20 Nisan 2017

,

Kılıçların Dansı 7. Bölüm

7. Bölüm
(Birinci ve ikinci bölümün linki
Üçüncü bölümün linki
Dördüncü bölümün linki
Beşinci bölümün linki
Altını bölümün linki)
Suratında değişmeyen yüz ifadesiyle ağzından dökülen cümle sıradanlığıyla gözüme batacak türdendi. Dudaklarını sıkıntıyla aralayarak, “Bir kız.” diye mırıldandı.
   “Neden yalan söyledin? Yalanın ortaya çıkmasaydı neler olacağını hiç düşünmedin mi? Yalanının sonuçlarının bana neler mal olduğunu tahmin edemedin mi?”
   Vezirin oğlu bıkkın bir tavırla bakışlarını kaçırırken öfkem katbekat içimi yiyordu. “Öyle bir muameleden sonra Bay Sergei ile bir daha yüz yüze geleceğinizi o anlık düşünemedim.”
   Aklımdan geçenleri dilimden salıvermek için kendimi tutamadım. “O anlık düşünemedin değil mi? Bana uygulamaya çalıştığın tüm planlarının ne kadar sağlıksız olduğunu kavrayabildin mi peki? Seni o suikastçının elinden kurtarmak haricinde zerre zararım dokunmadığı halde içeri tıktın beni. Hem de saçma sapan bir kızın öne sürdüğü lafıyla. Sayende Bay Sergei’den iliklerime kadar nefret ettim. Nasıl bir insana kin beslememe sebep olduğundan haberin yok. Yalnızca kafandaki fikirler neyle örtüşürse öyle adım atıyorsun. Öyle pervasız, öyle saçma bir aceleyle hareket ediyorsun ki yüzünde gördüğüm olgunluğun kaynağını nereye sakladığını merak etmekten kendimi alamıyorum.”
   Sözlerimle katılaşan suratı çarpılıp tanıdık bir ifadeye büründü. “Kızın kim olduğunu söyleyemem.”
   Sahte kahkaham ağzımdan dökülürken moralim gitgide dibe battı. “Ne önemi var ki? Bu saatten sonra kim olduğunu öğrenmemin ne önemi var? Batağa saplandım bile. Kim olduğunu bilecek olmam neyi değiştirecek?”
   “Hiçbir şeyi!”
   Yorgunlukla pes eden omuzlarımın düşmesiyle iç çektim. Kısa bir sessizliğin ardından, “Kabul ediyorum.” dedim bahsettiği dans gösterisini kast ederek. “Çalışmamız süresince kimsenin beni görmeyeceği bir yerde olursak sevinirim. İki ayı eksilttiğine dair sözleşmemde bunu belirtip tekrar imza atacaksın.” Başıyla onayladığında bir adım daha geri atarak aramıza daha uzun bir mesafe koydum. Kollarımı göğsümde kavuşturdum. “Senden ufak bir ricam olacak. Kabul edip etmemek sana kalmış. Karşılığında eline hiçbir kazanç geçmeyecek.” Kaşları merakla kalkarken kararsızlıkla alt dudağımı kemiriyordum. Nihayet kısık sesle cümleme başlarken keşke hiç söylemeseydim diye pişman olmamayı diliyordum.
   Sıkıntılı geçen uykum sayesinde keyifsiz bir mahmurluğu zar zor üzerimden attıktan sonra sabah erken saatlerde yorgandan sıyrıldım. Eve geç dönmediğim halde tüm gece yorganın altında ısınamamıştım. Bir ara uykuya daldıktan sonra kabussuz geçtiği halde gecenin köründe uyandığımda göz kapaklarımın etrafı nemli, parmaklarımsa normale göre çok soğuktu. Leila’yı rahatsız etmemek için yavaş hareket ederken bir yandan ısrarla kaşınan boynuma dokunmamak için kendimi zor tutuyordum. Aynanın önüne geçip baktığımda yaranın etrafında hafif kabartılar çıktığını gördüm. Tırnaklarımı hafifçe sürttüğümde parmak uçlarımı ıslatacak kadar sulu bir yaraya dönüşmeye hazır beklediği ortadaydı.
   Hazırlanıp evden çıktığımda yüreğimde hem bir hafiflik hem de daralma vardı. Sırtımda kılıçların ağırlığını hissetmiyor olmak ferahlamamı sağlıyor ama bir yandan nereye doğru kiminle ne yapmaya adım atıyor olduğumu bilmek kalbimi sıkıştırıyordu. Nihayet Ladin Köşkü’ne varıp kapıyı çaldığımda güler yüzle karşılandım. Henüz köşk canlanmaya başlamamıştı. Sabahın sıcak güneşi pencerelerden içeri vururken etrafta kimseler yoktu. Merdivenleri yavaş yavaş çıkarken parmaklarım ısrarla boynumdaki kabartıyı kaşıyordu.
   Son basamağı bitirip elimi pervazdan çekerken vezirin oğlu bana doğru yürüyordu. “Heyecandan biraz erken gelmiş olabilirim.” Cevap vermeden Bay Sergei’nin olduğu odaya ilerlemeye başladım. Vezirin oğlu sıkıntıyla iç çekerken onu aldırmamaya devam ettim. “Sen alışık olabilirsin ama bu benim için bir ilk.”
   Tıklattıktan sonra içeriden gelen onay sesiyle kapıyı açtım. Vezirin oğlu da hemen ardımdan içeride yerini aldı. Tüm oda hazırlanmış bizi bekliyordu. Piyano kurulmuş, pencerenin perdesi yarı yarıya çekilmiş, Bay Sergei’nin çizim malzemeleri ve tablo tutacağı piyanonun tam ön hizasında yerini almış dokunuşlar için sabırsızca sırasını beklemeye koyulmuştu. Bay Sergei ise piyanoya tüy dokunuşu inceliğinde çalarak bir şeyleri kontrol ediyor edasına bürünmüştü.
   Kafasını kaldırıp vezirin oğlunu gördüğü gibi suratında şaşkın bir tebessüm peyda oldu. “Bay Farahani!”
