23 Ocak 2016

15 Tatil Aşkına

Bir yandan burnuma fırından çıkmayı bekleyen su böreğinin harika kokusu doldururken diğer yandan Zara Larsson dinlerken yine bir sevgi pıtırcığı halime bürünerek suratımdaki şapşal gülümsemeyle bu yazıya başlıyorum. Önümde kafama göre geçirebileceğim koskoca 15 gün var. Planlamadan ve geceleri erkenden yatarsam nasıl geçtiğini anlayamayacağım bir 15 gün ayrıca kendisi. O yüzden 15 gün boyunca neler yapacağıma, neler okuyacağıma, neler izleyeceğime, hangi dostlarımla görüşeceğime şimdiden karar veriyorum ki iki hafta sonra pazar akşamı oturup "Ne ara bitti?" demek istemiyorum. O yüzden buyurun on beş tatilimin özeti olan fotoğrafı sizlerle paylaşayayım.
Bu yorganla sevimli kupa küçük kız kardeşimin doğum günü hediyeleri. Tabii ben el koymuş durumdayım. Yorganı gördüğüm gibi "bununla harika kitap resimleri çekerim" dedim hemen. Ayrıca kupayı da gizli gizli kullandım çünkü kendisi şu anda cuma günü verdiğimiz doğum günü kutlamasının acısı olarak cayır cayır yanıyor salonda. Suratı domatese dönmüş halde bitkin bir şekilde koltukta uzanıyor. Bir an önce iyileşmesini diliyorum. On beş tatile o halde başlaması da ayrı bir hayal kırıklığı oldu onun için. Ateşi düşsün diye ev de sirke kokusuna boğulmuş durumda :)
Gördüğünüz tüm bu kitapları 15 tatil boyunca okumak hedefimde. Aslında Ocak ayına dair kitap alışverişime göre çoktan okumam gerekirdi ama ben yine kendimi e-kitap okumaya verdim. Kızıl Kraliçe'yi geçen hafta Dem'e gittiğimde iki bölüm okuyarak bıraktım ve henüz tekrar elime almadım. Bir Ay Günlüğü serisinin kitaplarını aralık ayında almıştım ve dokunamadım bir türlü. 15 gün için kitaplığımdan okumayı hedeflediğim 10 kitap var. Sabahattin Ali kitaplarını kasım ayında Tüyap'tan almıştım ama bir türlü okuma konusunda kendimi hazır hissedemedim. Bu yüzden erteleyip durdum. Kısa oldukları için günde iki tanesini bile okuyabilirim.
Diğer yandan neler izleyeceğim? Reply 1988 dizisini indirip iki üç oturuşta izleme niyetindeyim. Dizi tamamlanmış olduğu için ve önceki 2 Reply dizisini çok severek izlediğim için 15 tatilde yer vereceğim tek kore dizisi Reply serisinin son dizisi olacak. Onun dışında son zamanlarda övgüler alarak izleme konusunda beni şevklendiren filmleri izleyeceğim. Yaklaşık beş altı tane var ama onun dışında geçen yaz izlemek için yüzden fazla film indirmiştim ve ancak otuz tanesini izleyebilmiştim. Bu yüzden biraz oradaki filmlere de şans vereceğim. 15 tatil boyunca tüm gün zaman geçireceğim mekan;
15 tatilin en güzel yanı uzun zamandır görüşmek istediğim arkadaşlarımla bir araya gelecek olmam. Aslında benim en çok görüşmek istediğim ve dört gözle artık görüşürüz diye beklediğim on beş tatil o kısımda fos çıktı. Ablaları evleneceği için ancak on beş tatilden sonra görüşebileceğim onlarla. Onların dışında kuzenlerime kalmaya gideceğim ve yine sık görüşemediğim arkadaşlarımla bir araya geleceğim. Veee tabii ki gezeceğim. Üsküdar'a gitmeyi çok istiyorum. En son Beykoz'a giderken Üsküdar'dan geçtik ama gezmeye fırsatımız olmadı. Bu yüzden kesinlikle Üsküdar'a Fethi Paşa'ya ya da Paşa Limanı'na gidip sıcak bir şeyler içmek istiyorum. Onun dışında keşke son zamanlarda şu patlama olmasaydı diyorum sürekli. Sultanahmet'e gitmeyi çok seviyorum ki önceki yazılarımdan da anlamışsınızdır. Fakat bu patlama yüzünden artık ben de biraz gitmeye tırsarken annemin de kesin karışacağına eminim. Şöyle tatlı tatlı esen bir rüzgar olsa da adalara gidebilsek diyorum bir diğer yandan. 15 tatil boyunca çok gezeceğimi sanmıyorum çünkü havanın karlı olması muhtemel. Yine de bir kere kesinlikle Anadolu yakasına geçmek istiyorum.
Aslında Arapça lisan derslerim on beş tatile kadar sürecekti ama hocamız değiştiği için son iki haftanın dersi iptal oldu. Böylece ben de evde yan gelip yatarak bir sürü kitap okudum. Burada okuduğum her kitabı -özellikle e-kitap olarak okuduklarımı- pek yorumlamıyorum. Şu ana ocak ayının başı itibariyle 29 kitap okudum. Hatta bu yazıdan sonra Ruhumdaki Canavar kitabına başlayacağım e-kitap olarak. Biraz abarttığımın ben de farkınadayım ama telefonumda "Okuyacağım Pdfler" dosyasında 97 adet e-kitap bulunuyor. İki üç ay içersinde hepsini okuma niyetindeyim.
Lafın kısası on beş tatil boyunca birkaç mekan önerisi, 10'a yakın kitap yorumu ve Film Köşemde Öneriler'in üçüncü yazısı sizleri bekliyor. Herkese güzel geçireceği on beş gün diliyorum. Şimdi gidip annemin yaptığı harika su böreğinden yemeye kaçıyorum. Görüşmek üzere :)
Continue reading 15 Tatil Aşkına

21 Ocak 2016

,

Pabucumun Ajanı 2 - Asude | Kitap Yorumu

Kitap Adı: Pabucumun Ajanı 2
Yazar: Asude
Sayfa Sayısı: 655
Yayınevi: Ephesus
Goodreads Puanı: (Eklenecek)
Benim Puanım: 4/5
Arka Sayfa;

Macera yandığı yerden devam ediyor! Evet, o ateş hâlâ yanıyor ve kimse söndürmek istemiyor! Tuna Üstüner’le yaşadığım delidolu, dengesiz, kavgalı, bir o kadar da tutku dolu aşkım bana yepyeni bir hayat bahşetmişti. Öncelik sırasında birinciliği kimseye kaptırmayan bu adamın kollarında, bakışlarının gölgesinde, sahiplenici varlığının esaretinde olmak müthişti. Yeni bir kimliğe sahip olmuş, Deniz Üstüner olmanın lüksüne varmıştım. Kurumsal Kasıntım beni kendi dünyasına almış ve benim dünyama girmişti. Her şey o kadar güzeldi ki, bir hayal gibi… Ta ki o güne kadar! Saklanan sırlar çözülüp, gizlenen yalanlar açığa çıkınca, o hayal dünyası da yıkıldı. Ama benim o enkazın altında kalmaya hiç niyetim yoktu. Peki, buz tutan bir kalbi yeniden ısıtabilir miydim? Belki bunu ben yapamazdım, ama kaçınılmaz olarak yeniden bir araya geldiğimizde, Tuna’nın kalbi bu savaşa tek başına girmek zorunda kalacaktı. Bir yandan yaralı kalplerimizle biz, diğer yandan tatlı ve gizemli bir aşka yelken açan Yasemin ve Mert… Kazanan aşk mı, ayrılık mı olacak? Bildiğim tek şey, bu hikâyede herkes yanacak!

