Evet, alttaki sufleyi yapan kişinin ta kendisiyim. Bakmayın öyle harika gözüktüğüne onu akıtana kadar deli oldum.
Evet, deli oluyordum. Bu sanırım beşinci suflem falan. Sufleyi böyle akıtmanın ince püf noktaları var. Öncelikle tarifini yazayım. Ardından nasıl başardığımı anlatmak isterim :)
Sufle Tarifi:
2 yumurta
Yarım su bardağı şeker
80 gr bitter çikolata
50 gr margarin
Yarım su bardağı un
Çikolata hariç diğer malzemeler zaten evde her zaman olan şeyler. Hatta artık bitter çikolata da evimizden çıkmaz oldu. Yapılışına gelince öncelikle margarini bir tavada eritiyoruz. Ardından çikolatayı kırarak ekliyoruz ve karıştırarak çikolatanın margarinle erimesini sağlıyoruz. Bu sırada öncelikle yumurtaları güzelce çırpıp şekeri katıyoruz. Ardından erimiş olan çikolatamızı yumurta harcımıza ilave ediyoruz. Güzelce çırptıktan sonra unu da ekleyerek çırpmaya devam ediyoruz ve böylece sufle harcımız hazır olmuş oluyor. Sufle yapmaya başlamadan önce fırını 200'e getiriyoruz çünkü sufle çok kısa süre fırında duracağı için fırının yüksek ayarda önceden ısıtılmış olması şart.
Ben daha çok üsttekileri kullanmayı seviyorum. Onlar daha az alıyor ve daha çabuk sufleyi çıkarıyor. Evet, şimdi devam ediyorum. Ben her zaman sufle kaplarımı sıvıyağla yağlardım ama artık önce tereyağla ardından unla yağlıyorum. Yani demek istediğim tereyağla yağladıktan sonra üzerlerine un serpip elimle dağıtıyorum. Püf noktalardan biri bu. Diğeriyse sufleyi ne kadar çok bir kaba dökerseniz o kadar piştikten sonra çıkarmanız imkansızlaşır. Bu yüzden kapların yarısından biraz daha fazla olacak kadar dolduruyoruz. Zaten sufle hafif ağır bir şey olduğu için az olsa da yetiyor. Evet, dediğim gibi harcımızı kapların yarısına gelecek şekilde doldurduktan sonra fırına koyuyoruz kaplarımızı. 8 veya 10 dakika içinde pişmiş oluyor. Ben kronometre tutuyorum. Daha iyi oluyor. Beni en çok heyecanlandıran ve sinirlendiren sufleyi kabından çıkarmaktır. Bazen çok kolay oluyor ama bazen tabağa almamla her tarafı akmaya başlıyor. Ya da içindeki tüm çikolata pişmiş oluyor ve deli oluyorum haliyle. Bu tamamen süreyi iyi tutmakla ve kapları güzel yağlamaya bağlı. Ben tabağa çıkardığım gibi üzerine pudrayı seriyorum ve hemen servis ediyorum. Tüm yaz vanilyalı dondurmayla yedik ve harika oldu tadı.
Bu sene suflemle ve prenses pastamla meşhurdum. Ayrıca herkes sufle yaparken nasıl deliye döndüğüme tanık oldu. Çok kısa sürse de bir şey aksi gitti mi tüm devrelerim yanıyor. Hatta bazen o heyecanı bildiğimden yapmıyorum bile. Bir de içi akışkan olmadı mı yiyenler benle dalga geçti mi iyice deliyorum. Ama akıtmayı başardım mı da göğsüm gere gere geziyorum resmen :)
En son ki yazımda önerdiğim filmlerden sonra izlediğim, beğendiğim ve önereceğim filmleri burada bir arada toplayacağım.
Yaz boyunca izlemek için 100'e yakın film indirmiştim. Bunların çoğu eski yapımlardı ama ben daha çok konusuyla beni cezp edenlere öncelik verdim. İlk olarak film indirmeye başladığımdan beri izlemeyi en çok istediğim filme öncelik verdim. Bu filme uygun altyazı bulacağım diye baya kriz geçirmiştim hatta iki kez torrent indirmek zorunda kalmıştım.
