra önereceğim ilk hint filmi; Dil Dhadakne Do.
Bu filmi afişini gördüğümden beri çevirmek istiyordum. İki ay kadar çeviri yapmadım ve bir ay boyunca kim ne çevirdi, hangi filmin kaynağı çıktı, hangi film vizyonda haberim bile yoktu. Sonra İstanbul'a döndüğümde bu filmin kaynağının çıktığını gördüm. Hatta başka bir arkadaş daha çevirmeye başlamıştı ama o kadar hevesliydim ki onun çevirmesini umursamadım. Bugüne kadar çevirdiğim filmler arasında en uzun satır sayısı olan filmdi muhtemelen. O kadar çok satır birleştirme yaptım ki başım döndü artık. Şimdi film hakkında konuşmaya gelirsek ben gayet beğendim. Çevirirken çok nadir sıkıldığım sahneler oldu. Ayrıca film beni bir yönden baya şaşırttı. Bugüne kadar Ek Villain ve Aahiqui 2 haricinde tüm ost parçalarını beğendiğim bir film olmamıştı ki Dil Dhadakne Do da o kervana katıldı. Bir filmin her ost parçası mı bıkmadan dinlenir?!
Filmin konusundan ziyade beni ilk çeken harika kadrosu ve Türkiye'de uzun süren çekimleri oldu. Film zengin bir ailenin kendi aralarındaki çatlaklarını uzun uzadıya anlatıyor. Bu sırada araya yan karakterler ve aşklar da giriyor.
Benim film boyunca özellikle hayran kaldığım şey; Ranveer Singh'in oyunculuğuydu. Aslında bu filme kadar kendisine karşı özel bir ilgim yoktu ama bu filmle oldu desem yeridir. Onu önceki filmlerinde hep uzun saçları ve bıyıklarıyla tanıyordum. Hatta bazen bana itici geliyordu. Ama bu filmdeki görünüşü ve sevimli halleri beni kendine hayran bıraktı.
Ayrıca bir diğer hayranlığım da Priyanka Chopra'yaydı. Bu kadını Barfi filminden beri çok severim. Ayrıca filmde Ranveer ile abla kardeş ilişkileri çok hoş ve samimiydi.
Evet, bir de Ranveer'in aşkı vardı. O role de Anushka Sharma'yı koymuşlar ama bu kız bana estetik yaptırmadan önce de sevimsiz geliyordu. Hala da öyle geliyor. Belki ilerde ki rolleriyle gözüm alışır.
Ne kadar Ranveer'e bu filmde tutulsam da benim dikkatimi diğer çiftler çekti.
Bu ikisini de izleyin ama onlar hakkında spoiler vermeyeyim :)
Son gifleri de dans sahnesinden ekliyorum :)
Filmi genel olarak beğendim ve izlemenizi öneririm. Zaten o kadar çok çiftin hikayesini barındırıyor ki birinden sıkılsanız eminim diğerini beğenirsiniz.
Ayrıca inanın tüm şarkıları çok güzel. Filmi çevireli bir aydan fazla oluyor ama hala dinliyorum
Evet, alttaki sufleyi yapan kişinin ta kendisiyim. Bakmayın öyle harika gözüktüğüne onu akıtana kadar deli oldum.
Evet, deli oluyordum. Bu sanırım beşinci suflem falan. Sufleyi böyle akıtmanın ince püf noktaları var. Öncelikle tarifini yazayım. Ardından nasıl başardığımı anlatmak isterim :)
Sufle Tarifi:
2 yumurta
Yarım su bardağı şeker
80 gr bitter çikolata
50 gr margarin
Yarım su bardağı un
Çikolata hariç diğer malzemeler zaten evde her zaman olan şeyler. Hatta artık bitter çikolata da evimizden çıkmaz oldu. Yapılışına gelince öncelikle margarini bir tavada eritiyoruz. Ardından çikolatayı kırarak ekliyoruz ve karıştırarak çikolatanın margarinle erimesini sağlıyoruz. Bu sırada öncelikle yumurtaları güzelce çırpıp şekeri katıyoruz. Ardından erimiş olan çikolatamızı yumurta harcımıza ilave ediyoruz. Güzelce çırptıktan sonra unu da ekleyerek çırpmaya devam ediyoruz ve böylece sufle harcımız hazır olmuş oluyor. Sufle yapmaya başlamadan önce fırını 200'e getiriyoruz çünkü sufle çok kısa süre fırında duracağı için fırının yüksek ayarda önceden ısıtılmış olması şart.