Kitabı aslında dün ikindi vaktinde okumayı bitirdim ama yorumunu yazmaya vaktim olmadı. Zaten ayın son günlerinde bizim internet berbat çekiyor. Çok uzun bir kitaptı. Kendimi uykudan mahrum etmemek adına iki güne böldüm. Bana sorarsanız kitap en az birincisi kadar harikaydı. Ama tabii şöyle bir şey söylemeliyim ki hani After serisinde Tessa ve Hardin sürekli kavga ettiğinde onlarla dalga geçiyordum ya. Bu kitabı okurken de ikinci bir Tessa ve Hardin sendromu dedim resmen. O kadar çok kavga edip sonra barıştılar ki sinirim bozuldu. Yazar bir de Deniz'in kankası Yasemin'in hikayesini anlatmış kitapta. Bu yüzden gitgide uzamış kitap da. Aslında ilk önce onların hikayesini gereksiz buldum ama sonlara doğru baya gülümsememi sağladılar.
Birinci kitap zaten olaylar tamamen çözülmeden sona ermişti. O yüzden ikinci kitapta ikisinin arasında büyük bir nefret olacağını biliyordum. Bugüne kadar anladınız mı bilmiyorum ama ben aşk kitaplarında karakterlerinin acı (aşk acısı) çekmesine bayılıyorum. Onlar üzüldükçe ben de üzülüyorum ve böylece çok ağır bir duygu yoğunluğu(bu kelimeyi o kadar çok kullanıyorum ki) yaşıyorum. Hele de historical romanlarda nefretle başlayanları çok beğeniyorum. O yüzden bu kitapta Deniz aşk acısı çektikçe daha çok beğendim. İlk yarısı sürekli dırdır edip küsmeleri ve sonra -seni büsbütünüyle seviyorum- lafları ile geçti. İkinci yarıdan sonra kitabı soluksuz okudum ve benim asıl aşık olduğum kısım final bölümüydü. Resmen sırıtırak okudum. Çok güzel yazmış o bölümü yazar.
Son olarak kısa bir kitap yorumumla veda ediyorum. Bu arada söylemeliyim ki; şu gördüğünüz kitap çekimimde yanlışlıkla lokumlardan birisi yanan mumlardan birinin üstüne düştü ve bam! Çarşaf mahvoldu resmen. Benim yatağımın çarşafı olsa neyse de kız kardeş baya sinirlendi bana. Bir de mumları söndüreyeyim derken daha da beter ettim lekeleri. Anlayacağınız çarşafına mor beneklerle yeni bir tarz verdim. Asude'nin Pabucumun Ajanı 2 kitabını öneriyorum. Bence Türk bir yazar olarak romantik komedi türünde gurur duyulması gereken bir yazar. Bazı klişeler bulundursa da farklı betimlemesi ile farkını ortaya koyuyor. Yine çok beğendim. Özellikle final sahnesi. Belki final sahnesi o kadar güzel olmasa puan kırabilirdim.

Edit: Kızıl Kraliçe'yi okuyacağım muhtemelen. Ayrıca bir daha ki aylarda yapacağım kitap alışverişlerim hakkında kafamdaki sorularla ilgili bir blog yazısı yapabilirim. Umarım cumartesi sonunda Beşiktaş'a gidebilirim. O halde görüşmek üzere!
Continue reading Pabucumun Ajanı 2 - Asude | Kitap Yorumu

20 Ocak 2016

Film Köşemden Öneriler #2

Me, Earl and Dying Girl filmi ardından birkaç film daha izledim ve bir yazıda toplayacaklarım arasına fazladan katmak istediğim filmler de mevcut. O zaman kemerleriniz bağlayın ve önereceğim filmleri okumaya başlayın!
White God (2014)
Bu filmi ilk defa geçen kış tesadüf üzere görmüştüm ve izleyen kişi her kimse çok beğendiğini söylemesine rağmen araştırmamıştım. Geçen aylarda tekrar karşıma çıktığında bir şans vermek istedim ve tek kelimeyle favorilerime girdi. Filmin her şeyi farklıydı. Konusu, işlenişi, verdiği mesaj...  Konusu ise başroldeki kızın bir süreliğine babasının yanına gitmesine ve babasının büyük dostu olan köpeği evde istememesiyle başlıyor. köpekle olan dostluk hikayesini anlatıyor. Filmin sonunda ise gözlerim dolmadı diyemem. Kesinlikle öneriyorum, izleyin derim. Köpeğin oyunculuğuna hayran kalacaksınız.


The Interview (2014)
Büyük bir James Franco hayranı olarak bu filmi altyazısı düştüğü gibi torrent olarak indirmiştim fakat hatalı torrent yüzünden filmi izleyemeyip bir daha indirmeyi de nedensizce ertelemiştim. Yazın sonlarına doğru kuzenim filmi izleyip izlemediğimi sorduğunda hayır deyince bana hemen izlememi söyledi ve 21 Jump Street'tan bile daha çok beğendiğini söyledi ki 21 Jump Street benim favori komedi filmlerim arasında başı geçer. Bu yüzden ben de hemen -düzgün- bir torrent indirip izledim ve gerçekten deli gibi kahkaha attım. Film manyak iyiydi. Tabii artık Amerikan filmlerinde alıştığımız pis espri anlayışını da katmak zorundayız ki  filme ayrı bir komedi sağladığını söyleyemeden geçemem. Anlayacağınız bu ikili bir harikaydı ve gülmek istiyorsanız hemen izleyin derim. Kuzey Kore başkanını canlandıran adama ayrı güleceksiniz.


Mad Max: Fury Road (2015)
Daha önce burada da değinmiş olmalıyım ki Tom Hardy'e bayılıyorum. Adamın her filmini sırf o olduğu için izliyorum ve Mad Max'in ilk fragmanı çıktığında aksiyon olduğunu görünce üzülmüştüm çünkü aksiyon filmleri izlemeyi pek sevmiyorum. Altyazısı çıktığı gibi hemen izlemiştim ve şimdi baktığımda favorilerime eklediğimi gördüm. Demek ki filmi beğenmiştim. Niye beğendiğini unuttun derseniz filmde beni rahatsız eden ağır sahneler vardı. Kanlı sahnelere gelemiyorum. Ama filmin şöyle bir yanı var ki; hiç durak vermeden sürekli hareretliydi. Ayrıca kadroyu cımbızla seçmişler resmen.
Filmi izledikçe o insanlardan biri biz olsaydık nasıl mücadele ederdik demeden edemiyorsunuz. Aksiyon filmleri seviyorsanız bakın derim ama yine de şiddetle öneremeyeceğim.
Ego (2013)
Şu filmi bulduğum için o kadar şanslıyım ki. Şans eseri türkçe altyazısının çıktığını görünce gözüme takıldı sonra bu uşak nerede oynuyordu dedim ki meğerse Mr. Robot'taki o harika iki çift gözün sahibi bu çocukmuş. Fragmanını izleyince film baya hoşuma gitti ve hemen indirdiğim gibi izlemeye başladım ve gerçekten çok ama çok hoşuma gitti. Konuysa; oğlanın kısa bir süre kör olmasını ve o sırada onunla ilgilenen kızı anlatıyor. Oğlan her zaman çok gösterişli kızlardan hoşlandığı için görmeye başladığında bizim sade kızımızı beğenmiyor. Böylece aralarındaki dostluk ve filizlenmeye hisler kaybolmaya başlıyor. Filmde sinirimi bozan olay şuydu ki; bu kız hiç de çirkin değil. Sade ama hoş bir güzelliği var. Ayrıca sempatik halleri de cabası. Oğlan kızın kalbini kırdığında sanırım üzüntüden suratım domatese dönmüş olabilir. Lafın kısası bu filmi kaçırmayın. Çok güzel bir romantik komediydi.
Room (2015)
Girişe şöyle başlamak istiyorum; "Harika!" En çok altyazısı indirilenlere baktığımda gözüme takıldı ve sağ olsun güzel insanların yorumlarıyla da merakla hemen izlemeye başladım. Filmin konusuna değinmek istemiyorum; hatta fragmanını bile izlemeyin. Bana sorarsanız fragmanı bile spoiler içeriyor. O başroldeki oğlanın tatlılığı, bilmişliği ve doğallığına bayıldım. Bu senenin en iyi filmlerinden diyebilirim. Daha çok ödül alır. Zaten imdb puanı bile beni izle dedirtiyor. Filmde baya baya gözlerim doldu. Hem de bir kez değil, defalarca. Film önerisi isteyene gözüm kapalı önereceğim bir film. Konusunu okumayın, fragmanını izlemeyin ve sadece direk izleyin. Her şeyi çok iyi anlayacaksınız ve daha büyük bir merakla izleyeceksiniz. Tereddütsüz izleyin. Filmi bitirdikten sonra tekrar afişi izlemeye başlayın. Ayrıca final sahnesi çok güzeldi.