1. İşte Daniel Brühl'e hayran olmamı sağlayan film; Good Bye Lenin.
Bu filmi ne zaman bir yerde görsem hep övüldüğüne şahit oldum. Bu yüzden ilk önce bu filmi izledim. Konusuna gelirsek; Doğu Almanya yıkılmadan önce kalp krizi geçiren ve 8 ay komada kalan anneleri dışarıda olup bitenlerden habersizdir. Doktor en ufak bir şokta annenin ölebileceğini söyler. Bunun üzerine oğlu ona yapay bir dünya oluşturur. Hatta bunun için arkadaşıyla birlikte çektiği haber bültenlerini annesine izletir. Doğu Almanya'nın yıkılması ile sosyalizme inanan insanların hayallerinin yıkılışına dikkat çeken film dünyadaki politik sistemleri de eleştirmektedir.
Çok sürükleyici, hiç bitmesini istemediğim bir filmdi. Ayrıca filmin içinde işlenen tatlı aşk ve Chulpan Khamatova'nın duru sevimliliği ayrı bir güzel.
Filmin müzikleri ise Amelia'nın film müzikleriyle ünlü sanatçi Yann Tiersen'a ait. Müzik parçaları filmde o kadar güzel yerlerde kullanıp harmanlanmış gibi hayran kaldım. En beğendiğim parçaysa bu oldu;
2. Children of Heaven
Uzun zamandır kapağıyla ve İran yapımı olmasıyla dikkatimi çeken bir filmdi. Sonunda izlemek kısmet oldu. Konusu: Onlar karşılaştıkları ve yaşadıkları sorunları aileleriyle paylaşmıyorlar, kendileri çözmeye çalışıyorlar. Aslında sorunları Zahra'nın kaybolan ayakkabılarıyla ilgili. Abisi Zahra'nın ayakkabılarını kaybettiği için kendi ayakkabılarını kardeşiyle paylaşmak zorunda kalıyor. Çünkü yeni bir çift ayakkabı alamayacak kadar yoksullar. İki kardeş günlerini tek bir çift ayakkabıyı paylaşarak geçirmeye çalışıyorlar.
Anlayacağınız filmin öyküsü bir çift ayakkabıya ve kardeş ilişkisine bağlı. Ayrıca çocuk oyuncuların oyunculuğuna hayran kalmamak elde değil. Ali'nin her an ağlayacakmış gibi duran dolu dolu gözleri ve titreyen kaşları. Zehra'nın ise güler yüzlü halleri filmi favorilerime taşıdı.
3. Nuovo Cinema Paradiso
Sinema severler arasında bu filmin kapağını görmeyen namını duymayan yoktur sanırım. Aldığı ödüllerle dikkatimi çeken filmi ben de izlemeye koyuldum sonunda.
Konusu: Artık ünlü bir yönetmen olmuş Salvatore, 30 yıl sonra bir arkadaşının öldüğü haberi üzerine doğduğu kasabaya geri döner. Kasabaya geldiğinde eski anıları canlanan Salvatore, Cinema Paradiso isimli sinemada projeksiyoncu olarak çalışan Alfred ile ilişkilerini hatırlar. Küçük bir çocuk olan Salvatore, günlerini Alfred’in yanında geçirmekte, filmlerle ilgili konuşmakta ve Alfred’in sinema konusunda deneyim ve bilgilerinden yararlanmaktadır. Babacan tavırlarıyla Salvatore’nin hayatında önemli bir yere sahip olacak Alfred sayesinde sinemaya olan aşkını ve tutkusu keşfedecektir.Sıcaklığı ve anlattığı yazlık sinema kültürüyle de Türk sinema kültürüne yakın bir noktada duran Giuseppe Tornatore’un başyapıtı Cennet Sineması, 1989 Cannes Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’nü kazanmasının ardından Yabancı Dilde En İyi Film Oscarı'nı da ülkesine götürmüştü.
Filmde bu ikilinin dostluğu çok hoştu. Ayrıca oğlanın konuşma şekli, haylazlıkları ve sevimliliğini ayrı sevdim.
Son olarak oğlanın gençlik hallerinde ilk aşkını yaşaması da çok güzeldi. Ayrıca filmin final sahnesi gerçekten harikaydı. İzlemenizi öneririm.