   Soyadını ilk defa duyduğum için dönüp vezirin oğluna baktım. Onun suratında da beklenmedik ışıltı dolu bir ifade vardı. Gerçekten bu tablo olayına heyecanlandığı ortadaydı. “Nasılsınız Bay Sergei?” diyerek elini uzattı.
   Kısa sohbetlerinin ardından Bay Sergei bana dönerek omzuma sıcak bir dokunuş bırakmakla yetindi. Tablo tutacağının arkasında her zamanki taburesinde yerini aldıktan sonra başı boş ayakta dikilen ikimize döndü. Hayalperest bir edayla ellerini salladı. “Aklımda mükemmel bir tablo var.” dedi coşkuyla. “İkiniz de piyano başına geçin lütfen.”
   Vezirin oğlu kaliteli koltukta baş kısmında yerini alırken aramıza mesafe koyarak yanına oturdum. Bacaklarımın ona değmemesi için özen gösteriyordum.
   Bay Sergei’yi beni işaret ederek, “Sen zaten bu portrelere alışıksın. Bu seferki çok özel bir eser olacak, bu yüzden senden özel müsamaha istiyorum.” dedi.
   “Bana yalnızca piyanoyu içeren bir portre olacağından bahsetmiştiniz.”
   “Elbette öyle fakat eserimdeki oyuncuların hislerini aklımdaki arka plana aktarabilmeleri çok önemli.”   
   Pes ederek, “Pekala, aklınızdakini dile getirin.” dedim bezginlikle.
   “Bu eserde ikiniz aşıksınız. Aşkın ve müziğin duygularını harmanlayacağım bu eserde kız karakteri sevgilisinin yanında onun müziğini dinlerken, erkek karakterimiz hem müziğini var edecek hem de sevdiği kıza olan şefkatini onun yanağını okşayarak portrede gözler önüne serecek. Tek elle çaldığı bu piyanoyla yorgunluğuna rağmen sırf sevdiği kızı yakınında hissedebilmek için nasıl bir sabrı ve aşkı siniye çektiğine şahit olacağız.”
   “Dokunmak yok demiştim Bay Sergei.” diye tısladım dişlerimin arasından.
   “Yalnızca ufak bir saat dilimden bahsediyorum. Suratının üzerinde oynamalar yapacağım. Kimse sen olduğunu dahi bilmeyecek.” Sağ kaşını alayla kaldırdı. “Bu kadar itiraz etmene anlam sığdıramıyorum.”
   Dilimi ısırarak oturduğum yere daha çok gömüldüm. Gözlerim öfkeyle sulanmak için sabırsızlanırken inatla kirpiklerimi kırpıştırdım. Vezirin oğlunun saatlerce yanağıma dokunacağı, sıcaklığımı ve tenimi hissedeceği bir eserde model olmayı kabul etmiştim. Bay Sergei’nin özel talebi üzerinde şuanda bu koltuğun üzerinde oturuyordum. Vezirin oğlundan tabloda bana eşlik etmesini tek bir cümleyle rica etmiştim. Sanki beni ilk gördüğü andan beri böylesi bir rica bekliyormuşçasına hemen katılabileceğini söylemişti. Bu tablo sonucunda Bay Sergei genel modellik ücretimden daha fazlasını vermek üzere teklif sunmuştu. Geri çevirmeyi bir an aklımdan geçirsem de annemin kendince biriktirdiği paraya katkı sağlayabilmek için yalnızca bir günü siniye çekmem gerekiyordu. Her ne kadar aileme yararı dokunacak olsa da bir erkeğin bana dokunduğu bir tablo sonucu kazanacağım paraya muhtaç olduğumu bilmek durumumun altında ezilip dümdüz olmamı, böylece kendimi küçük hissetmemle içinde boğulduğum hislerle gözlerimi öfkeyle sulandıracak kadar ileri gitmeme neden olmak üzereydi.
   Vezirin oğlu kaçamak bakışlarla beni izlerken odada çıt çıkmıyordu. Bay Sergei eline fırçasını alarak boğazını temizledi. “Bahsettiğim poza bürünürseniz sevinirim. Vaktimiz kısıtlı.”
   Vezirin oğlunun omzunun sıcaklığını kendi omzumda hissettiğimde sırtımdan yukarı bir şey tırmanırcasına şiddetle titredim. Parmakları hafifçe irkilerek geri çekilecek gibi olsa da yavaşça elini yüzüme doğru kaldırmaya devam etti. Sol eli piyanonun üzerinde sarsak bir rahatlıkla sabit dururken sağ elinin sıcak parmakları yavaş yavaş yanağıma uzandı. Avcunun bir kısmı çenemi tutarken piyanoda duran elinin aksine her parmağını hissedebileceğim bir yakınlık ve yumuşaklıkla sağ yanağımı kondurdu. Nefesimi tuttuğumun farkında dahi değildim. Ben kaskatı kesilip düzensiz nefesler alırken bir zamandan sonra yanağıma dokundurduğu elini havada tutmaktan kolu ağrıyacak kişi vezirin oğlu olacaktı.
   “Mükemmel!”
   Bay Sergei’nin bu aynı coşkuyla odada yankılanan sesinin ardından henüz dakikalar geçmişti. Vezirin oğlunun omzunun sıcaklığını kendi omzumda hissediyor olmak uykumu bastırıyordu. O omuza kafamı sabitleyip uyumayı aklımdan geçireceğimi düşündüğüm gibi kendimi herhangi bir koltukta uyurken hayal ediyordum. Saniyeler geçmez olmuştu. Vezirin oğlu beklemediğim bir anda piyonun üzerinde hafifçe tuşlara bastırmaya başladı. Yavaştan bir ritim tutturdu. Bu sayede kulaklarıma dolan müzikle daha çok uykum ağır bastı. Bay Sergei ise yalnızca piyano sesinden memnun olduğuna dair boğazından keyifli bir ses çıkardı.
   Serbest ellerimle boğazımı kaşımak istesem de başaramayacağım gün gibi ortadaydı. Burnumu hafifçe kaşıdıktan sonra piyanonun sesini bastırarak, “Önce şu yanağımdaki eli çizin lütfen.” dedim aksilikle. “Ardından sabaha kadar burada oturabilirim.”