Ben daha çok üsttekileri kullanmayı seviyorum. Onlar daha az alıyor ve daha çabuk sufleyi çıkarıyor. Evet, şimdi devam ediyorum. Ben her zaman sufle kaplarımı sıvıyağla yağlardım ama artık önce tereyağla ardından unla yağlıyorum. Yani demek istediğim tereyağla yağladıktan sonra üzerlerine un serpip elimle dağıtıyorum. Püf noktalardan biri bu. Diğeriyse sufleyi ne kadar çok bir kaba dökerseniz o kadar piştikten sonra çıkarmanız imkansızlaşır. Bu yüzden kapların yarısından biraz daha fazla olacak kadar dolduruyoruz. Zaten sufle hafif ağır bir şey olduğu için az olsa da yetiyor. Evet, dediğim gibi harcımızı kapların yarısına gelecek şekilde doldurduktan sonra fırına koyuyoruz kaplarımızı. 8 veya 10 dakika içinde pişmiş oluyor. Ben kronometre tutuyorum. Daha iyi oluyor. Beni en çok heyecanlandıran ve sinirlendiren sufleyi kabından çıkarmaktır. Bazen çok kolay oluyor ama bazen tabağa almamla her tarafı akmaya başlıyor. Ya da içindeki tüm çikolata pişmiş oluyor ve deli oluyorum haliyle. Bu tamamen süreyi iyi tutmakla ve kapları güzel yağlamaya bağlı. Ben tabağa çıkardığım gibi üzerine pudrayı seriyorum ve hemen servis ediyorum. Tüm yaz vanilyalı dondurmayla yedik ve harika oldu tadı.
Bu sene suflemle ve prenses pastamla meşhurdum. Ayrıca herkes sufle yaparken nasıl deliye döndüğüme tanık oldu. Çok kısa sürse de bir şey aksi gitti mi tüm devrelerim yanıyor. Hatta bazen o heyecanı bildiğimden yapmıyorum bile. Bir de içi akışkan olmadı mı yiyenler benle dalga geçti mi iyice deliyorum. Ama akıtmayı başardım mı da göğsüm gere gere geziyorum resmen :)
En son ki yazımda önerdiğim filmlerden sonra izlediğim, beğendiğim ve önereceğim filmleri burada bir arada toplayacağım.
Yaz boyunca izlemek için 100'e yakın film indirmiştim. Bunların çoğu eski yapımlardı ama ben daha çok konusuyla beni cezp edenlere öncelik verdim. İlk olarak film indirmeye başladığımdan beri izlemeyi en çok istediğim filme öncelik verdim. Bu filme uygun altyazı bulacağım diye baya kriz geçirmiştim hatta iki kez torrent indirmek zorunda kalmıştım.
1. İşte Daniel Brühl'e hayran olmamı sağlayan film; Good Bye Lenin.
Bu filmi ne zaman bir yerde görsem hep övüldüğüne şahit oldum. Bu yüzden ilk önce bu filmi izledim. Konusuna gelirsek; Doğu Almanya yıkılmadan önce kalp krizi geçiren ve 8 ay komada kalan anneleri dışarıda olup bitenlerden habersizdir. Doktor en ufak bir şokta annenin ölebileceğini söyler. Bunun üzerine oğlu ona yapay bir dünya oluşturur. Hatta bunun için arkadaşıyla birlikte çektiği haber bültenlerini annesine izletir. Doğu Almanya'nın yıkılması ile sosyalizme inanan insanların hayallerinin yıkılışına dikkat çeken film dünyadaki politik sistemleri de eleştirmektedir.
Çok sürükleyici, hiç bitmesini istemediğim bir filmdi. Ayrıca filmin içinde işlenen tatlı aşk ve Chulpan Khamatova'nın duru sevimliliği ayrı bir güzel.