3. Mommy
Ah bu film var ya bu film. Nasıl beğendim nasıl defalarca izledim kelimelere sığmaz. Bu sene izlediğim en iyi yapımların başında geliyor. Unutmadan şunu da söyleyeyim. Filmleri izleme sırama göre numaralardırıyorum, beğenime göre değil.
Konusu: Sorunlu bir çocuk olan ve hiperaktivite ile mücadele eden Steve, dul annesi Die tarafından bir enstitüye yatırılmıştır. Ancak bir yasa değişikliği sonucunda oğlunu yanına alması gerekir. Birlikte yaşamakta ilk başta zorlanan ikili, aralarındaki sevgi ve iyi yürekli komşuları Kyla'nın da yardımlarıyla hayata tutunmaya çalışırlar.
Xavier Dolan'ın yönetmenliğini taşıyan izlediğim ilk filmiydi ve hayran kaldım. Çevirilerimden ve okuduğum kitaplardan ara bulduğum gibi diğer filmlerini indirmeye başlayacağım. Film o kadar güzel, o kadar sürükleyici ki bayıldım. O kadar ödülü hak etmiş kesinlikle. Hele de Ludovico Einaudi'nin Experience parçasının çaldığı bir parça vardı ki bir parça bir sahneye bu kadar mükemmel uyabilir!
Filmi izlemeden bu sahneyi izlemeyin çünkü filmde o kadar güzel geçiyor ki sanırım otuza yakın kere izledim abartmıyorum. Beni çok duygulandıran bir sahne kesinlikle. Şiddetle öneriyorum.
4. Warrior
İzlemeyi bu kadar geciktirdiğime bin pişman olma duygusunu özlemişim ve bu filmle bu pişmanlığı tekrar yaşadım. Büyük bir Tom Hardy fanıyımdır. Adamın tüm filmlerini titizlikle takip ediyorum.
Bu filmi de listemin içine koymuştum ve sonunda izleyebildim.
Konusu: Alkolik bir boksör eskisinin oğlu Tom Conlon evine döner ve çeşitli dövüş sporlarının bir arada bulunduğu bir turnuva için babası tarafından hazırlanmaya başlar. Bu turnuva onu abisiyle karşı karşıya getirecektir.
Filmi öyle bir heyecanla izledim ki unutamıyorum. Sonu mükemmeldi. Tüğlerim diken diken oldu ve ağladım resmen. Tom Hardy'i kadar diğer adama da hayran kaldım. Kesinlikle izleyin derim.
5. Rush
Bu filmi de Daniel Brühl aşkına izledim gerçekten ve filmi baya beğendim yalan değil. Rekabete dayalı olması ve gerçekten hayattan kesitler barındırması.
Konusu: Formula 1 yarışlarının ihtişamlı döneminde geçen Rush dünyanın şimdiye kadar gördüğü en büyük rakiplerin ikisinin (yakışıklı İngiliz Hunt ve disiplinli, zeki rakibi Lauda’nın) heyecan verici gerçek hikayesini anlatıyor. Özel hayatlarına da dahil olduğumuz filmde iki yarışçının zafere ulaşmak için bir kısa yolun bulunmadığı ve asla hataların asla düzeltilemediği bir ortamda fiziksel ve psikolojik dayanıklılık sınırlarını nasıl zorladığını göreceğiz.
Olivia Wilde (TRON: Legacy) ve Alexandra Maria Lara’nın da (The Reader) rol aldığı Rush’ın yapımcılığını Andrew Eaton (A Mighty Heart), Howard, Oscar ödüllü Brian Grazer (Apollo 13, A Beautiful Mind), Eric Fellner (Senna, Tinker Tailor Soldier Spy), Morgan ve Brian Oliver (Black Swan), idari yapımcılığını ise Cross Creek Pictures, Exclusive Media, Todd Hallowell ve Tim Bevan üstleniyor.
Ben de asıl bu ikilinin aşkına ve kadının duru harika güzelliğine hayran kaldım. Bu filmi de izlemenizi öneririm. Kadro, konu ve işleniş gerçekten iyiydi.