   Bay Sergei kafasını bile kaldırmadan portreye gömülü kalmaya devam etti. “Merak etme. Yüzlerinizin taslağını bitirdikten sonra hemen o kısma geçiyorum.”
   Vezirin oğlunun eli yanağımda terlemeye başlamıştı. Bundan kendi de rahatsız oluyordu ki nihayet elini yanağımdan çekerek cebinden çıkardığı mendile sildi. Bundan istifade hemen boğazımı kaşıdım. Ardından yanağıma uzanarak nemli kısmı silmek için mendilini yaklaştırdığında elini ittim. Kafamı çevirip tuniğimin yakasıyla yanağımı silerken teninden yayılan koku yanağıma çarpmış, dalga dalga burnuma varıyordu.
   Bay Sergei kafasını portreden kaldırmadan vezirin oğlu çaktırmadan aynı yere tekrar elini sabitledi. Dakikalar birbirini kovalarken aklımı meşgul edecek bir şeyler bulmak için ziyadesiyle uğraşıyordum fakat aklımı onun ritmik nefes seslerinden koparıp zihnimdeki düşünceleri bir araya getiremiyordum. Ömrümde ilk defa bir erkekle bu kadar dip dibeydim. Çocukluğumdan beri Rapid’le dalaşır, sürekli talim yapardık. Onun bedeni defalarca benimkine dokunup geçmiş, öfkeyle birbirimize vurup tenlerimiz kasıt gütmeksizin temas etmişti fakat bu tamamen farklıydı. Zerre haz etmediğim bir erkek dibimde oturmuş, omuzlarımız birbirine yapışık halde yanağımı avuçlamıştı. En son beni boğmaya niyetlendiğinde tüm vücudunu benimkine yapıştırdığında bu kadar bedeni benimle temasta bulunmuştu. Boğmaya yeltenmesini hatırlamakla ürperdim. Oturduğum yerde başımı çarpan dönmeyle sendeleyerek sabit durmaya çalıştım. Vezirin oğlu omuzlarımdan sıkarak beni tuttuğunda ondan kurtulmak için yana kayayım derken koltuktan tamamen düşerek yere yapıştım.
   Ufak bir gürültünün ardından rezil hislerle geri oturdum. Daha demin zihnimi dolduran anılarla şimdi kaskatı kesilmiştim. Aradan dakikalar geçtikçe vezirin oğlu sıkıntılı nefesler almaya başladı. Bay Sergei ise yalnızca yanağımdaki eli resmedeceği kısmın bitmesine ne kadar az kaldığına dair kısa cümleler mırıldanıyordu. Ne ara bize baktığından emin bile değildim, sürekli kafası tablosuna gömülü oturuyordu. Vezirin oğlunun parmakları yanağımda titreyince önce elinin uyuştuğunu sandım ama aksine parmakları hareket etmeye başlamıştı. Diğer parmakları sabit kalırken başparmağı tenimde geziyordu. Burnumla üst dudağımın arasındaki boşluğa geldiğinde kımıldamaksızın durdum. Elini itmek isterken aklından ne geçtiğini, daha neler yapacağını görmek için anlam yüklemek istemediğim bir meraka boğuldum. Gözlerinin benim üzerimde sabit durduğunu kafamın üstündeki bakışlarından anlıyordum. Ona bakmak yerine piyanonun üzerinde duran eline bakmaya devam ettim. Bu sefer başparmağı o boşluğu okşayarak geçti. Böyle bir şeye cüret edeceğine ihtimal veremezken başparmağı üst dudağıma doğru kaydı. Kafamı çok hafifçe çevirerek gözlerine baktığımda bakışlarına şaşırmamak elde değildi. Düzensiz nefesi dudaklarının arasından salık verirken göz bebekleri heyecanla titriyordu. Bakışlarında iğnelenen gözlerimde hangi manayı kendine kattıysa başparmağı tam iki dudağımın ortasında takılı kaldı.
   Nefesim kesilerek put kesildim. Vezirin oğlu da aynı doruk hislere büründüğünün kanıtı parlayan gözlerle beni izliyordu. Böylesine mahrem bir harekete hangi cüretle kalkıştığını düşünmeye dalmadan son bir saniye daha tıpkı dans gösterisinde olduğu gibi gözlerimin tüm dikkatiyle onun gözlerinde sabit durmasına müsaade ettim. Ardından başparmağını sertçe dudaklarımın arasına alıp ısırmamla neye uğradığını şaşırarak gözlerini büyüttü ve olduğu yerde acı dolu bir nidayla yerinden sıçradı.
   Bay Sergei’nin bağırarak, “Aizhan!” demesiyle hemen parmağını serbest bırakıp önüme baktım.
   Vezirin oğlu ısırdığım parmağını tutarken canının yandığını belirten sıkıntılı nefeslerle tamamen ayağa kalktı. Bay Sergei elindeki fırçayı bırakarak yanımıza doğru yürürken alnıma düşen saçlarımı geri yapıştırıyordum.
   “Afrah!” diye bağırdı Bay Sergei öfkeyle. “Biraz daha sabredemedin değil mi? Bitmek üzereydi.”
   Omuz silkerek oturduğum yerde yanan gözlerle vezirin oğluna bakmaya devam ettim. Bay Sergei, vezirin oğlunun parmağına baktıktan sonra tekrar yerine geçmesini rica etti. Çekingen adımlarla koltuğa oturduğunda bu sefer omuzlarımızın birbirine dokunmaması için özen gösterdim. Elini tekrar yanağıma uzattığı gibi gözlerimi ona çevirdim. “Bir daha aynısını yapmaya kalkışırsan kan gelene kadar ısırırım.”
   Bu tehlikeli halim onu eğlendirmiş gibi yaramazlık yapan ufak bir çocuk misali dudaklarının kenarları kıvrıldı. “Uslu durmaya çalışacağım.”