Filmin müzikleri ise Amelia'nın film müzikleriyle ünlü sanatçi Yann Tiersen'a ait. Müzik parçaları filmde o kadar güzel yerlerde kullanıp harmanlanmış gibi hayran kaldım. En beğendiğim parçaysa bu oldu;
2. Children of Heaven
Uzun zamandır kapağıyla ve İran yapımı olmasıyla dikkatimi çeken bir filmdi. Sonunda izlemek kısmet oldu. Konusu: Onlar karşılaştıkları ve yaşadıkları sorunları aileleriyle paylaşmıyorlar, kendileri çözmeye çalışıyorlar. Aslında sorunları Zahra'nın kaybolan ayakkabılarıyla ilgili. Abisi Zahra'nın ayakkabılarını kaybettiği için kendi ayakkabılarını kardeşiyle paylaşmak zorunda kalıyor. Çünkü yeni bir çift ayakkabı alamayacak kadar yoksullar. İki kardeş günlerini tek bir çift ayakkabıyı paylaşarak geçirmeye çalışıyorlar.
Anlayacağınız filmin öyküsü bir çift ayakkabıya ve kardeş ilişkisine bağlı. Ayrıca çocuk oyuncuların oyunculuğuna hayran kalmamak elde değil. Ali'nin her an ağlayacakmış gibi duran dolu dolu gözleri ve titreyen kaşları. Zehra'nın ise güler yüzlü halleri filmi favorilerime taşıdı.
3. Nuovo Cinema Paradiso
Sinema severler arasında bu filmin kapağını görmeyen namını duymayan yoktur sanırım. Aldığı ödüllerle dikkatimi çeken filmi ben de izlemeye koyuldum sonunda.
Konusu: Artık ünlü bir yönetmen olmuş Salvatore, 30 yıl sonra bir arkadaşının öldüğü haberi üzerine doğduğu kasabaya geri döner. Kasabaya geldiğinde eski anıları canlanan Salvatore, Cinema Paradiso isimli sinemada projeksiyoncu olarak çalışan Alfred ile ilişkilerini hatırlar. Küçük bir çocuk olan Salvatore, günlerini Alfred’in yanında geçirmekte, filmlerle ilgili konuşmakta ve Alfred’in sinema konusunda deneyim ve bilgilerinden yararlanmaktadır. Babacan tavırlarıyla Salvatore’nin hayatında önemli bir yere sahip olacak Alfred sayesinde sinemaya olan aşkını ve tutkusu keşfedecektir.Sıcaklığı ve anlattığı yazlık sinema kültürüyle de Türk sinema kültürüne yakın bir noktada duran Giuseppe Tornatore’un başyapıtı Cennet Sineması, 1989 Cannes Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’nü kazanmasının ardından Yabancı Dilde En İyi Film Oscarı'nı da ülkesine götürmüştü.
Filmde bu ikilinin dostluğu çok hoştu. Ayrıca oğlanın konuşma şekli, haylazlıkları ve sevimliliğini ayrı sevdim.
Son olarak oğlanın gençlik hallerinde ilk aşkını yaşaması da çok güzeldi. Ayrıca filmin final sahnesi gerçekten harikaydı. İzlemenizi öneririm.
3. Mommy
Ah bu film var ya bu film. Nasıl beğendim nasıl defalarca izledim kelimelere sığmaz. Bu sene izlediğim en iyi yapımların başında geliyor. Unutmadan şunu da söyleyeyim. Filmleri izleme sırama göre numaralardırıyorum, beğenime göre değil.
Konusu: Sorunlu bir çocuk olan ve hiperaktivite ile mücadele eden Steve, dul annesi Die tarafından bir enstitüye yatırılmıştır. Ancak bir yasa değişikliği sonucunda oğlunu yanına alması gerekir. Birlikte yaşamakta ilk başta zorlanan ikili, aralarındaki sevgi ve iyi yürekli komşuları Kyla'nın da yardımlarıyla hayata tutunmaya çalışırlar.
