20 Mayıs 2019

,

Film Köşemden Öneriler #5

Game of Thrones'un berbat ötesi final bölümünü henüz sindiremeyen Betül'den selamlar! Son zamanlarda izlediğim filmlerden ufak bir öneri listesi oluşturmak istiyordum ve daha önce de dört adet yazı yazdığım film öneri köşeme bir yenisini eklemeye karar verdim. Önceki listelerimi inceledim de daha çok herkesin bildiği ve beğendiği filmleri önermişim. Bu sefer çoğunuzun adını bile duymadığı, daha uçta kıyıda kalmış muhtemeşem filmleri önermeye çalışacağım. Ayrıca bu filmler belki de benim birkaç sene önce hiçbir şey anlamayıp kenara çekilebileceğim filmlerdi, fakat artık ufkumun da gelişmesiyle birlikte hem kitap hem film olarak bu dallarda bakış açımın biraz daha geniş bir yelpazeye ve beğeni seviyesine sahip olduğunu söyleyebilirim. O halde lafı uzatmadan son zamanlarda izlediğim ve ufkumu açan hatta sınırlarımı oldukça zorlayan birkaç filmi size de önermek istiyorum.

1. Girl (2018)
Belçika - Hollanda ortak yapımı olan bu ödüllü filmimiz erkek bedeniyle doğup bir kadına dönüşme isteğiyle hayatını değiştirecek büyük kararları alan ve en büyük hayali olan dansçılığı gerçekleştirmeye çalışan azimli bir genç kızın hikayesi. Dürüst olmam gerekirse ben filmi önyargılarımı yıkmak için izledim ve gerçekten ağzımın payını aldım. Film tek kelimeyle empatinizi ayağa kaldırıyor. Başrol oyuncusu olan Victor Polster'in oyunculuğu muazzam ötesiydi. İçinde hissettiği her duyguyu, ağzından dökülen her kelimeyi seyirciyi tam anlamıyla muhteşem geçiriyor. Filme baştan sona bayıldım fakat son kısımlarda hiç beklemediğim bir hareket karşısında gözyaşlarına boğuldum. Bana oldukça dokunan bir film oldu. Bence bir başyapıt olarak bile nitelendirilebilir, gerçekten ayakta alkışlamak istedim.
2. Us And Them (2018)
Bir cuma akşamı Netflix'de gezerkene bu filmi gözüme kestirerek izlemeye karar verdim. Oyunculardan da başroldeki kızımızı Alıç Ağacının Altında filminden tanıdığım için gözüm kapalı izlemeye başladım. Öncelikle çok uzun bir film, iki saati aşan bir süresi vardı fakat ben filmde gerçekten zerre sıkılmadım. Filmde karakterleri iki ayrı zaman diliminde görüyoruz. Bir yandan geçmişteki halleri ki o zamanları renkli izlerken, şimdiki hallerini siyah beyaz bir görüntüyle izliyoruz. Çok iyi arkadaş olarak başladıkları ilişkilerine zamanla birbirlerine aşık olarak, her daim aynı yolda yürümeye çalışarak devam etmeye çalışan iki gencin hem ailevi olaylarını, hem birbirlerine hislerini hem de pişmanlıklarını en derinden izliyoruz ve hissediyoruz. Bana sorarsanız Çin sinemasındaki en iyi romantik-dram türünde izlediğim filmdi. Filmin sonunda ben yine gözlerimden yaşları tutamadım çünkü uzun bir süre kesintisiz izledim ve açıkçası romantik olmasına rağmen çok dikkatli izledim ve anlamadan filme çok bağlandım. Bitişine doğru film yavaş yavaş sona erirken ben de yavaş yavaş ağlamaya devam ettim. Gerçekten çok güzel bir romantik-dram filmiydi. Kesinlikle önerilerim arasında..