6. The Painted Veil
Ah, ah bu filmi defalarca televizyonda vermişlerdi de burun kıvırıp izlememiştim. Ne bileyim bu kadar harika olacağını? Bu film beni çok yaraladı gerçekten. Harika bir aşk hikayesiydi. Bayıldım!
Konusu: The Painted Veil’e dayanan film 1920’lerde genç bir İngiliz çift arasında geçen bir aşk hikayesini konu alıyor: Üst sınıfa mensup bir kadın olan Kitty, orta sınıfa mensup bir doktor olan Walter’la yanlış nedenlerden ötürü evlenmiştir. Çift Şanghay’a gider ve genç kadın burada bir başkasıyla aşk yaşar. Walter karısının bu sadakatsizliğini öğrenince, intikam almak amacıyla, Çin’in ölümcül bir salgının kol gezdiği, ücra bir kasabasından gelen iş teklifini kabul eder ve karısını da beraberinde götürür. Yaptıkları bu yolculuk sayesinde ilişkileri bir anlam kazanır ve dünyanın bu en uzak ama en güzel köşelerinden birinde ortak bir amaç edinirler. Kitty, Londra’nın üst sınıfında yer alan genç bir bayan için uygun olan evlenme yaşına yaklaşmaktadır. Sosyeteye aşırı derecede önem veren annesi için Kitty’nin evlenmemesi hem çok yakışıksız hem de çok küçük düşürücü bir durum olacaktır. Ayrıcalıklı yaşam biçiminden sıkılmış olan Kitty, ciddi bir bakteriyolog olan Dr. Walter Fane’in yaptığı evlilik teklifini kabul eder. Genç çift Şanghay’a taşınır. Fane çifti, Çin’in popüler kültürünün, siyasi entrika ve ahlaksızlığının merkezi olma yolunda ilerleyen bu tuhaf şehirde, İngiliz koloni topluluğuna dahil olurlar ve İngiliz Elçi Yardımcısı Charles Townsend’le tanışırlar. Walter kendini işine ve yeni eşine adarken, Kitty kocasını Charlie’yle aldatır. Walter karısının sadakatsizliğini öğrenince, Çin’in ölümcül kolera salgınının hüküm sürdüğü ücra bir köşesinden gelen iş teklifini kabul eder ve umutsuzluk içindeki Kitty’yi de kendisiyle birlikte gitmeye zorlar. Mei-tan-fu köyüne gelişlerinden sonra, Fane çiftinin dış dünyadan kopuk, soğuk birliktelikleri devam eder. Bir süre sonra, Kitty, komşuları olan Komiser Yardımcısı Waddington’la arkadaş olunca, önceki yaşantısının duygusal tuzaklarından yavaş yavaş sıyrılır ve içinde bulunduğu çevrenin gerçekleriyle yüzleşmeye başlar. Fane çiftinin iki bireyine de yeni bir yaşam amacı sunan kolera salgınının ortasında, Kitty ve Walter bağışlamayı, anlayışı, ve hatta şefkati öğrenirken, bir yandan da birbirlerini yeniden keşfederler.
İzlemeyen varsa bir an önce hemen izlemesini öneririm. Edward Norton'u ayrı severim zaten. Hele de filmde bir parça vardı ki ona ayrı bayıldım. Ne zaman dinlesem duygulanıyorum çünkü bu film beni çok ağlattı.
İzleyin izlettirin. Böyle güzel aşk filmini sakın kaçırmayın diyerek film öneri kısmıma son veriyorum. Niye bu kadar az olduğunu sorarsanız en çok beğendiklerimi sundum. Bunlar dışında çok fazla film izledim ama kesinlikle baş favorilerim bunlar oldu.
Ayrıca bu yaz boyunca dinlediğim şarkıları da eklemek isterim. Belki şarkı arayışında olanlar vardır.