   Odanın sessizliğine eşlik eden tek şey ikimizin düzenli nefesleri, tabloya vuran fırçanın darbe sesleriyle pencereden içeri ulaşan cıvıl cıvıl kuşların ötüşüydü. Bu ritmik sesler eşliğinde gözlerimi kapadığımda anlamadan yanağımda duran ele daha çok yaslandım. Uykuya dalmamak için arada ısrarla gözlerimi aralıyordum. Her seferinde vezirin oğlu bana değil, piyanoda asılı duran eline bakıyordu. Aynı şekilde kısa bir süreliğine gözlerimi kapadığımda farkına varmadan uykunun pençesine takıldım.
   Alnıma vuran sıcak nefeslerle olduğum yerde sızlandım. Nihayet gözlerimi geri açtığımda kuş gibi hissiz bir uykuya daldığımı fark ettim. Hala aynı pozisyonda vezirin oğlunun dibinde oturuyordum. Yanağı elime bu sefer daha kuvvetli bastırılmış, geriye yaslanıp düşmemem için piyanonun üzerinde duran elini değiştirerek kolunu belime sarmıştı. Silkelenerek iki elinden de kurtuldum. Tarafına bakmadan Bay Sergei’ye, “Bitti mi?” diye sordum.
   Tabloya nasıl bir eser döktüyse keyfi her halinden belli oluyordu. Dudaklarına çalan mutlu tebessümle başını onayladı. Yerimden ani bir şekilde kalktığım için başım dönse de sarsak adımlarla yanına varmak üzere ilerledim. Tam tabloya bakacaktım ki geri adım attım. Piyanonun başında vezirin oğluyla geçirdiğim dakikaları zaten unutamayacaktım. Her şeyi yutup asla unutmama izin vermeyen hafızama yeni bir zafer kazandırıp bu tabloda can bulan ikimizin resmini de zihnime gömmeyi reddettim. Tabloya ucundan bile bakmayarak, “Elinize sağlık Bay Sergei.” dedim içten olmayan bir tonla. Kafamı çevirip pencereden baktığımda kuş seslerinden ikindi vaktinin yaklaşmak üzere olduğu ortadaydı.
   “Dikiş makinesini aldın mı?”
   Sorusu karşısında bir anda neşem yerine geldi. Suratım gülümsemeyle aydınlandı. “Henüz değil. Hemen ilk gördüğümü almak istemiyorum.”
   Arkamdan gelen adım sesleriyle tebessümüm silindi. Vezirin oğlu tam yanımda dikildi. “Ufak bir gösteri hazırlamam gerekiyor Bay Sergei. İkimizin birlikte hazırlanacağı gösterişsiz bir piyano performansı. Acaba köşkünüzde herhangi bir odayı kısa süreliğine kullanabilir miyiz?”
   Onun bu yüzsüzlüğü öfkeyle burnumdan solumamı sağlıyordu. Beni gammazlayan kişi olarak Bay Sergei’yi ileri atmıştı. Şimdiyse sanki böyle bir husumet hiç mevzu bahis olmamış gibi oldukça normal davranıyordu. Bay Sergei de beklediğimin aksine vezirin oğluna karşı soğuk değildi.
   Bay Sergei elbette önerisini zevkle kabul etti ve hatta piyano da bu odada olduğu için burayı kullanabileceğimizi söyledi. Konuşmanın bittiğini tahmin ederek odadan çıkmak üzereydim ki vezirin oğlu hayran gözlerle tabloyu incelemeye başladı. Gözlerindeki samimiyet ve içtenlik yine aynı gerçekliğiyle çarpıcı bir edayla tüm mimiklerinden okunuyordu. Tabloya bakmayı aklımın ucundan geçirmesem de onu böylesine hayran bırakan fırça darbelerinin bütününü merak etmiştim. Bu düşüncemi acımasızca yarıda keserek hışımla kapıya vardım. Vezirin oğlu arkamdan seslenecek gibi oldu ama çoktan çıkmıştım. Merdivenleri inerken ona veda etmediğim için pişman değildim. Haftaya görüşürüz gibi gereksiz cümlelerde bulunmama lüzum yoktu. Ne de olsa bir dahaki cuma yine aynı yere zincirlenmiş gidecektim.
   İçimde tutamadığım özlemle dans odasına doğru ilerledim. Bay Sergei’nin özel kızları prova yapıyordu. Elbiselerinin karın kısımları çıplaktı. Tenlerini kapatmaktan ziyade rengini daha koyu göstermeye yarayan şeyse tüm giysilerini saran perde misali tüldü. Gözüme ilk çarpan Yasmin oldu. Sırtımı dayadığım duvardan kızları izlerken yine ayak parmaklarım kıpırdanıp dans etmek için sızladı. Vezirin oğlunun eline yaslanmış, belime doladığı kolu sayesinde içinde yüzdüğüm hissiz uyku üzerine kafa yormamak için zihnimi meşgul tutmaya çalışıyordum fakat kulağıma çalan ney sesi ve parkede çınlanan ayak sesleriyle bastıran dans özlemim bile o anları aklımdan atmama yardımcı olmuyordu. Teninin sinmiş olduğu terli elinin izleri hala tüm yüzümde asılı kalmış, kokusu buram buram burnuma çarpıyordu. Parmağının mahrem bir okşayışla dudaklarımın üzerinde gezindiğini düşünmek kirpiklerimi titretiyor, o sıcak parmakların ben uyarken kolunun ağrımasına rağmen saatlerce yanağımda sıkıca sabit durduğunu biliyor olmanın anısı midemi düğüm düğüm yapıyordu.
   Parkede dalan gözlerim nihayet Yasmin’in bana doğru yaklaşmasıyla odağını buldu. İki elimi de avuçları arasına alarak buruk bir ifadeyle gülümsedi. “Konuşabilir miyiz?” diye sordu her zamanki çekingen tavrıyla.
   Cevap vermek yerine koluna girerek bu köşkte oturmaktan en çok zevk aldığım yere doğru onu sürüklemeye başladım. Arka bahçenin en uç kısmına vardığımızda kışın habercisi yapraklar havada uçuşuyordu. Taburelerden birine oturduğumuzda aynı sıcaklıkla elimi omzuna koydum. “Bana içinden geçen sıkıntı neyse anlatabilirsin.” Bakışlarını kaçırarak gözlerine dolan yaşları gizlemeye çalıştı. Göz pınarları öyle büyük bir kederle titriyordu ki kalbim adeta sıkıştı. “Sırrın benle gizli kalacak Yasmin.”