3. Dogthooth (2009)
Evet, sırada bir tık daha sınırları zorlayacak bir film var. Köpek Dişi filmini ben senelerdir izlemek istiyordum ama asla cesaret edemiyordum. Bir şekilde filmden sürekli olumsuz bir tepkime alıp kendimi uzak tuttum. İyi ki öyle yapmışım yoksa filmi ilk indirdiğimde izleseydim filme yazık etmiş olacağımı düşünüyorum. Yunan sinemasından ilk filmim olabilir ve bu filmi Yunan sınırına çok yakın bir yerde bulunurken izlemem de ayrı bir tezattı.. Filmi genel olarak rahatsız edici irrite hisleriyle izliyorsunuz ama bir yandan da oluşturulan düzen sayesinde ağzınız açık kalıyor. Sonunda insanın doğası yine ortaya çıkıyor ve ben böylece filme gerçekten hayran kalıyorum. Çok derin incelemelerini okuduğumda filmi çok daha beğendim. Sizlere sınırlarınızı zorlatacak ve yaşadığımız dünyadaki kuralları sorgulatacak bu film için çok keyifli olmasa da iyi seyirler dilerim..
4. I Killed My Mother (2009)
Bu listede sizi iki tane Xavier Dolan filmi bekliyor çünkü diğer filmini de başka bir liste yazana kadar bekletemem. İlk defa Mommy filmiyle tanıştığım sonrasında Tom Çiftlikte filmiyle gitgide hayran kaldığım muhteşem çocuk Dolan'dan kendisine ait ilk yapımlardan birini izleyebildim. Yine senaryoyu kendi yazıyor ve yönetiyor. Bize de oradan oraya savrulan hislerle izlemek kalıyor. Mommy'den tanıdığımız başrol oyuncusunu da koluna takmış seyrine doyum olmaz bir dram filmi çekmiş. Ergenlik dönemizi çoktan atlatmış olabilirsiniz ama sonuçta hepimiz bir ebeveyn adayıyız. Bu filmi bence ebeveyn olmak isteyen herkesin izlemesi gerekir ve tabii sinema severlerin hemen üzerine atlaması..
5. Tokyo Godfathers (2003)
Son yıllarda daha çok üzerinde durduğum anime manga sevdamdan sizlere nacizane bir öneride bulunmak istedim. Benim dolanıp durduğum imdb öneri listelerinde hep önüme çıkan ama hep ertelediğim bir yapımdı. Nihayet izlediğimdeyse sahneleri tekrar tekrar izlediğim için filmi bir seferde iki kere izlemiş kadar oldum. Sıcacık bir hikayeye, harika bir mizah anlayışına ve muhtemeşem karakterlere sahip bu animasyonu bence şimdiye kadar izlemeyen herkes farkında olmadan pişman.. Daha fazla uzatmadan kesinlikle önerimdir. Sanırım yakın zamanda tekrar izleyeceğim. Bazı sahnelerini hatırladım da şu anda çok canım çekti izlemek :)
6. Juste La Fin Du Monde (2016)
Bu filmi ben ilk çıktığı zaman hakkında hangi yoruma rastladım, hiçbir fikrim yok ama bir şekilde indirdim, hatta indirme tamamlanınca şöyle bir göz gezdirdim fakat filmi açıp baştan sona izlemedim. Hatta sonradan filmi hangi akla hizmetse sildim. Son zamanlarda birkaç kez karşıma çıkmaya başladı, önce o indirip sildiğim film olduğunu hatırlamadım. Hatta ben filmi izlemeye karar verdiğimde Xavier Dolan'ın filmi olduğuna bile dikkat etmemiştim. Her neyse bir gece yarısı filmi izlemeye başladım, ufak da bir beklentim var. Herkes son sahnenin çok dram yüklü olduğundan bahsetmiş yorumlarda. Böylece ben de güzel bir merak duygusuyla izlemeye devam ettim. Daha yarıya gelmeden filme tutuldum tabii ki. Ailedeki çarpık, soğuk ilişkinin sadece sözlerden değil, bakışlarla bile içinize aktığını söyleyebilirim. Filmde Lea Seydoux'un karakterini kendimle çok fazla özdeştirdim. Her şeye hızlı parlaması, sonra çabuk affetmesi tıpkı beni yansıtıyordu. Böyle olunca bu kıza ne zaman bir şeyler dokunsa zoruna gitse bana da bir şeyler olmaya başladı. Film baştan sona benim için bir başyapıttı. Bu abartıyı dile getiriyorum çünkü filmi bitirdikten sonra duygulandığım duygulanmadığım sahneleri tekrar tekrar izledim ve bir aile dramının bundan daha iyi aktarılamayacağını düşünmeye başladım. Filmin sonlarına yaklaşmadan bendeki beğeni arşa çıkmıştı zaten, final sahnesine geldiğimizde kendimi tutamadım. Bıraksalar hıçkıra hıçkıra ağlayacaktım. Yalnızca bir veda sahnesiydi, ama karakterlerin gözlerinden okunan o hüzün, kesik kesik konuşmalar beni mahvetti. Film bitti ve ben uzun bir süre ost parçalarını dinleyerek ağlamaya devam ettim. Film tam anlamıyla kalbime çok ince ama iğne gibi batan bir dokunuş yaptı. Filmi izlerken Xavier Dolan'dan bir şeyler izlediğinizi en iyi şarkıların kullanımından anlıyorsunuz. Hele son sahnedeki zeminin üzerindeki kuşun göğüs çırpınışları meğer orijinal şarkıda olan bir sesmiş. Sen orijinal ost parçasını değiştirme, öyle anlam dolu bir kuş sahnesi koy. Bu zekayı alnından öpmek istiyorum. Dolan'ın sıradaki filmi The Death and Life of John F. Donovan filmini ne kadar merak ettiğimi keşke bir bilseniz.. Son olarak izlemeyen çok şey kaçırır. Seneler sonra hafızamdan film yavaş yavaş silineceği için tekrar aynı hislerle izleyecek olmaktan büyük kıvanç duyacağım..

7. Bir Zamanlar Anadolu'da (2011)
Evet, sizler için belki de çok bilindik ama benim için sinemaya bakış açımı değiştirmemde en büyük payı olan yönetmenlerden biri Nuri Bilge Ceylan. Sinemasına ilk olarak geçen yaz izlediğim Ahlat Ağacı filmiyle atıldım, sonrasında Kış Uykusu'nu izleyerek hayran kaldım ve en son da Bir Zamanlar Anadolu'da filmiyle beğenimin büyüklüğü günden güne artıyor adeta.. Kitap zevkimi değiştiren, geliştiren bazı kitaplar varsa film zevkimi de geliştiren bir film olarak Ahlat Ağacı'nı ve yönetmenin diğer filmlerini söyleyebilirim. Eğer hala izlemediyseniz ve en ufak bir önyargınız bile varsa gerçekten bu ülkeyi en güzel şekilde temsil eden ve insanını bu kadar çeşitli ve çıplaklığıyla gösteren filmlerinin hepsini ağzım açık bayılarak izledim. Adeta bir el sanki ruhumu okşuyordu izlerken. Rica ederim izleyiniz..