Evet, yaz gene bitti. Ama inanıyorum ki bu sene yazın tadını baya çıkardım. Ders sezonumun bitmesiyle hemencecik biricik eski dostlarımla buluştum ve bu yazın en güzel görüşmesiydi diyebilirim. Ardından ramazanın girmesiyle yaz daha da güzel bir hal aldı. Ramazan boyunca elimdeki dizileri bitirmeye çalıştım ve birkaç Hint ve Japon filmi çevirdim. Sonra ramazanın bitmesiyle laptop bana veda edip uzak diyarlara gitti kardeşime eşlik edip. Diyeceğim şu ki kardeşim iki sene üstüne memlekete Trabzon'a gitti. Gitme nedeni annaneme eşlik etmekti. Onsuz bir ay kadar geçirdim. Laptopun mu gidişi yoksa kardeşimin gidişi mi daha çok acıttı karar veremiyorum :P O sıralar telefonum da bozuktu. Hatta telefonum beş ay kadar bozuktu. Eski masaüstümüzle idare ettim ama film izlerken bile donan bir bilgisayardır kendisi. Ben de kendimi pdf kitaplara verdim. Yazın sonunda 70 kadar kitap bitirdim. Güzel yaz günlerini evde geçirdim çoğunlukla. Temmuz ayını bu sene hiç sevemedim. Telefonum olmadığı için adam gibi gezemedim de. Araya da bahsettiğim zamanlarda çektiğim fotoğrafları serpiştiriyorum.
Sonra temmuzun ortalarının sonunda telefonum tamir oldu ve bana geri verildi. Bunca telefonsuz ay boyunca arabada giderken müzik dinlemeyi, galeride gezinmeyi ve en çok da dışarıda telden internete girmeyi ne kadar özlediğimi fark ettim. Aslında telefonsuz kalmak biraz başımı dinlendirmişti ama gene de olmadan olmuyor cidden.
Temmuz ayı boyunca o kadar çok kitap okudum ki kışın başında kafamda oluşturduğum romanı yazmaya başladım. Önce çok detaya girmeden yazdım daha sonra kuzenim wattpad'e koymam konusunda tavsiyede bulundu. Henüz düzenlemeleri bitirmediğim için hala wattpad'e ekleyemedim. Ve ardından artık İstanbul'dan uzaklaştım. Ağustosun ilk haftası önce Balıkesir'e gittim.
Orada teyzemde kaldım ama denizli tatilim dört gün kadar sürdü. Daha uzun süreceğini tahmin etmiştim ama yine de dört günde o sıcaklarda bana yetti.
Sonra da Trabzon yolcusuydum. Gardaşımın yanına gitmek üzere bir diğer teyzemle yolculuğa çıktım. Bende kaç teyze olduğunu sormayın derim :) Sonra Bursa'da oturan teyzemin yanına gittik. Orada iki gün kadar kaldım ve teleferiğe binme şansı elde ettim. Harikaydı!
Sonra iki hafta kalacağım Trabzon yolculuğuna çıktım artık. Bir günün ardından memlekete vardık. Gardaşım kollarını açmış beni bekliyordu.
Köy ilk başta çok güzeldi. Hava harikaydı ama ikinci hafta çok soğuktu. Sabaha kadar kuzenlerle oturmalarımız, bazen ısıtıcı açmamız ve çay içmek bile güzeldi.
Bir gün hava gene çok güzel tabii ilk haftadan, çaylarımızı termoslara doldurduk sırtlandık ve küçük sel denen tepeye çıktık. Orada internet full çekiyordu. Beş saat kadar orada oturduk, hava harikaydı.
İki haftalık serüvenin sonunda Uzungöl'e indik ve o gece Trabzon'a veda ettim.
Sonunda evime İstanbul'a vardım ve eve vardığım için çok mutluydum. Üç hafta anasız gezmek bana yetti :) Eve döndükten sonra pek gezme fırsatım olmadı. Bir kere Çengelköy'e gittim.
Ve ders sezonum başlamadan yaz tatilimi son olarak Büyük ada gezisiyle bitirdim.
Bu hafta itibariyle ders sezonum başladı. Bu sene Arapça lisan dersleri alacağım. Ayrıca iki güne sığdırabilirsem dikiş dersleri de almak istiyorum. Bir de seneye alacağım Fransızca dersleri için ufaktan her gün kelime ezberi yapıyorum. Bu sene dikiş dersleri de alırsam aşırı yoğun bir sene olacak bu yüzden çeviri konusunda geçen seneki aktifliğim olmayacak. Ayrıca bu sene çok fazla dizi film çevirmek istemiyorum. Çünkü kendimi yazdığım romana vermek istiyorum. Bu seneden daha güzel bir 2016 yazı dileklerimle yazıma son veriyorum.