Edit: Blog sahibi bu yazıyı bir saatte yazdı çünkü interneti nedensizce berbat çekiyordu :( Şu anda yaklaşık dört beş tane film indiriyorum. Onları bitirdiğim zaman da #3 olarak köşeme devam edeceğim. İyi akşamlarr
Continue reading Film Köşemden Öneriler #2

19 Ocak 2016

Kışı Sevmek

İstanbul'da şu an kardan çok fazla eser kalmasa da kısa süredir yazmak istediğim bir konuya değineceğim. Bir önceki yazımda "İki Tarafı Dengede Tutmak" diye açıklarken mevsimleri de eşit derecede seven biri olmadığımı kanıtlamış oldum. İtiraf ediyorum; ben kışı seviyorum. Hem de çok seviyorum! Yazı da seviyorum elbette ama her türlü kış daha ağır basıyor. İmkansız olsa da yaz tatilleri kış tatillerine dönüşüp yazın eğitim görseydik inanın yazın adını ağzıma bile almazdım fakat birkaç konuda kışa olan aşkıma yetişemese de ağır bastığı oluyor.

1. Sıcak İçecekler
Yazın şöyle sıcacık içimizi ısıtacak bir çay içmek istemeyiz. Hatta sıcak içeceklerden uzak dururuz. Her ne kadar ben arada bu tabuları yıkıp gece gece kendime çay demlesem de bir anda hararet basar. Bir yandan kalorifere dayanıp parmaklarımızı kahve sayesinde ısınmış olan kupada gezdirerek içimize akan sıcaklık tarifsiz bana göre! Diğer türlü bir bardak çayın buharı yüzümüze vursa sanki başka bir şey giyiyormuşuz gibi kısa kollu bluzumuzu çekiştirmeye başlarız. Bu yüzden kışı çok severim.

2. Giysi Sorunu
Patik giymek bile harikadır kışın! Bu patikleri de anneannem örmüştü bana sağ olsun :) Açık bayanlar yazın serin serin kısa kollularla dışarıda gezebilirler. Ama şayet kapalıysanız yazlar kabusa dönüşebilir! Yazın feracesiz dışarı çıkmak istemeyebilirsiniz ve gayet doğaldır. Bu yüzden ben kışın giyinmeye bayılırım. Kalın eteklerimi, şifon gömleklerin üzerine giydiğim renk renk kazakları, boğazıma doladığım atkıları ve elbette farklı farklı kaban ve trençleri. Genel olarak her sene kışın daha çok alışveriş yaparız.

3. Yağmurlu Havalar
Etrafımdaki insanlardan bildiğim kadarıyla yağmurla arası çok iyi olan pek kimse yok. Aksine ben yağmurlu havaları severim. Şemsiyeyle yürümeyi ve eğlenerek cak cak yoldaki su damlalarıyla oynamayı. Hatta en komiği de yağmur sayesinde leş gibi olup şaftımı kaydıran başörtüme bakıp kahkahalarla gülmeyi severim. Ayrıca çok klasik olacak ama yağmurun sesini de çok severim. Benim gibi uyku sorunu olan bir insan bile yağmur sesi tüm kulağımı doldururken rahatça uyuyabilir.

4. Gezmek
Kışın havanın çok abartılı şekilde rüzgarlı olmadığı havalarda uzak bir yerlere gezmeye gitmeyi çok severim. Yazınsa tam tersi bir saat dışarı çıksam pişerek geri dönerim. Ama elbette kışın gezmeyi sevdiğim kadar yazın gezmeyi de severim. Kışın gezmek biraz riskli oluyor. Mesela Ekim itibariyle annem bizi asla adalara yollamaz. Olur da vapurlar iptal olur diye evhamlanır. Onun dışında geçen sene on beş tatil girmeden kar yağdığında akşam üstü arkadaşlarımla Sultanahmet'e gitmiştik ve harika bir akşam geçirmiştik.

5. Karlı Havalar

Her çocuk gibi ben de çocukken kar oynamaya bayılırdım. Şu an büyük sayılsam da hala oynamayı çok severim ve kar oynamak konusunda çok acımasızımdır. Hem bana isabet ettiremezsin hem de yüzünüze karı yersiniz. Tabii benim başka bir sevdam da kar yemek. Ciddi anlamda bardak bardak büyük bir zevkle yerim. Çok severim kar yemeyi. Bir keresinde biraz abartmıştım ve sonuç olarak çok mutlu bir şekilde hastalanıp eve gönderilmiştim.
Böyle güzel fotoğraflar çekeriz kışın. Kısacası kışı küçüklüğümden beri çok severim ve böyle de devam edecek sanırım. Siz de benimle aynı görüşteyseniz ya da ekleyecekleriniz varsa yorumlarda buluşalım. Hayırlı geceler :)
Continue reading Kışı Sevmek
,

Papucumun Ajanı 1 - Asude | Kitap Yorumu

Kitap Adı: Papucumun Ajanı
Yazar: Asude
Sayfa Sayısı: 496
Yayınevi: Ephesus
Goodreads Puanı: 4,27/5
Benim Puanım: 4/5
Arka Sayfa;

Ben Deniz Akın; Fiyasko Birlik Başkanı, yirmi beş yaşında, babasının kızı, annesinin kız kurusu, ekonominin niteliksiz iş gücüyüm. Klasik bir dünyalı, yurdum insanı, fazlaca dağınık ve meteliğe kurşun değil, ancak palavra sıkan beş parasız biriyim. Tuna Üstüner ise ‘Enler’ listesinin zirvesinde bir yakışıklı, holdinglerin genç veliahdı, titiz, disiplinli ve tam bir Kurumsal Kasıntı. Ben bir enkazsam o bir saray, ben bir köleysem o bir kral, ben bir esintiysem o bir tufan. Ve o benim hem felaketimin, hem de kurtuluşumun adı. 

Bizim hikâyemiz nefretle başlayıp, şiddetle devam ederek, aşkla yol aldı. Beni şirketinden kovması hiçbir şey ifade etmiyordu, çünkü kanunlar bizi birbirimize mecbur bırakmıştı. Tuna her gün beni görecek ve ben her gün onun aşkıyla savaşacaktım. Bu aşk çıkmazının ortasında onu mahvetmek için tutulan bir ajan olduğumu ise çoktan unutmuştum. Hem de onunla evlenecek kadar!
Ne alaka bu kitap diyenleri duyar gibiyim. Biliyorum kitap çıkalı iki sene oldu ve artık isteyen herkes bu kitabın yorumlarını bulabilir. Ben de ilk defa okumadım bu kitabı. Kitabı ikinci kez okuyuşum bu. Kendisi benim için çok güzel bir doğum günü hediyesi olmuştu zamanında. İki sene önce doğum günümde çok yakın bir arkadaşım Tüyap'a gittiğinde benim için de kitaptan alıp bir de imzalatmıştı. Kitabı bana verdiği gün bir solukta bitirmiştim. O zaman bu kitaptan önce Asude'nin Gül ve Avcı kitabını da okumuştum ve onu da zamanında çok beğenmiştim fakat şimdi okusam o kadar beğenemem çünkü yüz eliden fazla historical aşk romanı okudum.