8. Ce Que Le Jour Doit A La Nuit (2012)
Filmi izleyeli biraz oluyor o yüzden hakkında çok net bir şeyler yazamayacak olsam da yine bir şekilde adını sanını bulduğum ve merak edip izlediğim bir film olmuştu. Torrent izlemenin gafletine düşerek sanırım Farsça dublaj izlemiştim fakat bu dublaj o kadar iyiydi ki uzun süre sanki aslında Fransızca konuşmuyorlarmış gibi filmi izlemeye devam etmiştim. Gerçekten farklı bir öyküsü, çok güzel bir işlenişi ve harika bir final sahnesine sahip aklımda yerini edinen romantik-dram türünde bir Fransız filmi oldu. Özellikle bana kazandırdığı Idir - A Vava Inouva parçası sağolsun o bile yeter. Farklı bir film arayanlar için güzel bir tavsiye olduğunu düşünerek bu listenin kıyı köşesine sıkıştırmak istedim.

9. Manbiki Kazoku (2013)
Arakçılar ismiyle Türkiye'de vizyona giren ve Cannes ödüllü bu Japon filmini afişiyle hemen gözüme kestirmiştim. Hatta şöyle olmuştu ki; tam da Roma filmini izledikten sonra sinemalar.com sitesinde vizyondaki filmler arasında görmüştüm. Roma filminin afişi kumsalda geçiyor, Arakçılar'ın da afişini kumsal temalı görünce hemen izlemek istemiştim. uzun süre film nete düşmedi tabii ki ama ben hep aklımın bir köşesinde bekletiyordum ve nihayet izleyebildim. Aslında çok sıradan yaşıyormuş gibi görünen Japon bir ailenin etrafında şekillenen filmde sokakta buldukları sahipsiz küçük bir kızı genellikle çalarak geçindirdikleri ailelerine katmalarına tanıklık ediyoruz. Bu süreçte ailenin küçük kızı benimsemesi, küçük kızın üvey abisinden bakkallardan bir şeyler çalmaya dair taktikleri öğrenmesi ve büyükanneden diğer aile fertlerine kadar yaşamlarını izlerken bir zaman sonra ailenin asıl iç yüzü ortaya çıkıyor. Aslında çok da masum olmayan aile üyelerinin geçmişleri ve şu anda kurdukları ailenin alt yapısı ortaya çıkınca ipler kopuyor. Aile kavramını, iyi bir ebeveyn olmayı sorgulatan ve bunu gerçekten çizgisi farklı karakterler üzerinden anlatan bir filmdi. Filmde Japon dünyasının kadınların açısından iş sektörüne de ne yazık ki şahit oluyoruz. Japon kültürüne sevdalı biri olarak elbette bayılarak izledim. Sizlere de de kesin önerimdir.


10. Kosmos (2009)
Nuri Bilge Ceylan'ın filmlerinden sonra elbette Türk yönetmenlere daha çok yer vermem gerektiğini düşünerek kendime ufak çaplı bir liste oluşturdum. Tabii ki bu listede daha önce adını ve filmlerini duyduğum fakat izlemeyi hiç düşünmediğim Reha Erdem de vardı. Kosmos filmini ben büyük beklentilerle izlemeye başladım ve yorumlarına baktığımda herkesin kesin fikirler yürütemediğini gördüm. Herkes tarafından onaylanacak belli başlı sahnelere yer verilmediğini anladım. Ama kendime ve sinema izleyiciliğime güvenerek filmi izlemeye devam ettim fakat benim de diğer herkes gibi "ya şu kesin bu anlama geliyordur" şeklinde yargılarım olmadı. Hatta öyle bir film ki Kosmos sahneleri bittiğinde ve sıradan bizim gibi insanların konuşmalarına rastladığımda içim rahatlıyordu. Çünkü Kosmos kendi aleminde, her sözünün arkasında derin bir mana barındırdığı bariz, karşılaştığım en kendine has karakterlerden biriydi. Baktığım yorumlarda herkes filmdeki hayvan sahnelerin neden konduğunu merak etmiş. Ben şu şekilde yorumladım; Kosmos'un da dediği gibi insanların da hayvanlardan farkı yok aslında.. Ee tabi bu filmin kadrosu da insanlardan oluşuyor, böyle olunca bence yönetmen en az insanlar kadar hayvanları da göstermek istemiş. Bu yüzden o güzel gözleriyle bize bakan ineklerin olduğu sahneleri bolca görebildik diye düşünüyorum. Filmi genel olarak çok mu beğendim diye sorarsanız kesin bir şey diyemem ama bir yerlerde bana bir şeyler kattığını düşünüyorum. Nuri Bilge Ceylan'ın sessiz ama bir şekilde anlatmak istediğini belli eden sinemasının yanında Reha Erdem'in sineması tahmin ettiğimden çok daha uç noktalardaydı. Farklı bir bakış açısı için size de filmi öneririm.