Bugün sonunda bu filmi izleyebildim. Bu yazımda filmle ilgili yorumlarımı anlatacağım. Öncelikle şunu belirtiyim. Hep izlemek istediğim ama şu hep ileri attığım filmlerin bir listesini çıkardım. Şu ana kadar 112 tane film ismi çıkardım ve her gün bu listeye başka film isimleri ekliyorum. Aslında bu filmi izlememem gerekiyordu çünkü bu film de yaptığım listenin içinde. Listedeki filmleri aslında yazın tahmin ettiğim yere gidersem çok boş olacağımdan izlemek için listeliyordum ama bu filmin o kadar övüldüğünü uzun süredir gördüğümden dayanamadım.
Amitabh Batchan'ı çok severim. Black filminden bu yana. Kendisinin bir filmini çevirebildim sadece. Bu sene oynadığı yapım Piku'yu da düzgün bir kaynağı çıktığında çevireceğim umarım. Hint sinamasını bu kadar seviyorum ama Shakrukh Khan'ı pek sevmem açıkçası. Nedendir bilmem oyunculuğunu bir türlü sindiremedim. Öyle olmasına rağmen bir çok yapımını da izledim. Kajol'u çok sevimli bulurum. Hrithik Roshan'a küçüklüğümden beri hastayım zaten. Kareena Kapoor'u da pek sevmem ama bu filmle biraz daha ısınmış oldum. Bu kadar kadro analizi yeter sanırım.
Filmi çok ama çok beğendim. Oyuncular, konu, işleniş, dans sahneleri falan çok güzeldi. Tabii hint filmi olmasından mütevelli biraz abartılı sahneler vardı. Yine de dokunaklı sahneleri beni ağlatmaya yetti. Romantik sahnelerinden ziyade aile bağlarıyla ilgili olan sahnelere hayran kaldım şahsen. Bunca zamandır böylesine övünmesine şaşmamalı. 3,5 saat kadar uzun bir film. Ama sanırım şarkı sahnelerini biraz üstünden izleyerek falan 2,5 saatte bitirdim. Bitirdiğimde gözlerim dolu dolu son sahneyi tekrar tekrar izledim. Filmin süresi uzun olmasına rağmen hiç canım sıkılmadı. Bu yanı çok hoşuma gitti.
Kajol tam bir deliydi. Kadının kendine has bir oyunculuğu var. Keşke bu sıralar bir film çevirse de ben de taliplisi olsam. Filmin konusuna gelirsek gerçekten birazcık çetrefilli. Böyle desem de ilk yirmi dakikada anlarsınız. Sadece konu olarak özet geçildiğinde biraz anlaması zor olabilir. Ya da ben biraz zor anlamış olabilirim :)
Genel olarak aile bağlarından ve insanın aşkından vazgeçmemesi gerektiğinden bahsediyor. Film boyunca akılda öğüt olarak kalacak çok güzel sözler geçiyor. Şimdi biraz filmden sahneler paylaşalım.
Filmin en güzel şarkısı da zaten kendi adı olan
Biraz mutluluk, biraz hüzün. Kesinlikle izleyin derim :)
Belli ki bugün çevirimden tüm zamanı feragat edip kendimi blog yazılarıma boğacağım. Bu sıralar çok ara verdim yazılarıma ne yazsam diye düşündüğümde ilk aklıma gelen şey bulunduğumuz aydan ötürü ramazan hakkında bir şeyler yazmak oldu. Ne yazık ki ramazan kavramını ilk anladığım zamanları hatırlamıyorum. Aslında şaşılacak derecede derin bir hafızam vardır ama nedense o zamanların fotoğraflarını aklımda iyi çekmemişim. Gene de birkaç şey hatırlıyorum elbette.