Xavier Dolan'ın yönetmenliğini taşıyan izlediğim ilk filmiydi ve hayran kaldım. Çevirilerimden ve okuduğum kitaplardan ara bulduğum gibi diğer filmlerini indirmeye başlayacağım. Film o kadar güzel, o kadar sürükleyici ki bayıldım. O kadar ödülü hak etmiş kesinlikle. Hele de Ludovico Einaudi'nin Experience parçasının çaldığı bir parça vardı ki bir parça bir sahneye bu kadar mükemmel uyabilir!
Filmi izlemeden bu sahneyi izlemeyin çünkü filmde o kadar güzel geçiyor ki sanırım otuza yakın kere izledim abartmıyorum. Beni çok duygulandıran bir sahne kesinlikle. Şiddetle öneriyorum.
4. Warrior
İzlemeyi bu kadar geciktirdiğime bin pişman olma duygusunu özlemişim ve bu filmle bu pişmanlığı tekrar yaşadım. Büyük bir Tom Hardy fanıyımdır. Adamın tüm filmlerini titizlikle takip ediyorum.
Bu filmi de listemin içine koymuştum ve sonunda izleyebildim.
Konusu: Alkolik bir boksör eskisinin oğlu Tom Conlon evine döner ve çeşitli dövüş sporlarının bir arada bulunduğu bir turnuva için babası tarafından hazırlanmaya başlar. Bu turnuva onu abisiyle karşı karşıya getirecektir.
Filmi öyle bir heyecanla izledim ki unutamıyorum. Sonu mükemmeldi. Tüğlerim diken diken oldu ve ağladım resmen. Tom Hardy'i kadar diğer adama da hayran kaldım. Kesinlikle izleyin derim.
5. Rush
Bu filmi de Daniel Brühl aşkına izledim gerçekten ve filmi baya beğendim yalan değil. Rekabete dayalı olması ve gerçekten hayattan kesitler barındırması.
Konusu: Formula 1 yarışlarının ihtişamlı döneminde geçen Rush dünyanın şimdiye kadar gördüğü en büyük rakiplerin ikisinin (yakışıklı İngiliz Hunt ve disiplinli, zeki rakibi Lauda’nın) heyecan verici gerçek hikayesini anlatıyor. Özel hayatlarına da dahil olduğumuz filmde iki yarışçının zafere ulaşmak için bir kısa yolun bulunmadığı ve asla hataların asla düzeltilemediği bir ortamda fiziksel ve psikolojik dayanıklılık sınırlarını nasıl zorladığını göreceğiz.
Olivia Wilde (TRON: Legacy) ve Alexandra Maria Lara’nın da (The Reader) rol aldığı Rush’ın yapımcılığını Andrew Eaton (A Mighty Heart), Howard, Oscar ödüllü Brian Grazer (Apollo 13, A Beautiful Mind), Eric Fellner (Senna, Tinker Tailor Soldier Spy), Morgan ve Brian Oliver (Black Swan), idari yapımcılığını ise Cross Creek Pictures, Exclusive Media, Todd Hallowell ve Tim Bevan üstleniyor.
Ben de asıl bu ikilinin aşkına ve kadının duru harika güzelliğine hayran kaldım. Bu filmi de izlemenizi öneririm. Kadro, konu ve işleniş gerçekten iyiydi.
6. The Painted Veil
Ah, ah bu filmi defalarca televizyonda vermişlerdi de burun kıvırıp izlememiştim. Ne bileyim bu kadar harika olacağını? Bu film beni çok yaraladı gerçekten. Harika bir aşk hikayesiydi. Bayıldım!