11. Border (2019)
Son sıraya bu listede izlenmesi en zor filmi sakladım. Belki listeye sonuna kadar göz gezdirmeyenler hiç göremeyecek bile.. Norveç yapımı bu filmi sanırım Girl filmini izledikten sonra ödüllü filmlere göz gezdirirken buldum. Filmleri izlemeden önce fragmanlarını izlemediğim için ve konusunu da baştan savma okuyunca pek fikrim olmadan filmi açtım. Ama böyle gecenin bir yarısı, tabii ben normal bir film sanıyorum. Meğerse filmde troller başrolde, ben bunları görünce bir tırs, çünkü pat diye karşıma çıktı. Tabii o gecenin sessizliğiyle biraz fazla etkilenerek filmi "bu ne be" deyip sinirle silip geri yattım. Hatta geri dönüşümden de sildim. Sonra sabah güneşiyle filmi biraz araştırdım, fragmanını falan izledim. Hakkında çok da iyi yorumlar var ve normalde asla izlemeyeceğim bir film. Akşam vakti gelmeden filmi tekrar indirdim ve oturup izledim. Hakkında okuduğum yorumlar kadarıyla epey rahatsız edici sahnesi olduğunu biliyordum ve kendimi biraz zorlamak istedim. Ama bir ara elimle laptopun ekranını kapadığım oldu. Filmi şu açılardan beğendim ki ana trol karakterin iç dünyasını anladığınız zaman insan kendi doğasını sorgulamaya başlıyor. Benim sorgum şöyle oldu ki; eğer masum bir insan kadar normal bir yaratıksa neden sırf normal insan statüsünden bir tık daha çirkin diye insanları sınıflandırıyoruz ki? Zaten filmde de görebilirsiniz ki başroldeki trol karakterin gayet sizin bizim gibi bir hayatı var ve insanların da bazıları ona öyle davranıyor. Diğer yandan filmde etkilendiğim sahneler de oldu. Aslında kendinden başka her şeyi küçümseyen insanoğlunun da nasıl şeytan kadar kötü olabileceğini yine gözler önüne seriyor. Oldukça tüyler ürpertici, irrite edici sahne sizi bekliyor. Ama Cannes da tam bu nokta üzerinden ödül vermiş ya filme; "Belirli Bir Bakış" ödülü. Biraz araştırınca gördüm ki daha önce film önerilerimde de bahsettiğim White God filmi de bu adaylıkta ödül almış. Border'i pek izlemesi keyifli sayılmaz ama siz yine de bir şans vermeye çalışın. İyi seyirler dilerim..
Continue reading Film Köşemden Öneriler #5

15 Mayıs 2019

Ufak Bir İç Döküş...

Evet, bir zamanlar bu blogda içinden geçen her şeyi, hayatından parçaları yayımlayan, okuduğu kitapları, filmleri, dinlediği müzikleri her şeyi aktif bir şekilde yorumlayan bir Betülcük vardı. Sonrasında bir şekilde kitapları yorumladığım instagram hesabım internette en çok vakit ayırdığım mecra oldu. Aslında kitap hesabına vakit ayırmayı kısmaya çalıştım ve böylece sosyal medyadan biraz elimi ayağımı çekerek bloguma ayırdığım vakti de geri çekmeye çalıştım. Buna pişman mıyım?Evet, gerçekten biraz pişmanım çünkü ben bloggerda aktif olmayı bırakırken zaten çok az kişi vardı burada. Artık eski bloggerlardan kim kaldı ki gerçekten? Bu bakış açısından bakınca instagram tam anlamıyla bir canavar gibi.. Aslında böyle bir yazı yazmak hiç aklımda yoktu hatta beş dakika içinde karar verip laptopun başına oturdum cidden. Peki neyi içimden dökmek istiyorum, neyle bu kadar doluyum? Bu sene geçen yazki Betülle şu an bu masanın başında oturan kişi kesinlikle aynı kişi değil. Bir sene içerisinde kafa yapım nasıl bu kadar değişti, kendimi bazı yönlerden nasıl bu kadar geliştirdim, nasıl bu kadar geniş bir bakış açısı yelpazesine sahip oldum kendime sorduğumda tüm cevapları bulabiliyorum. Meğerse 21 yaşımın sonları kendimi bulacağım bir yaşmış benim için.