Kitap yaklaşık altı aydır bir arkadaşımdaydı. Kime verdiğimi bile unutmuş durumdaydım. Sonunda tüm dostlarıma sırasıyla sorduğumda elime geçebildi. Kitabın artık kapak yazıları silinecek duruma gelmiş (biraz hor görülmüş) Arkadaşım ilk kitabı beğenmiş ki ikinci kitabı da kendi satın almış ve okuyayım diye bana da verdi. Eğer ikinci kitabı beğenirsem kitaplığıma koymak için ayrı satın alabilirim.
Kitapla ilgili yorumuma gelirsek; dürüstçe söylüyorum ki kitabı iki sene önce okuduğumda beğendiğim kadar beğeneceğimi hiç düşünmemiştim ama Asude'nin bu kitabı "ben farklıyım" diye bağırıyor resmen. İki sene ara geçince kitabın yarısından çoğunu unutmuşum resmen. Hatta "böyle bir şey mi olmuştu" diye okudum sayfaları. Espri anlayışı ve aşkı işlemesi yine çok hoşuma gitti. Dikkat Aşk Çıkabilir kitabı haricinde Asude'nin kalemini çok beğeniyorum. Beni Sev Diye kitabını da yakında satın alacağım. Yani anlayacağınız kitabı yine çok beğendim. Hem imzalı olduğu ve ilk sayfada Asude doğum günüme özel bir not yazdığı için hep sevmiştim. İkinci kitaba muhtemelen bu akşam gibi başlarım. Aslında ilk kitabın yorumunu buraya koymayı düşünmüyordum ama yine de bloguma renk katsın dedim.
Kitapta canımı sıkan tek şey "Kurumsal" kelimesinin cıvığını çıkarılmış olması ve Deniz'in önce çok çirkin olup sonra gitgide göze güzel gelmesi. Bir insan güzelse zaten güzeldir. Ama kitaplarda erkeklerin gözünden önce aşırı çirkin şekilde tasvip edilip sonradan dünya güzeli yapılmasını sıkıcı buluyorum. Tabii bu kitapta ufak bir istisna geçebilirim çünkü ilk karşılaştıklarında sanırım gerçekten Deniz berbat bir tipteydi. İkinci kitap yorumumla görüşmek üzere!
Continue reading Papucumun Ajanı 1 - Asude | Kitap Yorumu

18 Ocak 2016

#MİM / Nasıl Bilirsiniz

Gecenin bu saatinde ilk mimimle karşınızdayım. Blogumda birilerini takip etmeye başladığımdan beri adını gördüğümde bu "mim" olayı nedir diyordum ki geçen günlerde ne olduğunu öğrendim. Beni ilk defa mimleyen blogger dostum ise; birevkızı Beni de kattığı için ona teşekkür ederek takip ettiğim bloggerlar hakkında düşüncelerimi paylaşacağım.

birevkızı: Yazılarındaki samimiyeti ve sıcaklığı sevdiğim ve artık izlediği okuduğu şeyler hakkında da uzun uzadıya yorum yapmasını dilediğim sevgili blogger arkadaşım. (size arkadaşım diyebilir miyim sevgili Birevkızı? :)

nabrutvebiz: Sanırım karşıma çıkan ilk bloggerdi ve blogunu ilk gördüğümde bile kendisine ısınmıştım. Daha sonra kendisiyle yorumlarım sayesinde twitter üzerinden de tanıştık. Gerek uzun uzadıya hiç üşenmeden yaptığı o kore dizilerine capsler olsun, gerek sıcak kişiliği olsun çok seviyorum seni Nabrut!

yagmurtozu: Yazılarımdan birine attığı yorum sayesinde iyi ki tanımış olduğum blogger :) Her konuya değinen yazılarının devamını merakla takip ediyorum.

kitapsayfalarii: Kitap yorumları konusunda zevkine güvendiğim tatlı insan sana da selam olsun :)

minninwonderland: Blog tasarımına bile bayıldığım harika kişilik. Çeşitli konularla yazmasıyla da seviyorum kendisini. Ayrıca tabii favorim kitap yorumları..

 kitapeylemi:Kitap yorumlarını severek takip ettiğim daha yeni tanıma fırsatı bulduğum sevgili blogger

blueandgreybooksdiary: Yorumlarına bayıldığım ayrı bir blogger. Şans eseri buldum blogunu ve iyi ki de bulmuşum. Bir ay kadardır buralarda yoksun. Umarım yeni yazılarınla hemen geri dönersin :)

dreamlandgunlukleri: Yazılarını okurken derin düşüncelere kapıldığım pek sevilesi blogger :)

korefenomeni: Severek takip ettiğim ve henüz yeni bulduğum halde hemen kanımın ısındığı samimi bir blogger:)

littleagashisdiary: Kendi hayatından kesitlerini zevkle okuduğum ve ayrıca dizi filmler hakkındaki yorumlarını severek okuduğum çok sevimli bir blogger

Benden bu kadar dostlar. Sanırım yazdığım herkes de şayet bu mim hakkında daha önce yazmadılarsa mimlenmiş oldular. İkinci mimim için çoktan etikelendim. Onu da bir yazı arayla paylaşacağım inşallah.
Continue reading #MİM / Nasıl Bilirsiniz