Mesela en net hatırladığım şey annanemin eski evindeki ramazan masası. Dayılarım ve kuzenlerim hepsi oradaydı. Benden üş yaş büyük kuzenimin ilk oruç tuttuğu zamanlardı sanırım baya zorlandığını söylediğini hatırlıyorum. O günden hatırladığım son şey de çok kalabalık bir sofra olmasaydı. Küçükken ramazan için en sevindiğim bir şey de amcamın yazlığına gitmekti. Orayı çok severdim ve orada iftara gitmek beni çok mutlu ederdi. Bir diğer en çok sevdiğim şey de Almanya'daki teyzemin buradayken onunla geçirdiğimiz iftar ve sahur sofralarıydı. Hatırlarım ki o günler çok güzeldi. Ramazan ayını gerçekten çok severim. Küçüklüğümden beri yaklaşması içimin eski hatıralarla dolmasını sağlar. Bir diğer sevindiğim şey sınıf arkadaşlarıma iftira gidebileceğim ve onları bize iftira çağıracak olmamdı. O zamanlar iftira gittiğim ve çağırdığım arkadaşlarımla eskisi gibi değilim ne yazık ki. Öyle devam etmesini gerçekten çok isterdim.
İlk oruç tuttuğum zamanlar unutarak çok şey yerdim. Bir keresinde iki üç hurma yedikten sonra fark ettiğimi hatırlıyorum. Ayrıca keşke unutsam da su içsem derdim ilk zamanlarda. Yemek yemeyi fazla sevmeyen biri olarak iftarda hemen doyarım. Bu yüzden çorbadan bir kepçe, pilavdan az bir şey alıyım hep. Ramazanın bir harika yanı da annemin sevmediğimiz yemekleri yapmaması. Mesela bir ay boyunca ıspanak yememek ne güzel histir öyle.
Ramazandan hafızama derinden kazınan çok güzel bir gün vardır. Kuzenlerimle sabaha kadar oturduğum sonra da sabah namazını kılmaya Eyüp camisine gittiğimiz gün çok güzel bir hatıradır benim için. Sevdiğim çok şey var evet. Mesela pideye bayılırım. Hele de sahurda sucuklu tost yemek ne güzel şeydir öyle. Sahuru yaparız, karınlarımızı şişiririz, sonra imsağa beş dakika kala derin uykuya dalarız, sonra da annem gelir garibim yarım saat namaz için bizi uyandırmaya çalışır.
Ramazan geldiğinde hemen annemle atışmaya başlarız. Bu sene teravihe gitmeyeceğiz, çok sıcak oluyor, şimdiden söylüyorum ısrar etme diye. Peki kazanan kim olur? Her seferinde istisnasız annem kazanır. Ama bu sene biraz işler değişti. Kardeşim mukabele okuduğu için sürekli kuran çalışıyor, ben de teravihi evde kılıyorum. Aslında camide kılmak da çok güzel bir histir. Namazdan sonra annem hep dondurma alır bize.
Ramazanda en sevdiğim de kalabalık sofralar, hafızalara kazınalacak güzel anılar, güzel sohbetlerdir. Hele de ramazanı Trabzon'da geçirmek harikadır lakin bunu her zaman yapamıyoruz. Ezan erkenden okunur ve tüm kuzenler bir arada oluruz. Sahura kadar köyde gezinip dururuz. Keşke bunu her sene gerçekleştirebilsek. Ramazanda görmek istediğin sofra nedir diye sorarsanız tüm teyzelerim ve dayılarımla aynı sofrada yemek yiyebilmek. Tüm teyzelerimi ve dayılarımı sadece bir kez kuzenimin düğününde aynı yerde aynı anda olabildiklerini gördüm. Sanırım bir dahaki kuzenimin düğününe kadar bir daha bir araya gelemeyecekler. Kalabalık aile olmak harika bir şeydir. İyi ki böyle bir aileye sahibim.
Ve herkesin en fikir olduğu şey de ramazanın en güzel yanlarından birisi sahurdur. Sahura kadar bitmeyen uzayan sohbetler en lezzetli kısmıdır. Sonra bir telaşla sahur için sofralar hazırlanır. Tüm ramazan boyunca çok nadir erken uyuduğum olur. Yani lafın kısası bu ayı çok seviyorum. Bence biz müslümanlar için değeri bilinmesi gereken bir bereket. Bir aylık nefsimizi sınıyoruz ve tüm ay boyunca ibadetle meşgul oluyoruz. Böyle güzel bir şeyi üzerimize farz kıldığı için Allah'a şükrediyorum.
Bu yazımdan bu kadar hoşlanacağımı sanmamıştım ama iyi ki yazmışım.