Aslında her şey benim üniversite hedefimle başladı. Ama bu hedefi oluşturan şeyler kendimi geliştirmeyi istememden ziyade etrafımdaki insanların saçma sapan tavırları yüzünden oldu. Bu ülkede ön yargılar o kadar ağır ki bunu değiştirmeyi başarmaya ufak bir adımla denemeye çalışsanız da hep tökezliyorsunuz. Yeni bir ortama girildiğinde yanınızdaki kişi kendini şu üniversite okuyorum diye tanıtıp size gelindiğinde kendinizi en bariz tanıtabileceğiniz şey "özel dikim terziliği yapıyorum" olduğunda karşınızdaki insanın bakışı da küçümser oluyor. Ama aslında bazen yanımda oturan kızın benden o kadar farkı oluyor ki.. buna zamanla gözlemleyebiliyorum. Ben kendimi tanıtırken şöyle bir kitap hesabım var, aslında bir yabancı dilim daha var, ya da şöyle hobilerim var diye anlatamıyorum. Ki elimde olsa bile anlatmam. Bazı arkadaşlarım benim hala İngilizcemin gerçekten iyi olduğunu bilmiyor ki bu ülkede gerçekten ikinci dil küçümsenmemeli çünkü yerinde seken bir ülke sayılırız, bazı sanat kurslarında kitap hesabımı öğrenenler şaşırıyorlar. Ben de anladım ki bu ülkede üniversite okumadan kendimi hissettiğim konuma asla getiremeyeceğim. Çünkü gerçekten okumayan insanın değerinin olmadığı bir ülkedeyiz. İnsanlar okumadan meslek sahibi olduklarında da taşlanıyor, okumayı seçmek yerine başka ilgi alanlarına yöneldiğinde de küçümseniyor. Ben de bu duruma baş eğmek zorunda kaldım. Eğer kendimi o gelişmişlik seviyesinde hissediyorsam ama etrafıma bunu kanıtlayamıyorsam okumak zorundayım dedim. Bu yüzden ben de geç değil diyerek bu hedefi kendime koydum. Ha sorarsanız milletin görüşleri mi seni bu kadar etkiledi diye evet bir yandan öyle çünkü şuan düşünüyorum da bu kadar donanımlıyım ama dünyaya benden daha az meraklı insanların ceplerinde diploma var. İtiraf etmek gerekirse bu durum canımı yakıyor, kendime daha ağır yüklenmemi sağlıyor. Diğer yandan benim hep bir üniversite hayalim vardı. Sonunda bunu başarabilmek için adım atmış oldum.

Çok fazla detaya girmek istemiyorum ama bu hedefi koymak öyle çok kolay olmadı. Hem de hiç kolay olmadı. Ailem zaten bir mesleğim olduğu konusunda beni ikna etmeye çalıştı. Evet, dikiş dikmek gerçekten bilekte altın bilezik. Ama ben senelerimi evde kitap okuyup, kurstan kursa koşup, bir yandan müşteri beklemekle geçirmek istemiyorum. Her neyse hedefimden ben pes etmedim. Gittiğim gelinlik tasarım kursunu bırakmak zorunda kaldım, dershaneye yazıldım. Ne okumak istediğime karar verip dikim ve tasarıma olan merak ve yeteneğimden ötürü güzel sanatlar fakültesine karar verdim. Bu sefer önüme başka bir taş takıldı. Tekstil okumak istiyorsam yetenek sınavına hazırlanmak zorunda olduğumu kabullendim. Böylece yetenek sınavına hazırlık kursuna başladım, dershaneyi bıraktım ve üniversite sınavına kendim çalışmaya başladım. Benim meslek olarak amacım başından beri kendi giyim markamı oluşturup bir atölye açabilmek. Belki inşallah okula başlarsam okulun ortasında bile bu işi bir yandan götürebilirim. İşler şuan nasıl gidiyor diye sorarsanız, istediğiniz kadar hocanın çizdiği resimleri izleyin. Kendiniz oturup eliniz kopana kadar çizmedikçe o figürler beyninize yerleşmiyor. Eğer tabii gerçekten bu işte ciddi yeteneğiniz yoksa. Çünkü benim için resim aslında tekstil bölümü için bir basamak..

Bugünlerde pek sağlıklı bir ruh halinde olduğum söylenemez. Ama bir şekilde çalışmaya devam ediyorum. Yaz geldiğinde bu sınavlar için başka şeylerden feragat etmem de gerekecek. Ailem tatil yaparken ben muhtemelen sabah dokuz akşam dokuz atölyede olacağım. Bu sene bu üniversite sınavı karmaşısında bile araya ehliyet almayı koyabildim. Ayrıca dört senelik bir özel tezhip kursunun ilk senesini başarıyla tamamlamak üzereyim. Peki yazımın başında bahsettiğim kendimi geliştirdiğim şeyler neler? Geçen sene yaz tatilindeki bakış açımla şu ankinin bir olmadığını biliyorum. Bu aslında bir anlamda yaşadığım hayatın farkına varmak gibi bir şey. Gözlerimin biraz kapalı olduğunu düşünüyorum, ya da büyüdüğüm tarz sayesinde karşı tarafa sadece belirli bir saygı çerçevesi içinde baktığımı düşünüyorum. Lise eğitimini örgün görmenin aslında kendini bilen genç bireyler için aslında asla hafife alınmaması gereken bir şey olduğunu biliyorum. Hiçbir siyasi idolojinin körü körüne savunulmaması gerektiğini biliyorum. Bu hayattan ne istediğimi biliyorum. Yeni bir şeyler öğrenmekten asla pes etmeyeceğimi biliyorum. Tezhip sanatında eser vermek ve ileride en azından bir kere de olsa sergi açmak istediğimi ve bunu gerçekten istersem başarabileceğimi biliyorum, üniversitede öğrenmek istediğim şeyi biliyorum, belki kaleme alıp yayınlacağım bir kitap, daha önümde gezilecek çok yer, okuyacak çok kitap, giydireceğim çok insan, saygı duyacağım ve empati duygumun kabaracağı bir çok insanla tanışacağımı biliyorum, dikiş dikmeyi basit gören insanları bu dar görüşleri yüzünden hep karşı çıkacağımı biliyorum, mutfakta bir şeyler yapmaktan hep zevk duyacağımı, çilekleri üzerine dizdiğim bir tarta sanat eseri muamelesi yapacağımı biliyorum, aslında pek de harika bir ülkede yaşamadığımızı ve günden güne daha kötü duruma geldiğimizi biliyorum, izlediğim filmlerle ilgili de bakış açımın değiştiğini biliyorum, insanları artık daha iyi gözlemlediğimi biliyorum, bilinçsiz bir sosyal medya kullanıcı olmadığımı düşünüyorum, daha bir çok dil öğrenmek istediğimi ve bunlar için de kendimle cebelleşeceğimi biliyorum. Kendimle en çok gurur duyduğum şeyin özgüvenli duruşum olduğunu biliyorum. Bu kadar çok şeyin farkına varmanın insana bazı yerlerden yaralayacağını biliyorum. Kafa yapıma göre birini bulmamın zor olabileceğini biliyorum. Kendimi bu kadar geliştirirken dini yönden gerilediğimi bu yüzden kesinlikle baştan sona tefsir dersi almak istediğimi biliyorum. Ama herkes gibi bilmediğim hakkında atıp tutmaktansa İncil'i bile orijinal dilinde okumayı istediğimi biliyorum. Zaten etrafım kendi görüşümü savunan insanlarla doluyken, bir de diğer tarafın benim görüşüme nasıl baktığını bilmenin insana çok şey kattığını biliyorum. Ne kadar bilmiş bir kız oldum ya..