   “Kimse burada kalıcı değil Afrah. Herkes yavaş yavaş ömrünün geri kalanını geçireceği evlere yollanıyor.”
   Cümlesinin vardığı yere anlam yüklediğim gibi diklendim. “Fakat sen o kızlardan değilsin. Dans gösterilerine katılman karşılığında burada kalıyorsun.”
   Alayla dudağı kıvrıldı. “Öyleydi fakat Bay Sergei’nin hayırseverliği buraya kadarmış. En başından beri burada kalıcı olmayacağımı tahmin etmeliydim.”
   “Nereye gideceksin?”
   “Gitmiyorum, gönderiliyorum. Senenin sonunda seçme şansının bana verilmediği haremlerden birine katılacağım.”
   “Buradan çıktığında köy pazarında herhangi bir yerde çalışabilirsin.”
   Yanaklarından yaşlar süzülürken başını sağa sola salladı. “Babamın adı ihanetten çıkmışken beni kim yanına sokar sanıyorsun?”
   Yasmin’in çektiği acıların şiddetini düşünürken dudaklarım büzüldü. Ailesini teker teker kaybetmiş, kimsesiz ve damgalanmış bir acizlikle ortada kalmıştı. “Bay Sergei ile konuşacağım.”
   Öne atılarak şiddetle ellerimi sıktı. “Sakın Afrah! Daha ne kadar bedava karnımı doyurabilirdi? Hem senin kadar iyi bir dansçı da değilim, öyle aham şaham bir güzelliğim de yok.”
   Sözlerine karşı çıkmak yerine düşünmeye koyuldum fakat o anlık bu durumdan kurtulmanın bir yolu yoktu. Yasmin’in özgürlüğünü satın alacak parayı bulsam bile bundan sonra onu kimse yanında istemezdi. Suratını örtüp baş gösterdiği danslarda olduğu gibi gizli kalamayacaktı. Ya bir hareme girip kim olduğunun zerre umursanmadığı ömrünün en küçük düşürücü muamelesine razı kalacak ya da özgürlüğü satın alınıp halkla yaşamaya başlamakla beraber insanların yüz çevirmeleriyle tekrar tekrar acizliği iliklerine kadar tadacaktı. Yine de ısrarla, “Bir yolunu bulacağım.” diye söyleyip durdum tekrar tekrar.
   O sırada Yasmin sessiz sessiz ağlamaya devam ediyordu. Aklıma düşen soruyla çenesini tutup başını kaldırdım. “Peki ya hangi vezir?”
   Titreyen dudaklarıyla, “Kura… kura çoktan çekildi.” diye kekeledi. “Senenin başında yenilenecek olan iki vezirden birisine.”
   İhtimali bile tiksintiyle ürpermemi sağladı. Fısıltı misali bir sesle soracakken Yasmin dudaklarını ıslattı. “Sıradaki maliye vezirinin haremine katılacağım.”
   Tepki vermeyi aklımdan geçirsem de vücudum hissizleşmiş gibiydi. Aynı tiksinç dolu iğrenme tüm bedenimi kavururken buradan uzaklaştığım gibi derimi deşercesine yanağımı silmek istiyordum. Vücudumun titremesini sesime yansıtmamaya çalışırken ürperdim. “Bir yolunu bulacağım Yasmin. Daha fazla acı çekmene müsaade etmeyeceğim.”
   Umut dolu gözlerle bana bakarken içim kıyıldı. Onu kendime çekerek sıkıca sarıldım. İkimiz de aynı hafif şiddetle titriyorduk. Onun titremesinin nedeni hüzün dolu bedenine eşlik eden hıçkırıklarıyken, benimkiyse tiksintiyle tüylerimi diken diken eden iğrenmeydi.
   Eve vardığımda kapıdan girdiğim gibi Leila beni karşıladı. Kafamı çevirip ondan kaçınmaya çalıştığımı anladığında hemen suratıma uzandı. Gözleri dehşetle büyürken fısıltıyla, “Birisi sana tokat mı attı?” diye sordu.
   Tüm yol boyunca derisini kazdığım yanağım alev almış durumdaydı. Mutfaktan bulduğum buzu yanağıma yapıştırıp hızlı adımlarla odamıza geçtim. Yatağımın üstüne oturduğum gibi yıkanmak için soyunmaya giriştim. Leila da hemen arkamdan geldi. Soru yağmurundan kaçınarak, “Kimse bana tokat atmadı.” dedim kısaca.
   Yaklaşıp yanağıma dokunmak için buzu itti. “Ne yaptın o zaman kendine?”
   “Leila.” dedim alçak bir tonla. İçimdeki acının sesime çarptığı her halimden belliydi. “Hepsi tabloya modellik yapmam karşılığında bana vereceği para yüzündendi.” Saçlarımı avuçlarımın içine alırken, “Keşke kabul etmeseydim.” dedim pişmanlıkla.
   Gözleri büyürken suratı karardı. “Ne yaptın sen Afrah?”
   Aklına gelen ihtimalin ne olduğunu tahmin ederek eline vurdum. “Saçmalama, öyle bir şey değil. Bay Sergei’nin modellik teklifini kabul edip vezirin oğlundan bana eşlik etmesini rica ettim. Bay Sergei eğer ikimiz birlikte gelirsek ücreti ikiye katlayacağını söyledi. Öylesine basit bir tablo çıkaracağını zannetmiştim. Oysa aklındakiler buram buram aşk kokuyordu. O…” Dudaklarım ince bir çizgi halini aldı. “O pisliğin eli saatlerce yüzüme yapışık kaldı. Dibimdeydi ve teninden yayılan kokuyu hala alıyorum.” Gözlerim öfkeyle dolarken omuzlarım yenik düştü. “Harem kuracakmış kendine. Sıradaki maliye veziri olduğunda harem kuracakmış kendine.” diye tekrarladım aptalca. “Yasmin de hareminde olacak. Onu bu bataktan kurtaramayacağımı bilmek beni delirtiyor. Öyle bir pislikle geçireceğim daha sekiz buçuk ayım olduğunu bilmek beni çıldırtıyor. Ben onunla sabah talim yaparken akşamında Yasmin gibi aciz kızlara…”
   Ben farkına varmadan parmaklarım dudaklarımın üstüne kapanmışken hunharca başparmağının izlerini silmeye çalışıyordum. Leila elimi iterek sıkıca tutup sessizliğe gömüldü. Kafamı kurcalayanlara anlam verdiği bakışlarından okunuyordu, kelimelere gerek yoktu.