17 Ocak 2016

İki Tarafı Dengede Tutmak

Bu yazıya nasıl başlasam emin değilim klişesiyle başlıyorum! Bu yazımda ele alacağım konu; hobiler konusunda iki tarafı dengede tutmak. Şu anda aklımda sadece üç tane olduğu için onları yazmak istiyorum. Öncelikle müzik kulağından bahsetmek istiyorum. Bugüne kadar blogumda çok fazla dinlediğim müzikler hakkında uzun uzadıya yazmadım. Birkaç tarifimin altına son zamanlarda mutfakta neler dinliyorum diyerek arada şarkı isimleri veriyordum. Bu yazım sayesinde müzik kulağıma da değinmek istiyorum. Hazırsanız başlıyorum!
1. Tüm Müzik Dallarını Dengede Tutmak
Övünmek gibi olmasın ama bana sorarsanız gerçekten iyi bir müzik kulağım var. Şöyle ki kulağıma hoş gelen ve nakaratını beğendiğim her şarkıyı dinlerim. Tabii bunun yanı sıra enstrüman parçalarını dinlemeye ayrı bayılıyorum. Ama müzik kulağımda asıl hoşuma giden tüm türleri severek dinlemem. Mesela bir yandan Tom Hardy dinlerken bir yandan Selda Bağcan da dinleyebilirim. Net olarak söylüyorum ki yabancı şarkıları dinlemeyi sevdiğim gibi türkü dinlemeyi çok severim. Playlistimde her zaman Ahmet Kaya, Orhan Gencebay, Neşet Ertaş, Selda Bağcan gibi sanatçılardan nameler bulunur. Türkü dinlediğimde çok farklı bir ruh haline bürünüyorum. Çoğunlukla kolaylıkla ağlayabiliyorum. Hakkımda itiraf etmem gerekirse kolay ağlayabilen bir bünyeye sahibim. İstersem durup dururken bile ağlayabilirim. Bazen sadece canım dinlemek istediği için türkü dinliyorum. Bazense hüzünlenmek, derin düşüncelere dalmak için dinliyorum. Bazen kendi kendime mırıldanmak için dinliyorum. Telefonumla bir şeylere bakarken Gesi Bağları'nı mırıldanan bir Betül ile karşılaşmanız muhtemel. Diğer yandan söylediğim gibi bütün yabancı şarkıları dinliyorum. Sadece Amerikan ya da İngiliz şarkıcıları değil. Farsça, Arapça, Fransızca, Korece, Japonca ve çok nadir olsa da Almanca bile şarkı dinliyorum. Tabii bir diğer tutkum da Arapça ya da Farsça şarkıları duyduğum gibi kağıda dökerek ezberlemek. Bir kere böyle Japonca ve Farsça bir şarkı ezberledim. Ayrıca ezberimde bir de çok sevdiğim bir Arapça şarkı var ki onu sadece dinleyerek ezberledim. Farsça ve Arapça şarkılara bayılıyorum çünkü senelerdir mahreç eğitimi aldığım için harfleri dinlediğim gibi çıkarmak hoşuma gidiyor. Diğer yandan rap olsun caz olsun her şeyi dinliyorum. Bir bakmışsınız Macklemore dinliyorum ve bir yandan da açmış Sam Smith dinliyorum. Macklemore'nun Can't Hold Us şarkısının rap kısımlarını ezberlemeye çalışıyorum bugünlerde. Ayrıca hafızam güçlü olduğu için şarkı sözlerini çok çabuk ezberliyorum. Tabii bunun bir diğer kolaylığı da sözleri anladığım için aklıma Türkçe olarak da yazıyor olmam. Geçen gün oturup ezberlemediğim halde Sam Smith'in Lay Me Down şarkısının sözlerinin yarısını ezberlemiştim. Bir şarkıyı sevdiysem kesinlikle kendi kendime şarkı sözlerini açıp söylerim. Böylece hem deli gibi dinlediğim şarkının sözlerinin anlamadığım yerlerine bakarım hem de böylece bazı kelimelerin İngilizce'de nasıl hızlı okunduğunu aklıma kazırım. Mesela geçen aylarda The Weeknd'in nakaratını ezberere bilerken sözlerine internetten baktığımda anlamadığım satırlara bakınca hoşuma gitmeyen çok fazla söz bulunduğu için şarkıyı dinlemeyi bıraktım. Ne diyordum işte? Anlayacağınız çok geniş bir müzik kulağım var. Ayrıca şunu da eklemeliyim ki şarkı dinlemeyi çok seviyorum çünkü ben farkına varmadan benim adıma hatıralar ediniyorlar. Mesela bir zamanlar izlediğim Kore dizisinin ost parçasını yıllar sonra dinlediğimde o zamanlar geçirdiğim günler aklıma gelip özlemle ağlayabiliyorum. Ya da ergenlik zamanlarımda dinlediğim bir Editors şarkısı dinlediğimde "eyy gidi günler" diyebiliyorum. Müziğin yeri bende ayrı anlayacağınız. Hatıralarımla dolduruyorum onları. Lafın kısası bu özelliğimi çok seviyorum. Hiçbir şarkıya yadırgamadan bir şans veriyorum ve sonra bir bakmışım ki playlistimde tüm gün onu dinliyorum. Ayrıca ben de şarkıların hemen cıvığını çıkarıp soğuyan tiplerdenim ne yazık ki :( Hatta bu sıralar oturup dinleyeceğim yeni bir şarkı bile yok listemde, hepsini sömürmüş durumdayım.
2. Çay mı seversin kahve mi?
Bundan iki sene önce sorsanız kesinlikle "kahve" derdim ama artık aralarında asla ayrım yapamam. Yani ikisi de benim bebeklerim. Blogumda biraz gerilere gittiğinizde ilk yazılarımdan birinin kahve aşkıma dair olduğunu görürsünüz. Mesela o zamanlar çay sevmiyordum. Sonra bir şekilde çayı sevmeye başladım ve öyle böyle değil yani. Akşam üstü durup dururken kendim için çaydanlıkla çay demliyorum kendime. Mesela bu özelliğimi de çok seviyorum. Çünkü çok fazla kahve ve çayı eşit seven insana denk gelmedim. Geçen sene İngilizce dersinde bu konuda söyleşi yaptığımızda herkesin birini seçtiğini hatırlıyorum. İkisini de seviyorum dediğimi anımsıyorum ayrıca. Şimdi sorarsanız ikisini de sevmeye devam ediyorum ama şekersiz çaydan hiç haz almıyorum. Bu yüzden çayı bırakmamak için artık bir çay kaşığı şeker atıyorum. Ne yazık ki "hayır şeker kullanmıyorum" diyen havalı gruptan değilim ama çay içmekte şöyle bir hava var ki; Mesela bir mekana gittiğimizde çayın kötü olduğunu  söylediğimde "Nasıl anlıyorsun?" sorusu yöneldiğinde ballandıra ballandıra "Bak canım.." diye anlatıyorum. Ayrıca tomurcuklu çaya bayılıyorum. Kokusu bile sevilesi... Kahve aşkıma çok değinmeyeceğim ama bugünlerde diyet yüzünden ikisi bir aradalar ile cebelleşiyorum. Fakat Nescafe'nin çıkardığı üçü bir arada köpüklü kahvelere bayılıyorum. Sütü kaynatıp french prees ile köpürtüyorum ve harika bir latte çıkıyor ortaya. Yani artık anlayacağınız üzere ben hem çay hem de kahve sevdalısıyım.
3. Kitap mı film mi?
Yine şöyle başlamak zorundayım ki şayet bu soru bana ramazan girmeden önce sorulsaydı kesinlikle "Elbette film izlemeye bayılırım dostum" derdim ama artık ikisine de ayrı hayranım. Film izlemekle kitap okumak kesinlikle ayrı kulvarlarda. İkisinin de bana yaşattığı zevk ayrı. Kitaplar tamamen benim hayal gücüme dayanıyor. Tüm konuyu kafamda kurguluyorum, karakterlerin gittiği tüm mekanları kafamda oluşturuyorum ve büyük bir merakla okuyorum. Kitap zevkim konusunda çok fazla yorum yapmama gerek yok sanırım. En çok edebi ve aşk romanları okumayı seviyorum. Distopya okumayı da seviyorum ama aşırı kaçtığında canımı sıkıyor biraz. Onun dışında tüm türlere şans veriyorum. Film konusunda daha genişim. Kült filmler, romantik filmler, ağır dramlar, komediler ve bunlara yakın diğer türler. Sadece bir türde film izlemem; Korku filmleri! Asla ama asla izlemem çünkü insanın kendini tanıması güzel bir şey. Çok tırsak bir insanımdır. Bir de aksiyonun tozunu çok abartan filmlerle kanlı filmleri hiç sevmem. Onun dışında yapım hiç önemli değil. Bir film övgü almışsa ya da fragmanını beğenmişsem ya da kadrosunda sevdiğim bir isim varsa kesinlikle izlerim. Yazın kitap ve film dengemi gayet güzel tuttum. Bir yandan film izlerken kitapları ihmal etmemeye çalıştım. Şu sıralar pek fazla film izlemiyorum çünkü çevirilerimden zaman kalmıyor. Onun dışında daha çok kitap okuyorum çünkü e-kitap olarak okuma alternatifim olduğu için telden geceleri okuyabiliyorum. Artık telefonuma film koyamıyorum çünkü zamanında çoook fazla koyduğum için çöktü kendisi. Sonuç olarak hiçbir zaman "kitap mı film mi" denildiğinde sadece birini seçen bir Betül olmak istemiyorum. İkisinin de bana farklı duygular yaşattığını her daim söylemek istiyorum.
Bir yazımın daha sonuna geldim. Bu yazı aklıma nereden esti tam emin değilim. Bugün kahvaltı yaptığımızda beri temizlik yaptık evde. Ardından da kalan çevirimi bitireyim derken bitap düştüm resmen. Sanırım koltukları yıkarken baya derin düşüncelere dalmışım ki bu yazıyı yazmak geldi aklıma. Şu anda taslak olarak sırasını bekleyen dört tane daha "Benden  Nameler" tagına ait yazım var. Onlar da; Kışı Sevmek, Dikkat Dağınıklığı, Ben Çocukken ve 2016'da çıkmasını beklediğim kitaplar." Zaman buldukça onları da yazıp yayınlayacağım :)
Blogumda her bir yazımın altına yorum bırakan herkes beni çok mutlu ediyor. Hep blogger dostlar edinmek istemiştim ama ne yazık ki bir buçuk senemi kimseyi takip etmeden geçirdim. İki tarafı dengede tuttuğum başka özelliklerim de vardır ama şu anlık aklıma sadece bu üçü geldi. Belki benimle aynı huyları paylaşanlar vardır. Onlara da selam olsun diyerek iyi geceler diliyorum!
Continue reading İki Tarafı Dengede Tutmak