Konusu: The Painted Veil’e dayanan film 1920’lerde genç bir İngiliz çift arasında geçen bir aşk hikayesini konu alıyor: Üst sınıfa mensup bir kadın olan Kitty, orta sınıfa mensup bir doktor olan Walter’la yanlış nedenlerden ötürü evlenmiştir. Çift Şanghay’a gider ve genç kadın burada bir başkasıyla aşk yaşar. Walter karısının bu sadakatsizliğini öğrenince, intikam almak amacıyla, Çin’in ölümcül bir salgının kol gezdiği, ücra bir kasabasından gelen iş teklifini kabul eder ve karısını da beraberinde götürür. Yaptıkları bu yolculuk sayesinde ilişkileri bir anlam kazanır ve dünyanın bu en uzak ama en güzel köşelerinden birinde ortak bir amaç edinirler. Kitty, Londra’nın üst sınıfında yer alan genç bir bayan için uygun olan evlenme yaşına yaklaşmaktadır. Sosyeteye aşırı derecede önem veren annesi için Kitty’nin evlenmemesi hem çok yakışıksız hem de çok küçük düşürücü bir durum olacaktır. Ayrıcalıklı yaşam biçiminden sıkılmış olan Kitty, ciddi bir bakteriyolog olan Dr. Walter Fane’in yaptığı evlilik teklifini kabul eder. Genç çift Şanghay’a taşınır. Fane çifti, Çin’in popüler kültürünün, siyasi entrika ve ahlaksızlığının merkezi olma yolunda ilerleyen bu tuhaf şehirde, İngiliz koloni topluluğuna dahil olurlar ve İngiliz Elçi Yardımcısı Charles Townsend’le tanışırlar. Walter kendini işine ve yeni eşine adarken, Kitty kocasını Charlie’yle aldatır. Walter karısının sadakatsizliğini öğrenince, Çin’in ölümcül kolera salgınının hüküm sürdüğü ücra bir köşesinden gelen iş teklifini kabul eder ve umutsuzluk içindeki Kitty’yi de kendisiyle birlikte gitmeye zorlar. Mei-tan-fu köyüne gelişlerinden sonra, Fane çiftinin dış dünyadan kopuk, soğuk birliktelikleri devam eder. Bir süre sonra, Kitty, komşuları olan Komiser Yardımcısı Waddington’la arkadaş olunca, önceki yaşantısının duygusal tuzaklarından yavaş yavaş sıyrılır ve içinde bulunduğu çevrenin gerçekleriyle yüzleşmeye başlar. Fane çiftinin iki bireyine de yeni bir yaşam amacı sunan kolera salgınının ortasında, Kitty ve Walter bağışlamayı, anlayışı, ve hatta şefkati öğrenirken, bir yandan da birbirlerini yeniden keşfederler.
İzlemeyen varsa bir an önce hemen izlemesini öneririm. Edward Norton'u ayrı severim zaten. Hele de filmde bir parça vardı ki ona ayrı bayıldım. Ne zaman dinlesem duygulanıyorum çünkü bu film beni çok ağlattı.
İzleyin izlettirin. Böyle güzel aşk filmini sakın kaçırmayın diyerek film öneri kısmıma son veriyorum. Niye bu kadar az olduğunu sorarsanız en çok beğendiklerimi sundum. Bunlar dışında çok fazla film izledim ama kesinlikle baş favorilerim bunlar oldu.
Ayrıca bu yaz boyunca dinlediğim şarkıları da eklemek isterim. Belki şarkı arayışında olanlar vardır.
"Miyazaki'nin sanatının temelinde, sadece çocuklukta geçerli olan salt mutluluğun ve maceranın, çizimlere yansıtılan şiirsel ifadesi bulunmaktadır. Miyazaki bu şiirselliği, Ruhların Kaçışı'nda trende oturan kızda kelimelere gerek kalmada...
Yattığım yerden annemin mutfak masasında bir sigara yaktığını görüyorum. Bir yandan da, ağlıyor. Yatağımdan kalkıp yanına giderek artık büyüdüğümü ve yakında o büyük kapılı fabrikada işe gireceğimi, her cuma akşamı paramı eve getireceğim...
"Bazen en uzun yolculuk iki insan arasındaki mesafedir."
4,5/5⭐️⭐️⭐️⭐️
Benim için gerçekten yeri bambaşka olan bir filmin asıl eseri olan kitabının yorumuyla merhabalar! Bir iki sene öncesine kadar filmini izleyip deliler gibi sevip son ...
"Her zaman en korkulan kişiler soru soran kişilerdir. Sorulara cevap vermek o kadar sakıncalı değildir. Tek bir soru bin cevaptan daha güçlü olabilir..."
4,5/5⭐️⭐️⭐️⭐️
Kapağını gördüğümden beri okumanın aklımda olduğu bu kitabı nihayet k...