Aslında bu başlık altında bir sürü film önermek istiyorum. En son çevirmekten büyük zevk aldığım Khoobsurat filmi hakkında yazmışım ve kendisini aralık ayında yazmışım. Baya uzun bir ara boş vermişim bu başlığı. Son zamanlarda çevirirken en çok zevk aldığım filmi önermek istiyorum.
Filmin çevirisini almamın nedeni önceden ikincisinin çekileceğini öğrenmiş olmamdı. Onu da çeviririm diyordum, uzun bir süre sonra ilk filmi şans eseri araştırdım ve çevrilmediğini gördüm. Kendim izlerken filmi de çevireyim dedim. Hem de oyuncuları da tanıyordum. Başroldeki kızı en son Queen'de görmüştüm ve resmen bana oyunculuğunu kanıtladı. Orada masum, çekingen bir kızı canlandırırken bu filmde resmen çatlağın ve dişli kadının tekiydi. İki karakteri de böyle harika yansıtması beni çok şaşırttı. Başroldeki oğlanı da herkes gibi 3 idiots filminden biliyorum.
Açıkçası önce şunu söylemek isterim ki film izlerken beni baya meraklandırdı. Bunlar nasıl birlikte olacak diye defalarca sordum kendime. Başroldeki kıza delirirken, başroldeki oğlanın masum hallerine bayıldım. Adamın aşık halleri o kadar sevimliydi ki hayranı oldum artık. Filmden kesitlerle devam ediyorum.
Adamın bakışlarına bayıldım gerçekten. Kızın bu masum hallerine bakmayın.
Yalnız başroldeki kızın sevimliliği ortada. Kendine has mimikleri, bakışları vardı onun da.
Konusuna gelirsek; kızımız pek bir asi. Oğlumuz da pek bir ailesinin dediği dedik. Londra'da doktor olan beyimiz ailesini görmeye evine dönüyor ve annesin onu seçtiği kızları görmeye başlıyor. Kader budur ya gördüğü ilk kıza Manu'ya aşık oluyor. Her şey yolunda gitti derken Manu'nun onu reddetmesiyle büyük hayal kırıklığına uğruyor. Ardından kendi kendine Manu'yu unutma çabalarında yüzerken arkadaşının düğününde onunla tekrar karşılaşıyor. Böylece ikisi de kendilerini garip bir halde buluyor.
Pek klişe olsa da ve klişeleri hiç sevmesem de bu dans sahneleri her zaman hoşuma gider.
Filmden daha çok sahne koymak isterdim ama internetim şu günlerde beni deli ediyor. Ayın son günlerinde aşırı yavaşlıyor. Son olarak diyeceklerim şunlar ki bence çok güzel ve farklı bir filmdi. Evliliğe güzel bir noktadan değinilmiş. İzleyin derim :) İkinci filmi de kendim çevirmeyi çok isterim. Umarım o zaman müsait olurum.
"Miyazaki'nin sanatının temelinde, sadece çocuklukta geçerli olan salt mutluluğun ve maceranın, çizimlere yansıtılan şiirsel ifadesi bulunmaktadır. Miyazaki bu şiirselliği, Ruhların Kaçışı'nda trende oturan kızda kelimelere gerek kalmada...
Yattığım yerden annemin mutfak masasında bir sigara yaktığını görüyorum. Bir yandan da, ağlıyor. Yatağımdan kalkıp yanına giderek artık büyüdüğümü ve yakında o büyük kapılı fabrikada işe gireceğimi, her cuma akşamı paramı eve getireceğim...
"Bazen en uzun yolculuk iki insan arasındaki mesafedir."
4,5/5⭐️⭐️⭐️⭐️
Benim için gerçekten yeri bambaşka olan bir filmin asıl eseri olan kitabının yorumuyla merhabalar! Bir iki sene öncesine kadar filmini izleyip deliler gibi sevip son ...
"Her zaman en korkulan kişiler soru soran kişilerdir. Sorulara cevap vermek o kadar sakıncalı değildir. Tek bir soru bin cevaptan daha güçlü olabilir..."
4,5/5⭐️⭐️⭐️⭐️
Kapağını gördüğümden beri okumanın aklımda olduğu bu kitabı nihayet k...