16 Ocak 2016

Yılan Hikayesine Dönen Kitaplığım

                 
İyi akşamlar diliyorum bu yazıya rast gelen herkese! Şimdi size benim kitap aşkımı barındıran bol aksiyonlu ve hadi artık yeter be diyeceğiniz bir yazı bekliyor. Bugün ocağın 16'sı değil mi? Fakat benim kitaplık yaptırmaya başlama sürecim 31 ekimle başladı. İki buçuk ayı içine alan bu süreyi buraya yazarak kendime güzel bir hatıra haline getirmek istiyorum. Annemle her zaman oturma odasını değiştirdiğimizde duvarda boydan boya bir kütüphane yaptırma fikrimiz vardı. Fakat bu fikir beş senesini doldurup küflenince artık inancımı da yitirdim ki o zamanlar öyle kitap hastası değildim. Sonra e-kitap olarak okuduğum kitaplarla coşan aşkım artık kitaplara para vermeye hiç kıymayınca ben de kitaplık yaptırırsam nereye koyarım diye düşünüp taşındım. Yatağımın üzerinde baya boşluk olduğu için oraya yaptırmayı düşündüm ama inanın başta hiç ihtimal vermedim. Ama sonra anneme söylediğimde iki tane raf alabiliriz dedi. Ben de o cevabı duymanın hevesiyle kendimi Ikea'da buldum. Gidip kendi başıma gezip kitaplık fotoğraflarını çektim. Sonra eve döndüm ve aradan bir hafta geçmeden babamla beraber çektiğim kitaplıklara yakından bakmaya gittik ama o gün araba dolu olduğu için rafları alamadık. Bundan on beş gün sonra -sonunda- bir cumartesi akşamı beraber Ikea'ya gittik ve babamın isteğiyle benim istemediğim ama -aman olsun da ne olursa olsun- diyerek 120 santim boyunca ikişer raf aldık. Fakat eve geldikten sonra düşünüp taşındım. Daha bir sürü kitap alacağım ama bu raflar bana yetmez bile. Böylece tekrar tek başıma Ikea'ya gidip 160 santimlik raf var mı diye baktım. Tabii bulamayınca ben de ikişer 80 santim alsam yan yana 160 santim eder diyerek bu fikri aklıma koydum. Fakat Ikea'ya öylesine uğradığımızda istediğimiz gibi güzel bir 80 santimlik raf bulamadık. Böylece biz de Bauhaus'a gidip altı tane 80 santimlik raf aldık. İkişer tane yana koyarak üst üste üçer tane raf yapacaktım. Ama ne yazık ki annem sürekli fikrini değiştirip duruyordu. Önce beni heveslendirip gidip bakıyorduk ama sonra ben zaten oturma odasına kitaplık yaptıracağım, şimdi odayı karışık göstereceksin diyordu ama moralimi hiç bozmadım.
Sonunda sanırım Tüyap'tan sonraki haftaydı. Beraber Ikea'ya gidip önceden aldığım ikişer rafı geri verecektik. Ama bu yatağımın üzerine ikişer olarak yerleştireceğim üst üste üç tane olacak raflarımın altına raf tutacağı almamız gerekiyordu ve iki taneye dört tane almamız gerektiği için annemin çok kaba görünecek demesiyle babam da ona hak verdi. İşte o pazar gününü unutamıyorum. Ben de artık burama kadar geldiği için babama "İyi o zaman. Bauhaus'dan aldıklarımızı da geri verelim. İstemiyorum boş ver." dedim. Tabii o anda öyle bir hayal kırıklığına bürünmüş durumdayım ki anlatamam. Sonunda annemle beraber değişim kasasına gittik ve ben artık dayanamayarak sinirden ağlamaya başladım. Önce anneme bağırdım sonra bir kenara çekilip asansörün önünde sessiz sessiz ağladım. Kasım ayında pazar günü asansörün önünde ağlayan bir kız gördüyseniz işte o bendim.
Sonrasında fikrimi değiştirdim ve annemi kaba görünmeyeceklerine ikna ettikten sonra hikayemin ikinci belalı tarafı başladı. Marangoz! Babam kendi takamayacağını söyleyince ben de bir buçuk ay - evet, resmen bir buçuk ay- marangoz bekledim. Gerçekten bu devirde marangozlar pek nazlı olmuş. Üç haftadır babamın eve marangoz getirmesini bekliyorum. Başlarda her gün akşama doğru karnımda kelebekler uçuşuyordu. Ama sonradan babam yarın gidip adamı çağıracağım dediğinde bile umudum yoktu. Artık raflarım balkonda çürüyecek diyordum.
Ve sonunda! Aslında hiç ihtimal vermiyordum ama nihayet bugün marangoz geldi ve raflarım takıldı. En son ne zaman bu kadar mutlu olduğumu hatırlayamıyorum. Sanırım telefonum tamirden geldiğindeydi. Böyle marangoz duvarı delme sesiyle benim hoplayıp zıplayasım vardı. Artık neredeyse tüm umutlarım kaybolmuştu ama sonunda yatağımın üzerinde raflarım yerini aldı.
Şu anlık kitaplarım bir rafı tamamen doldurabildi. Onun dışında şimdilik alt katı ıvır zıvır ile doldurdum. Tabii yazın sonuna kadar üç raf da sonuna kadar benim istediğim kitaplar ile dolmuş olacak. İlk defa Şeker Portakalı kitabının yorumunu yazdığımda çalışma masamın kitaplığının nasıl olduğunu hatırlıyor musunuz?
Eyyy gidi günler.. Bana hala rüya gibi geliyor. Üç ay içerisinde o kadar çok kitabım oldu, o kadar mesudum anlatamam! Aslında ben raflarımın en üstünü boş bırakmak istiyordum ama annem evdeki eski kitaplarla doldurdu. Tabii ben onların hepsini zamanla kış kış edeceğim. Klasikler dizesi var evimizde ama ben tüm klasikleri Hasan Ali Yücel Klasikleri ile almak istiyorum. Yalnız gördüğünüz bu kitaplık tam yatağımın üzerinde. Şayet üzerime düşerlerse bilin ki kesin bir yerimi kırdım. Ayrıca ne yazık ki fazla keskinler. İlk aldığımda taşırken iki elimi de yaralamıştım. Aman neyse, bugün öyle mutluyum ki kelimeler yetersiz! Yılan hikayesine dönen kitaplık hikayemi okuduğunuz için teşekkürler! Yeni aldığım kitapları yerleştirdikçe buraya da resmini atacağım. Hayırlı akşamlar!
Continue reading Yılan Hikayesine Dönen Kitaplığım