Sonuç olarak kendimi bulduğum bu zaman dilimini kelimelere dökmek istedim. Açıkçası artık sadece boş muhabbet ettiğim arkadaşlarımdan biraz uzaklaşmaya çalışıyorum. Etrafımdaki hep olmasını istediğim arkadaşlarıma önerilerde bulunuyorum. Bol bol kitap okumalarını hatta daha geniş yelpazeli bakış açıları için distopik klasikleri okumalarını, insanın yaşadığımız dünyaya dair en çok bilgi edinip kendimizi geliştirecebileceğimiz coğrafyaya ilgi göstermelerini, dünya olaylarını takip etmelerini, sadece kendi savundukları görüşün insanlarını değil, diğer tarafı da takip etmelerini, farklı görüşlere empatiyle karşılaşmalarını, gereksiz insana hiçbir şey katmayan saçma sapan insanların ünlü olmasına meşale tutmamalarını öneriyorum. Ama istediğiniz kadar kitap okuyun, istediğiniz kadar film izleyin, istediğiniz kadar okul bitirin. Bize insan olmayı, düzgün bir birey olmayı, etrafındaki dünyanın farkına varmanda öncü olan, karakterinin oluşmasında, empati duygunun gelişmesinde en büyük nimetin kesinlikle AİLE olduğunu biliyorum. Her ne kadar benim ailem üniversite konusunda çekingelere sahip olsa da fark ediyorum ki bizi öyle farkındalıklı yetiştirmişler ki etrafımdaki diğer ailelerle karşılaştırdığımda (bizdeki diğer örneklerin kötü olması da bir sebep ki) kendiminkine şükrediyorum. Hani çok küçük gördüğümüz hayvan sevgisi, büyüklere saygı, anne babaya saygı ve sevgi, inancın doğrultusunda hangi sınırı geçmemen gerektiği, bu inancı manipüle etmemen gerektiği, yaşadığın yere saygı ve sevgi gösterme kavramları var ya aslında insanı insan yapan en nice şeyler bunlar. İşte bunları bilerek yetiştiğinde karakterin oluşuyor ve kendini nelerden törpülemen gerektiğini, o çok ince kalite çizgisinde nerede yürüyeceğini biliyorsun. Umarım bu yazım size en azından ufacık bir şey katmıştır da değerli vaktiniz boşa gitmemiştir. En yakın zamanda da eski zevkime göre ters düşen bir kaç film önerisi yapacağım. Görüşmek üzere..

Continue reading Ufak Bir İç Döküş...

19 Temmuz 2017

,

Çocukluğun Sonu - Arthur C. Clarke | Kitap Yorumu

Kitap Adı: Çocukluğun Sonu
Orijinal Adı: Chilhood's End
Yazar: Arthur C. Clarke
Yayınevi: İthaki
Sayfa Sayısı: 256
Goodreads Puanı: 4,09/5
Benim Puanım: 5/5
Arka Sayfa;
Bilinmeyenin korkusu, geçmişten değil de gelecekten kalma bir hatıra olabilir mi?
1953’te yayımlanan Çocukluğun Sonu, Arthur C. Clarke’ın bir bilimkurgu yazarı olarak tanınmasını sağlayan, yirminci yüzyıla damga vuran önemli romanlardan biri. 2015’te televizyona uyarlanarak dizi haline getirilen ve bilimkurgu takipçileri için yeniden gündeme gelen bu eserin gücü, insanlığın geleceğine dair en özgün ve düşündürücü yorumlardan birini sergilemesinde gizli.
Dünya üzerindeki uygarlığımızın kaderini, insan neslinin akıbetini irdeleyen Çocukluğun Sonu, ters köşeye yatıran bir “öteki” anlatısı, farklı bir uzaylı istilası öyküsü, ütopya ve distopya arasındaki ince çizgiye dair, kalın harflerle tarihe geçen bir bilimkurgu klasiği…