   Tüm bedenimi aşındırarak ovaladıktan sonra banyodan çıktım. Sabah kahvaltı etmemiştim ama yine iştah denen şeyi zerre hissetmiyordum. Yatağıma yatıp öylece uzanacakken Leila’yı da kendi yatağında oturur vaziyette buldum. Davetkar bakışını görünce hemen yanına kıvrıldım. Başımı göğsüne yerleştirdiğimde nihayet rahat nefes alabildim. Kısa bir süre sonra gün batarken ikimiz de hala uyumamıştık. Kendi gürültü nefeslerimden Leila’nın soluğunu duyamıyordum. Boynuna süzülen ıslaklıkla ağladığını fark ettim. Yattığım şekli değiştirip yukarı tırmandım. Bu sefer onun başını göğsüme yaslayıp saçlarını okşamaya başladım. Neden ağladığını sormamak için dudaklarımı kenetledim. Leila canı fiziksel yanmadığı sürece öyle nadir ağlardı ki bazen inada bindirdiğini düşünürdüm.
   Ben sormadan ağlamaktan boğuklaşan sesiyle kendi mırıldandı. “Çok özlüyorum Afrah.” Bu özlemeni nereye yormam gerektiğini çok iyi biliyordum. Burnumun direği sızlarken saçlarını daha büyük bir şefkatle okşadım. Sessiz kalacağımı anlayınca aynı sesle devam etti. “Ev öyle eksik geliyor ki bazen ben de kaçıp gitmek istiyorum. Babama sabrettikçe sınama gücüme bir gün yenik düşeceğim diye korkuyorum.”
   “Bir gün… bir gün umarım eski tadımıza kavuşuruz.” demekle yetindim.
   Uzun zamandır aklımı meşgul etmeyen bir burukluktu Leila’nın değindiği. Yarayan kanam kısa süreliğine kapanmışken tekrar sızlamaya başladı. Babama olan öfkem hatırladıklarımla daha derin bir çukura dönüştü. Akşam yemeğinde kupkuru boğazımdan aşağı inen çorbanın tadını alırken yemek masamızdaki boş sandalyelere gözlerim dalıp duruyordu. Eski muhabbetlerimizin coşkusunu, annemin suratındaki sürekli çiçek açan tebessümü, babamın kahkahalardan kırışan gözlerinin kenarlarının hatırası sürekli başa sarıp canımı yakarken yine ne yediğimden anlamadığım tatsız tuzsuz bir akşamı ardımızda bırakmıştık.
   Günler birbirini kovalarken bu yanağımı sıvazlama huyunu abartmıştım. Bu sayede kızarıklık bir türlü geçmek bilmez oldu. Leila’ya haber vermeden şehir pazarına inip dikiş makinelerinin fiyatlarını araştırdım. Ertesi günlerde annemi sevindireceğimi bildiğim için Ladin Köşkü’ne keyifle yürürken diğer tarafım Yasmin’in o köşkte nasıl sıkışıp kaldığını düşünerek sıkıntıya büründü. Akşamında anneme tablodan kazandığım ücreti verdiğimde paranın geldiği yer ikimizin arasında ağır bir sır olarak kalacaktı. Annemin mutluluğu suratında açan gülücüklerinden kendini belli ederken ertesi sabah ben Rapid’le talim yapmak üzere demirci dükkanına giderken Leila ile annem uzun zamandır alınması gereken ihtiyaçları karşılamak üzere köy pazarına gittiler. Perşembe akşamı sulu yemeğe katılmış et sayesinde herkes aynı sessizliğe eşlik eden gizli bir iştahla yemeklerini yedi. Gece yatağa girdiğimde kaç gündür Rapid’le kıyasıya dövüştüğümüz için ağrıyan kollarımı okşayıp durdum. Nihayet uykuya daldığımda yarın kimi göreceğimin habercisiymiş gibi günler sonra aynı kabusu görerek kan ter içinde uyandım. Nemli gözlerimi silerken bir daha bu gece uykuda kaybolamayacağımı bildiğimden elimi sızlayan yanağıma koyup pencereden bakarak Yasmin’i ayağını kaptırdığı bataklıktan nasıl kurtarabileceğime dair akıl yorup durdum.
   Sabah yine aynı sırt çantasıyla yürürken belimdeki kılıcın yenini de güç almak istercesine sıkı sıkı tutuyordum. Bu hafta tahta kılıçlarla yapacağımız son talimdi. Açıklığa vardığımda vezirin oğlu yine benden önce gelmişti. Her zamanki asil kıyafetlerinden hiç görmediğim bir takımla büyük bir taşın üstünde oturuyordu. Geldiğimi duymamış olmalıydı ki hala elini bir çocuk gibi çenesinin altına dayamış etrafı seyrediyordu. Bakışlarında donuk bir tedirginlik vardı. Sırt çantamı yere fırlattığım gibi kafasını kaldırıp bana baktı. Ayağa kalkıp bana doğru gelirken suratındaki ifade rahatlamayla aydınlandı. Haftalardır aşığını görmemiş bir edayla parlayan ifadesini silip ciddiyete büründü. “Geldin.”
   Her seferinde bu tarz bir cümle kurmasa olmazdı. Muhtemelen en son birlikte modellik yapmamızın ardından onunla daha yakın olacağımı, daha çok muhabbet edeceğimizi tahmin ediyordu. Kılıçları çıkarak onunkini ayağının dibine attım. Kaçamak bir bakışla boynuna baktığımda hala yanık izinin üzeri bandajlıydı. Günlerdir kızarık duran yanağımı kaşıyarak kendi kılıcımı elime aldım.