14 Ocak 2016

Dem | Karaköy

Bugün çok ayrı bir sevgi pıtırcığıyım! Dem Karaköy'e geçen sene on beş tatilden bu yana gitmeyi çok istiyordum ama ne yazık ki dostlarım benim gibi yeni yerleri keşfetme konusunda çok meraklı olmadıkları için tek başıma gitmeye karar verene kadar erteleyip durdum. En sonunda zaten Karaköy'e işim düşmüşken bu sefer Dem'e gitmeyi es geçmek istemedim. Karaköy'e öğrenci paso işlerimi halletmek için gittim. İETT Karaköy Binası ile Dem'in arasında baya yol farkı vardı ve ben daha önce Kemeraltı caddesinde hiç gezmedim. Ee bir de şansıma internet paketim olmayınca galerimi harita resimleriyle doldurdum. Hatta paso işlemimi bitirip kafeyi yavaştan sorarak aramaya başladığımda bile bulabileceğimden ümitli değildim çünkü Kemeraltı'nın alt sokakları çok karışık. Hele de ilk defa giden için! Tabii önüme gelen herkese sokak adına kadar sorduktan sonra büyük bir mutlulukla Hoca Tahsin Sokağı bulabildim. Bir daha ki sefere gittiğimde yine sokak ve cadde ismi sorabilirim ama yine de kesin bulacağımdan eminim. Peki yine gider miyim? Niye yine giderim? Ondan bahsedelim.
Dem'i ilk defa İnstagram'da keşfetmiş olmalıyım. Geçen sene ilk defa Galata'ya gittiğimde Konak Cafe'ye oturmuştuk ve (gitmenizi önermem.) Onun dışında ben uzun zamandır Karaköy'e gezme amaçlı gitmek istiyordum fakat bir arkadaş bulamadım yanıma. Sonunda pes ederek kendim gitmek için Dem'i araştırmaya başladım. Aslında çok geniş bir kafe gibi görünüyor fotoğraflarda ama göründüğünden çok daha ufak bir yer. Zomato uygulamasını biliyor musunuz bilmiyorum ama kesinlikle kullanmaya başlayın. Bir yere ilk defa gideceksem öncelikle kesinlikle Zomato yorumlarını okurum. Hem menü hakkında hem de önceden giden müşterilerin yorumları hakkında bilgi almış oluyorum ve ne yazık ki -ekşi sözlük- yorumlarını bile okuduğum Dem Karaköy hakkında çok az olumlu yorum alabilmiştim. Özellikle de çalışanlarının çok suratı asık ve burnu havada insanlar olduğu yazılmıştı. Bu konu yüzünden gitmekte çekincelerim vardı. Hatta oraya vardığımda Dem'e girmeden önce acaba onun yerine yanındaki kafe olan Press'e girip bir latte mi içsem diye düşünüp durdum.
Sadece çalışanları değil, menüsü de çok eleştiriliyor ve bu konuda baya haklılar çünkü çay severler için bu kafe biraz pahalıya kaçıyor. 60 çeşit çay bulunduran Dem bir fincan çayı 11-12 lira arası değişirken demlik 15-19 lira arası değişebiliyor. Tatlıları aklımda değil ne yazık ki. Ama kendilerine ait bir special oluşturup hem kafelerindeki tatlı ve tuzlu türleriyle birlikte bir demlik çayı 40 liraya sunuyorlar. Ben kuzenlerimle gidip o menüden almak istiyordum ama onun yerine -büyük bir çay sevdalısı olarak- ve uzun zamandır gitmek istediğim bir yere kavuştuğumu da göz önünde bulundurursak demlik olarak 17 liraya Chineese Spring sipariş ettim ve yanında minik tatlı atıştırmalıklar getirdiler. Hatırlatmakta fayda var; hiçbir kahve satışı yok ve çay bardağında bir bardak çayı 5 liraya veriyorlar.
Kitapsız bir yere gideceğimi mi sandınız :) Elbette yanıma da Kızıl Kraliçe'yi aldım ve onu okumaya başladım. Dem'e ilk girdiğimde içerisi ağzına kadar dolu olduğu için dışarıda oturdum. Yarım saat geçmeden içeri alındım. Dışarı kısmı kitap okumak için harikaydı. Çok sessiz ve bir yandan hafif üşürken sıcak çay yudumlamak çok hoşuma gitti. İçerisi doğal olarak biraz sesliydi ama odaklandığımda kitap okumak için çok büyük bir ilgi dağınıklığına engel olacak kadar gürültü yoktu.
Şimdi merak edilen ve beni şaşırtan kısma gelirsek çalışanlar çok nazikti. Benimle sadece bir kişi ilgilendi ve kendisi çok sıcak kanlı bir insandı. Çayımı beğenip beğenmediğimi, ilk defa mı geldiğimi, tekrar geleceğimi sorarak beni şaşırttı. Tahminimi sorarsanız o kadar eleştiriye karşın çalışanlarını değiştirdiler sanırım ve çok iyi yaptılar bence. Bu nedenle benden tam puan aldılar. Müsait oldukça gitmeyi çok isterim. Hem artık yerini bulmakta da zorlanmayacağım. Karaköy tramvay durağı zaten Kemeraltı caddesinden geçiyor. Telefonunuzda internet paketi olmasa bile bir kenara Necatibey Caddesini not edin. Necatibey Caddesini bulduktan sonra Hoca Tahsin Sokağını sorun ve tabelayı görüp ilerledikten sonra Dem Karaköy'ü karşınızda bulacaksınız.
Bu da bendeniz Betül işte. Işığın altındaki peçetelerin, son fotoğrafın ve Kızıl Kraliçeli olan fotoğraflar elbette bana ait. Bu sefer hafıza kartımı evde unutmadım :) Ayrıca merak ediyorsanız gördüğünüz minik bardakla o demlikten -saymadım ama- sanırım otuza yakın kez doldurup içtim. Yanında verdikleri atıştırmalıklar da çaya ayrı bir tat kattı. Lafın kısası Karaköy'e işiniz düşse de düşmese de çay içmeyi seviyorsanız bir kerelik fiyatları çok da gözde bulundurmayarak gitmenizi öneririm. Görüşmek üzere :)
Continue reading Dem | Karaköy

12 Ocak 2016

,

Eleanor & Park - Rainbow Rowell | Kitap Yorumu

Kitap Adı: Eleanor & Park
Yazar: Rainbow Rowell
Sayfa Sayısı: 360
Yayınevi: Pegasus
Goodreads Puanı: 4,14/5
Benim Puanım: 4,5/5
Arka Sayfa;

İki uyumsuz insan 
Sıradışı bir aşk

eleanor
Kızıl saçlar, tuhaf giysiler. Park başını çevirene kadar onun arkasında duran; o uyanana kadar yanında uzanan; diğer herkesi daha soluk, daha sıradan ve yetersiz gösteren… Eleanor.

park
Bir şarkıyı ona dinletmeden Eleanor’un seveceğini bilen; o sonunu anlatmadan esprilerine gülen; göğsünde, tam boğazının altında, Eleanor’u ona verdiği sözleri tutmaya itecek bir yere sahip olan… Park.
İlk aşkın sonsuza dek sürmeyeceğini bilecek kadar zeki ama bunu deneyecek kadar cesur ve umutsuz, on altı yaşındaki iki talihsiz âşığın bir okul yılı boyunca süren hikâyesi. 
Eleanor, Park’la karşılaştığında siz de ilk aşkınızı ve nasıl da büyülendiğinizi hatırlayacaksınız...