Bilimkurgu Klasikleri dizisinden okuduğum ikinci kitap oldu. Açıkçası bilim kurgu türünün bana pek hitap etmediği kanısına varalı çok olmuştu. En azından benim için sürekli okuyacak kadar zevk aldığım bir tür değil. Hem okuması normale göre daha fazla vaktimi alıyor hem de işin içinden çıkmak zor oluyor. Bundan önce sadece tam anlamıyla bilim kurgu olan iki tane kitap okudum. Bu kitapla beraber bu türde daha çok okuyup okumayacağıma karar verecektim. İlk elli sayfasını anlayabilmek için baya dikkatli okusam da elimden bırakmamak için çok direndim. Kitaba odaklanmamı en çok zorlayan kısım Karellen'in ne olduğunu bir türlü anlayamam ve Hükümdar kavramına mana yükleyemem oldu. Ne zaman ki Karellen'in kim olduğu anlaşıldı; o zaman kitabı da elimden bırakmadan sürükleyici bir şekilde okuyabildim.
Kitabın ilerisinde Karellen'in ırkının dünya üzerinde söz almasının ardından yüz senenin geçmesinden sonrasını okuyoruz. İlk takıldığım kısım geçen yüzyılın ardından değişen dünyanın özellikleriydi. Tüm dünyada İngilizce bilmeyen tek bir kişinin bile kalmamış olması ihtimaline çok fazla gerçeklik sığdıramadım. Ama elbette Karellen'in türünün bunda nasıl bir etkisi olduğu belli oluyor. Bir de dinlerin tamamen ortadan kalkması da pek ihtimale sığdıramadığım diğer kısım oldu. Demek istediğim benim tahminimce bu ikisinin dünyada ne olursa olsun meydana gelmesi bana göre mümkün görünmüyor. George ve Jean'in katıldığı partide yaşananların devamıyla birlikte geri kalan tüm sayfaları merakla çevirdim. Böyle olunca yarıdan sonrasını daha büyük bir heyecanla okudum. Üçüncü kısım olan "Son Nesil" başlığının ardından okuduklarımız zaten insanın tüylerini diken diken ediyor. Bilim kurguya olan bakış açımı değiştirip, bu türde daha çok okumam gerektiğini en azından benim için kanıtlayan distopik bir roman oldu.
Distopya türüne hitap eden günümüz serilerinden daha etkileyici, çarpıcı ve daha akılda kalıcı bir konusu vardı kesinlikle. Gerçekten çok beğendim ve dilinde başlarda zorlansam da sonrasında merak hissi sayesinde elimden bırakmadan okudum. Okuması biraz ağır olsa da buna gerçekten değdi. Öncesinde bu türde kitaplardaki okuduğum eksiklik hissini bu kitapta yaşamadım. Size de okumanızı kesinlikle öneririm. Bundan sonra daha çok bilimkurgu klasikleri yorumlamam dileğiyle..
Continue reading Çocukluğun Sonu - Arthur C. Clarke | Kitap Yorumu
,

Durgun Mavi'nin Ortasında - Veronica Rossi | Kitap Yorumu

Kitap Adı: Durdun Mavi'nin Ortasında
Orijinal Adı: İnto the Still Blue
Yazar: Veronica Rossi
Yayınevi: Pegasus
Sayfa Sayısı: 368
Goodreads Puanı: 4,17/5
Benim Puanım: 4,5/5
Arka Sayfa;
Aria ile Perry için Durgun Mavi’ye ulaşma yarışı çıkmaza girmiştir. İki genç lider hem birbirlerinden ayrılmamakta hem de Eter fırtınalarına karşı bu son sığınağa düşmanlarından önce gitmekte kararlıdır. İki âşık, hem Durgun Mavi’yi bulup hayatta kalmak hem de Sable ve Hess’in elinde esir olan dostları Cinder’ı kurtarmak için zorlu bir göreve hazırlanmakta, diğer yandan da küçük bir mağarada, tek ortak noktaları içinde bulundukları durumdan nefret etmek olan iki halk arasında barışı sağlamaya çabalamaktadır. Her şeylerini kaybetmek üzere olan insanların güvenebilecekleri tek şeyse aralarındaki sarsılmaz bağdır. Üçlemenin bu son kitabında, Veronica Rossi çıtayı sonuna kadar yükseltiyor ve bu destansı aşk hikâyesini unutulmaz bir finale taşıyor.

Bir seriye daha veda ediyorum ama bu veda biraz hızlı oldu. Serinin üç kitabını üç gün içinde okudum. Zaten ilk kitabı bitirdikten sonra elime başka bir kitap almamı gerektirmeyecek kadar konusuna kaptırdım kendimi. Yine çok güzeldi ve harika bitti. İkinci kitap yorumumda bize veda eden bir karakterin bu kadar basit seriden ayrılmasını beklemediğimi ve üçüncü kitapta bu durum değişir diye umduğumu söylemiştim ama öyle olmadı. Üçüncü kitapta bu konuyla ilgili beklentim gerçekleşmeyince yazarın o karakteri boş yere seriden çıkardığını düşünmeye başladım çünkü o kadar pat diye gerçekleştirdi ki en azından o karakteri daha fazla okumayı beklerdim. Ya da bu veda üçüncü kitapta olsaydı kesinlikle daha can alıcı olurdu.