   Kılıcını kavrayıp tam karşımda dikildi. Boştaki elini sallayarak yanağımı gösterdi. “Babandan tokat mı yedin?”
   Alaylı ses tonuna elimde olmadan şaşırdım. Son görüşmelerimizden bu yana böyle bir tavır sergilemeyi bırakmıştı. Değiştiğini düşünmemiştim, yalnızca bu ukala tavrı geride bıraktığını tahmin etmiştim fakat aksini tekrar ve tekrar kanıtlamaktan gocunmuyordu. Sorusuna cevap vermek yerine ilk hamlemi yaparak kılıcımı tahta kılıcına çarpmak üzere ileri atıldım. Etrafında dönerek beni taklit ediyormuşçasına hamlemden kıvraklıkla kaçtı. Şaşkınlığımı suratıma dökmeden hamle savurmak yerine onu beklemeye koyuldum. İkimizin kılıcı da uzun bir süre asla birbirine çarpmadı. Her seferinde ya o ya ben önceden seziyormuşçasına hamleden sıyrıldık.
   “Kaç gün geçti hala yemek ve demir kokun burnumda.”
   Sözleri karşısında öfkeyle yanaklarım ısındı. “Nereden biliyorsun? O gün beni alıkoyduğunda Bay Sergei’nin sana benim sürekli kendimi hırpalayan ve yara izleriyle ona yalvardığımı bildiğini neye dayanarak söyledin? Bay Sergei söylemediyse o aptal kız mı söyledi sana bunları?”
   Değiştirdiğim konu karşısında şaşırarak tek kaşını kaldırdı. “Demek asılsız ortaya attığım bu cümleler doğruydu.”
   Sorusuna cevap vermeden kılıcını geçiştirmeye devam ettim. Dünün yorgunluğuyla omuzlarım sızlamaya başlamıştı. Bugünkü talimi bir an önce bitirip defolup gitmek istiyordum. Bugün haftaya ne zaman Ladin Köşkü’nde prova yapacağımızı belirleyecektik. Hakkında duyduklarımdan sonra tiksintim katbekat artarken onunla böyle açık bir ortamın aksine bir odaya tıkılarak ömrümde en sevdiğim şeyi icra edeceğimi düşünmek boğazımı düğümlüyordu.
   “Seni az çok tanımaya başladım. Yine bana alınacak bir şey bulmuşsun.”
   Sessizliğe gömülmeye devam ederken gözden kaçırdığım hamlesi sayesinde kılıcını sertçe benimkiyle çarpıştırdı. Hemen geri çekilerek hamlesini geçiştirdim. Tekrar kimsenin kılıcı diğerininkine değmiyordu. Vezirin oğlu da asil kıyafetlerini uçuşturarak etrafımda dönüyordu. Çok yakınımdan geçmesiyle elim üzerindeki kıyafete sürtündü. İpeksi dokunuşu hissettiğimde kendi gardırobuma kaydı aklım. Onun bu zenginliği, asilliği, kılıç tutmayı gayet bildiği halde sırf kediyle oynayan fare misali benimle alay ediyor oluşu tek tek öfkemi kora çevirirken dikildiğim yerde sendeledim. Kılıcımı o anlık savurmayacağımı gördüğünü umarak kafamı çevirdiğimde vezirin oğlu güçlü bir edayla çoktan hamlesini yapmıştı. Yana kaçmaya çalışmama rağmen tahta kılıcı tüm gücüyle belimin kenarına yedim. Anında acıyla gözlerim yaşarırken ayakta durmam güçsüzleşti.
   Vezirin oğlu parmaklarını koluma saplayıp beni tutarken, “Afrah!” diye bağırdı telaşla.
   İsmimin ağzından döküldüğünü anladığımda sarsıldım. Parmağını ısırdığımda Bay Sergei ismimi söylemişti ama o anın galeyanıyla farkına varmamıştım. Şimdi vezirin oğlu elinde en büyük kanıtı olan portrem yetmezmiş gibi benim için en mahrem olan şeyi; ismimi de öğrenmişti.
   Silkelenerek elinden kurtulurken acıyla alt dudağımı dişledim. Böyle darbeleri sürekli aldığım halde bu kadar hassas davranmama mantık yükleyemedim. Kendime gülmek isterken boğuluyormuşum gibi sesler çıkardım. Başımı kaldırıp gözlerine baktığımda pişmanlık ve hüzünle renklenen yüzünü görünce hislerim donuklaştı. “İsmimi öğrenmen işine yaradı değil mi? Belki benim de özgür bir kız olmadığımı araştırıp haremine katmaya karar verirsin.”
   Sözlerimle kaşlarını çattığında kahverengi gözleri karardı. “Öyle bir şey asla aklımdan geçmedi.”
   “Bu kadar iyimsersen reddetsene tüm bunları. Masum kızların adını lekeleyeceğin o haremin kurulmasına engel olsana.”
   Kollarıma uzandığında geri çekilmedim. Ne yapacağını, nasıl cevap vereceğini sabırla bekledim. Elleri omuzlarıma tırmanıp beni sıkıcı tutarak hafiften sarstı. “Gelenekler böyle. Benden neye karşı çıkmamı istiyorsun?”
   “Aynı hükmü sürmek için mi o konuma geçeceksin? Hiçbir işlevin, hiçbir farklılığın olmayacak mı? Yalnızca kuşak değişikliği için bu göreve atanıp babanın piyonu mu olacaksın?”
   Suratı iyice kararırken gitgide dibime girmeye başladı. Omzumu tutan eli kayarak sırtıma kondu. Hala sancıyan acımın neden olduğu bulanıkla kendimi ağır bir durumun içine itmiştim. Elimi uzatarak kaliteli ipek gömleğini sertçe kavradım. “Senden hiçbir şey istemedim. Masum olduğumu bildiğin bu anlaşmaya beni tabii tuttun. Zaten kılıç tutmayı bildiğin halde yalnızca benimle alay ettiğin bu eğitimin sonucunda kuruş zırnık istemedim.”
   Üst dudağı kıvrıldı. Sesi baştan çıkarıcı bir fısıltıdan farksızdı. “Şimdi sun teklifini o halde. Tüm bu anlaşmanın karşılığında ne istiyorsun?”