Park hala Eleanor'un bileğindeki eşarbın ucunu tutuyor, ipekli kumaşı dalgın bir ifadeyle parmaklarının arasında gezdiriyordu. Eleanor onun elini seyretti.
Park başını kaldırıp baksa Eleanor'un nasıl bir budala olduğunu anlardı. Eleanor yüzünün yumuşayıp rahatladığını hissedebiliyordu. Park başını kaldırıp baksa her şeyi anlardı.
Ama Park bunu yapmadı. Eşarbı parmaklarına dolaya dolaya Eleanor'un elini kendine doğru çekti. Ardından kumaşla kaplanan parmaklarını onun avcuna bıraktı.
Eleanor tepeden tırnağa dağıldığını hissetti.
Yeni bir kitap yorumuyla karşınızdayım! Fark ettiniz mi bilmiyorum ama puan sistemimi değiştirdim. Genellikle tüm kitap yorumcuları 5 puan üzerinden puan veriyorlar ama benim içimi kurt yiyor öyle yapınca. Çünkü bir kitabı sadece 5 puana sığdıramıyorum. Böylece bazen aynı puanı verdiğim kitaplar arasında karşılaştırma yaparken buluyorum kendimi. Bu yüzden de artık kitapları 10 puan üzerinden değerlendiriyorum ve çoktan önceki kitap yorumlarımı da düzenledim. Gelelim kitap yorumuma! Eleanor ve Park ilk defa Tüyap'ta gördüğüm bir kitaptı ama bu ay 21 liraya aldığım kitabı Tüyap zamanı alsaydım 30 lira ödeyecektim. Bu yüzden ertelemiştim ve bu erteleme süreci içinde hem Pegasus'un deli gibi kitaba dair övgüler paylaşması hem de tüm kitap yorumcularının kitaba bayılması bende büyük bir merak uyandırmıştı.
"Seni özledim," diye fısıldadı. Eleanor gözlerinin yaşardığını hissederek başını pencereye çevirdi.
Sonra Park elini uzatıp Eleanor'un kızıl buklelerinden birini işaret parmağına doladı. Onu bıraktıktan sonra, "Seni yine özledim," dedi.
Kitabı çok beğendim. Hatta çok büyük beklentiler içinde okudum. Şöyle diyebilirim ki; baya baya sonuna doğru ağlamayı bekliyordum çünkü en son okuduğum kitap yorumlarına göre öyle yazmışlardı. Ben de böyle canımı yaksın, içimi kanatsın istiyordum bu kitap. (Biliyorum, tam bir psikopatım). Okuduğum replikleri kadarıyla çok tatlı bir kitap olacağından emindim. Ama kitap yorumları ikiye ayrılmış şekilde. Ya bu kitabı deli gibi övüp tam puan verenler ya da bunu mu övdünüz sıradan hoş bir aşk kitabı deyip kenara çekilenler. Ben mi? Ben iki tarafta da değilim. Tam ortadayım.
Park telefonu göğsünün altına bastırıp, "Benden hoşlanıyorsun..." dedi Eleanor'u konuşmaya teşvik ederek.
"Senden hoşlanmıyorum, Park," dedi Eleanor bir an gerçekten de bunu kastettiğini düşündürterek. "Ben," sesi neredeyse duyulmaz oldu, "sanırım ben senin için yaşıyorum."
Kitaba saat dört gibi başladım ve beş saate yaklaşık bitirdim sanırım. Hiç atlamamaya özen gösterdim. Gözümden bir şey kaçsın istemedim. Karakterlere gelirsek Eleanor karakterini çok sevdim. Sıcak ve samimi bir karakterdi. Bundan öte kendini bilen ve hayatını kabullenmiş olduğu gibi her şeye eyvallah diyen bir karakterdi ama ne yazık ki dış görünüşü hakkında Park'ın gözünden anlatımda bazı tersköşeler vardı. Eleanor'un ilk aşkını okumak çok güzeldi. Kitap boyunca ona üzülmeden edemedim. Evdeki sorunlarının üstüne okuldaki yalnızlığı binince Park onun için ilaç oluyor.
Eleanor'un üzerinde hala dün gecenin kokusu vardı. Terinin, tatlılığının ve Impala'nın kokusu. Park dudakları onun saçlarında, ağlaya ağlaya uyuyakaldı.
Park karakterini ise çoook sevdim. Nedense beni daha çok etkiledi. Gerek kişiliği, gerek ilk aşkı onun gözünden görmemiz çok güzeldi. Tüm yargılarını kaydırarak Eleanor'a karşı hislerinin yeşermesine izin vermesi ve onu her daim savunması okumayı çok sevdiğim sayfalardı.
Genel olarak sorarsanız Eleanor ve Park kitabını baya beğendim. Beklentimi bir yandan düşük tutmaya çalışmıştım ama beklentimin üstüne çıktı. Gerek kitapta geçen şarkılar, gerek yavaş yavaş sona yaklaşırken içimde büyüyen merak derken kitabı pat diye bitirdim. Ne kadar çok hoşuma giderek okusam da beni ağlatamadı. Oysa şaşırdım yani çünkü ben çok kolay duygulanan ve ağlamaya başlayan bir insanım. Buna rağmen kitapta gerçekleşen üzücü olaylar beni ağlatamadı. Ama tabii ki bir kitabı sevmemde baş gösteren unsurları yaşadım. Sırıtıp durdum, yüzümde sıcak bir gülümseme belirdi, arada bir neler olacak diye düşünüp durdum ve elbette kendimi karakterlerin yerine koyarak içimin acıdığı sahneler de oldu. Kısacası Rainbow Rowell'in kalemini çok beğendim! Carry On, Landline ve Fangirl kitaplarına İstanbul'da ulaşmak çok kolay. O yüzden büyük ihtimalle Mart ayında doğum günüm şerefine kendime onları hediye edeceğim. Kitaba ait olan çizimler de ayrı güzel! Lafın kısası kitabı okumanızı öneririm :) Görüşmek üzere.
park/eleanor artık onunla otobüste olmayacaktı.
Edebiyat dersinde ona bakıp gözlerini devirmeyecekti.
Sırf canı sıkıldı diye onunla kavga etmeyecekti.
Park'ın odasında, onun düzeltmesi mümkün olmayan şeyler için ağlamayacaktı.
Gökyüzü Eleanor'un ten rengine bürünmüştü.

eleanor/ Ondan sadece bir tane var ve şu an benim yanımda duruyor, diye geçirdi içinden Eleanor.
O benim bir şarkıdan hoşlanacağımı daha ben o şarkıyı duymadan tahmin edebiliyor. Ben bir şey anlatırken can alıcı noktaya bile gelmemi beklemeden gülmeye başlıyor. Göğsünde, boynunun hemen altında onun benim için bütün kapıları açmasını istememe neden olan bir yer var.
Ondan sadece bir tane var.
Continue reading Eleanor & Park - Rainbow Rowell | Kitap Yorumu

11 Ocak 2016

Çikolata Kahve | Çengelköy

İyi akşamlar herkese! Bugün lisan dersimin son günüydü o yüzden biraz buruğum. Birinci dönem hocamla ikinci dönem hocam değişecek. Bol Arapçalı bir günün ardından ve Mim Kahve Eminönü yazımın çokça tıklanılmasından dolayı blogumda bir başka mekan daha tanıtmak istedim. Bugün sizlere Çengelköy'ün ünlü Çikolata Kahve'sini tanıtacağım. Bu mekana geçen sene nisan ayında gitmiştim. Fatih'de oturan biri olarak Çengelköy bize baya uzak kalıyor ama Marmaray sağ olsun gitmemizi kolaylaştırıyor. Çikolata Kahve'ye şimdiye kadar iki kere gittim ve iki seferinde de bayıldım. Gittiğim zamanlarda mekanı tanıtmak gibi bir şey aklımda bulunmadığı için kafeye ait internetten bulduğum resimleri koyacağım.
Bu çikolatacıya uzun zamandır gitmek istiyordum. Çünkü hem gördüğüm kadarıyla harika sıcak çikolata servis ediyorlardı, ayrıca çikolataları da pek güzel görünüyordu. Mekanın adresine gelirsek öncelikle; Üsküdar meydanından Çengelköy otobüsüne bindiğinizde ünlü Çengelköy caddesinde inmeniz yeterli. Zaten caddede ilerledikçe ara sokakları görürsünüz. Cadde üzerinde herhangi birine sorduğunuzda size direk yerini gösterirler. Zaten bulması da çok kolay. Benden size tavsiye hafta sonu gitmemeniz. Çünkü hafta sonu gittiğinizde hem sıra beklemek zorunda kalıyorsunuz hem de içeri geçip oturduğunuzda yeni gelenlerin artmasıyla içeridekilerin "kalk artık" bakışlarını size çevriliyor. Pek ufak bir mekan. İkinci kez gittiğimde dışarısı tadilatta olduğu için içeride oturmuştum. Kalabalık olduğundan kuzenimle çok oturamamıştık.
İşte böyle çeşit çeşit çikolata var ki ben gittiğimde daha çok çeşit vardı. Benim bildiğim kadarıyla İstanbul'daki ilk çikolatacılardan biri. Çok hoş ve sıcak bir mekan. Çikolata Kahve'den ilham alarak daha yeni Fatih'de bir çikolatacı açıldı. Aynı şekilde Fındızade'de bir tane açıldı. İkisini de gittim ama ben çok Çengelköy'dekini daha çok beğendim. Zaten diğerleri de Çikolata Kahve'den ilham aldıklarını çok belli ederek aynı onun gibi dekore etmişler dükkanlarını.
İşte bu da benim çektiğim fotoğraf. Şansıma o gün de fotoğraf makinamı yanıma almıştım fakat hafıza kartını karıştırdığım için onca yol boyunca boşu boşuna ağırlık taşımıştım. Sıcak çikolatası harikadır ama aman yanınızda su olmadan içmeyin çünkü aşırı tatlı. Bitirdiğinizde aşırı su içmek istiyorsunuz ve şanslıyız ki suyu hemen parasız olarak ikram ediyorlar. Fiyatlarına gelirsek gördüğünüz sunumu bile harika olan sıcak çikolata son içtiğimde 5 lira idi. Olduysa da 6 lira olmuştur ki en son ağustosta gitmiştim. Çikolataların tanesi de bir ile iki lira arasında değişebiliyor. Çikolatalarının tatları da enfesti. Ayrıca çok da sevimli bir kağıt poşetleri var. Çikolataları bitiremezseniz ona koyarak paket yapıyorlar. Yani hatırladığım kadarıyla çikolatalara ve sıcak çikolatalara yirmi beş lira gibi bir para ödemiştik ve inanın çok ucuz. Birçok kafede on liraya sıcak çikolata içtiğimi bilirim ve içerik olarak bu sıcak çikolatalar çok daha zengindi. Yani işiniz Çengelköy'e düşmese bile takın kolunuza arkadaşınızı ve oraların yolunu tutun derim! Bir dahaki mekan yazımda ya Sultanahmet'teki favori mekanlarıma değineceğim ya da sizlere Otağtepe'yi tanıtacağım. İyi akşamlar :)
Continue reading Çikolata Kahve | Çengelköy