   Gömleğini serbest bırakarak kirpiklerimin üstünden gözlerine kenetlendim. “Aralarından birini serbest bırak. Yalnızca bunu istiyorum.”
   Yüzünü yaklaştırırken nefeslerim sıklaştı. Alnıma vuran soluğu yanağımda son buldu. Vücudunu tüm gücümle itmemek için avuçlarımı yumruk yaptım. Vezirin oğlu sırtımdaki elini indirerek belime koydu. Dudakları okşarcasına yanağımdan geçti. Tablonun fırça darbelerinden oluştuğu süreç boyunca tuttuğu yanağımı değil, kızarık olmayana kondu dudakları. Sadece konmakla kalmayıp öpücük bıraktığında tüm bedenim titredi.
   Kollarımı kaldırıp hışımla üzerimden itecektim ki anında ellerimi avuçlarının arasına aldı. “O zaman eksiği kapamak için koynuma sen mi gireceksin?”
   Ağzından çıkan sözlerin kastının tiksinçliği suratıma tokat gibi çarparken düştüğüm durumun acizliğiyle gözlerim doldu. Yasmin kadar olmasa da ben de ağır bir bataklıkta boğuluyordum. Daha fazla rezil olmanın sınırında yalpaladığımı bilerek kızaran yanağıma gözyaşımın düşmesine izin verdim. Vezirin oğlunun alaycı sesi içine kaçmış gibiydi. Gözlerini bir an olsun benimkilerden ayırmıyordu. Yanağıma düşen gözyaşını silmek için elini uzattığında geri çekilmedim. Aynı o gün yüzümü okşayan parmaklarının yumuşaklığında ıslaklığı silip aldı.
   Birkaç adım geri atıp aramıza eski mesafeyi koydu. “Afrah…” dedi çaresizlikle yankılanan sesiyle. Dudakları açıp kapanıyor ama hiçbir açıklama yapmıyordu. Dile dökmek istediği kelimeler onunla akıl oyunu oynuyor, adeta emin misin diyerek zehrinin üzerine kapamasına izin vermiyordu.
   “Bu sondu.” diye mırıldandım. Arkamı dönüp yürümeye başlarken toplamadığım tahta kılıçlar zerre umurumda değildi. Aceleci adımlar yerine yavaş yavaş ilerliyordum.
   “Nasıl son!” diye bağırdı. “Haftaya çarşamba günü Ladin Köşkü’nde beni o odada bekliyor olacaksın.”
   Onu takmadan yürüyor olmam öfkeye boğulmasını sağlamış olacak ki haşin adımlarla arkamdan geldi. Havada savrulan elinin kulağıma çalmasıyla yine bana dokunmaya çalışacağını anladığım gibi olduğum yerden anında dönerek kılıcımı yeninden çıkardım. Keskin kılıcın sesi havada şaklarken bugün beni taklit ettiği kıvrak dönüşlerde ona ders veriyormuşçasına defalarca kez durmaksızın etrafımda döndüm. Kılıcı da aynı şevkle döndürüyorken yakınımda olması, kılıcın ona zarar verme ihtimali umurumda değildi. Nihayet durmayı göze aldığımda başımı döndürecek bir sertlikle olduğum yerde dikilerek kılıcımı koluna hizaladım. İpek gömleğinin yırtılma sesi kulağıma dolarken etini çok az dağlayacak kadar kılıcımı keskin bir açıyla sıyırdım.
   Vezirin oğlu neye uğradığını şaşırarak üst üste geri adımlar attı. Bir eli kolundaki kesiği tutarken, “Buna nasıl cüret edersin?” diye inledi.
   Suratımda zafer dolu bir gülümseme peyda oldu. Hatta dişlerimi gösterip gözlerimi kısacak kadar güzel bir gülümsemeydi. “Bir daha beni öpmeyi geç, dokunmaya bile kalkışırsan bu sefer koynuna alabileceğin tüm kızları senden kurtarırım.” İşaret parmağımla kast ettiğim yeri işaret ettim. “Böyle bir hasarı kızın tekinden aldığının öğrenilmesindense ölmeyi tercih edeceğini düşünüyorum. Böylece ortadan kaybolsam bile bir daha beni aramak için zerre uğraşamazsın.”

   Kılıcımı yenine sokarken vezirin oğlunun öfkeli nefes sesleri kulaklarımda çınlıyordu. Tahta kılıçları gösterip, “Onlarla işimiz bitti. Haftaya en kaliteli, en asil kılıcını yanında getir.” dedim tebessümümü yavaştan silerek. “Bu seferki talimimiz sahte kılıçlarla olana benzemez. İkinci kez gerçek bir kılıç elimdeyken neler yapabildiğime şahit oldun.” Arkamı dönüp yürürken dudaklarımı son kez, “Haftaya görüşürüz Bay Farahani!” demek için araladım.

Not: Umarım keyif alarak okumuşsunuzdur. Nisan ayı benim için biraz fazla dolu geçtiği için bölüm de haliyle gecikti. Sıradaki bölümün sonunu çoktan kurguladığım için önümüzdeki bölüm daha hızlı gelecek. Fark ettiyseniz ilk bölümlerde Aizhan'ın göz rengini yeşil yazmıştım fakat değiştiriyorum; bildiğimiz sıradan kahverengi ^^

4 yorum:

  1. Çok güzeldi.Afrah'ın son teklifi sunduktan sonraki kısmı benim boğazımı da düğümledi.Sıradaki bölüm lütfen...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok sevindim beğenmene :) Umarım sıradaki bölümü de hızlı yazarım

      Sil
  2. Okurken bir yandan bende Aizhandan nefret ediyor bir yandan Afrah gibi aklım allak bullak oluyor bu karakter ne siyah ne beyaz gri bir karakter yine de şimdilik Aizhana olan nefret duygum ağır basıyor gibi. Sıradaki bölümü sabırsızlıkla bekliyorum O.o

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Aizhan'dan çok nefret etme. Sekizinci bölümün sonu aklımda öyle güzel ki :D

      Sil