Bu kitapta Roar ve Aria'nın arkadaşlığı daha derin bir samimiyet kazanıyor. Perry olmadığında ikisi birbirine sığınıyor. Yazarın bunu klişeleştirmeyi reddetip tek taraflı bir aşka çevirmemesi en çok beğenimi kazananlardan biri oldu. Serideki en pislik karakter olan Sable'a veda etmek için bölümleri saydım resmen. Çocuğun millete çektirmediği kalmadı. Ayrıca İkmatçi ve Vahşi topluğunun uzun zamandır süren bu düşmanlığının hemen ortadan kaldırılmaması bu nefreti daha keskin bir çıkmaza sürükledi. Kitabın son bölümleri de her zamanki gibi çok güzeldi. Aria'nın babasına değinilmesini de çok beğendim. Perry ve Aria'nın aşkı zaten harikaydı. Kurgusundaki evren, konu gidişatı ve yan karakter derken her şeyiyle okunmaya değer bir seri. Umarım yazarın diğer serisi de yakın zamanda dilimize kazandırılır. Bol bol keyifli okumalar dilerim..
Continue reading Durgun Mavi'nin Ortasında - Veronica Rossi | Kitap Yorumu
,

Bitmeyen Gecenin İçinde - Veronica Rossi | Kitap Yorumu

Kitap Adı: Bitmeyen Gecenin İçinde
Orijinal Adı: Through the Ever Night
Yazar: Veronica Rossi
Yayınevi: Pegasus
Sayfa Sayısı: 352
Goodreads Puanı: 4,17/5
Benim Puanım: 4,5/5
Arka Sayfa;
FIRTINALARIN HARAP ETTİĞİ BİR DÜNYADA ACIMASIZ GECEYE VE TÜM İHANETLERE RAĞMEN HAYATTA KALMAK İÇİN DİRENEN BİR AŞK Aria annesinin kaybını kabullenmiş ve artık Hayal’in dışındaki yabani dünyaya uyum sağlamıştır. Peregrine ise Tide kabilesinin Kan Lordu olarak yeni sorumluluklarına alışmaya çalışmaktadır. Birbirine umutsuzca âşık iki gencin yolları aylar sonra tekrar kesiştiğinde mutlulukları çok kısa sürer. Tide’lar, yarı kametçi olan Aria’ya güvenmemektedir ve Perry, yönetmesi gereken kabile ile sevdiği kadın arasında kalır. Eter fırtınaları her geçen gün kötüleşirken, emniyette olabilmek için tek umutları Durgun Mavi’yi bulmaktır. Üstelik bu efsanevi bölgeye ulaşmak isteyen sadece onlar değildir ve Perry’nin yeğeni hâlâ Konsül Hess’in tutsağıdır. Etrafları sahte dostlar, dosta dönüşen düşmanlar, doğal felaketler ve güçlü tutkularla çevrilen ancak asla yılmayan Aria ile Perry güzel bir gelecek kurmak uğruna bir kez daha ayrı düşecektir.

Çok ama çok güzeldi. Sadece ana karakterlerimiz değil, Roar ve Liv arasında geçenleri okumakla heyecan ikiye katlandı. Kitabın çoğunluğu Kan Lordu olduğu için Perry'den ayrılmak zorunda kalan Aria'nın Roar'la yollara düşmesini kapsıyor. Liv ortaya çıktığında Roar ve arasında bir şeyler geçecek mi diye parmaklarım gıdıklanarak sayfaları çevirdim. Bir yandan da Perry'nin bu ayrılığın acısının izlerini taşımasını okuyoruz. Bu kitapla beraber kaçırılan çocuklara ve Perry'nin abisinin yaptığı hataların hayatlarını nasıl etkilediğine daha çok değiniliyor. İlk kitap ikilinin aşklarının doğması bakımından çok güzeldi ama bu kitapta ilk kitabın aksine ikilinin aşkı haricinde diğer kısımları da çok beğendim. Ayrıca okuduğumuz ayrılığın gerçek olduğuna hala inanasım gelmiyor. Bence yazar üçüncü kitapta bizi şaşırtmayı seçicek. Her şeyiyle çok severek okudum ve ilk kitaba göre bir tık daha çok beğendim. Üçüncü kitabın yorumuyla görüşmek üzere.

Continue reading Bitmeyen Gecenin İçinde - Veronica Rossi | Kitap Yorumu
,

Sonsuz Gökyüzünün Altında - Veronica Rossi | Kitap Yorumu

Kitap Adı: Sonsuz Gökyüzünün Atlında
Orijinal Adı: Under the Never Sky
Yazar: Veronica Rossi
Yayınevi: Pegasus
Sayfa Sayısı: 384
Goodreads Puanı: 4,01/5
Benim Puanım: 4/5
Arka Sayfa;
ÖLMENİN MİLYONLARCA, YAŞAMANINSA TEK BİR YOLU VAR 
TEHLİKE DOLU BİR DÜNYADA SIRADIŞI BİR İTTİFAK DÜNYALARIN AYIRDIĞI ANCAK KADERİN BİRLEŞTİRDİĞİ BİR AŞK
Aria bütün yaşamını Hayal’in korunaklı kubbesi altında geçirmiştir. Genç kadının bütün dünyası bu izole şehrin duvarlarıyla sınırlıdır. Ona Dışarı’da soluduğu havanın bile ölümcül olduğu öğretildiğinden Hayal’in kapılarının ardında neler uzandığını tahmin dahi etmemiştir. Annesi kaybolunca onu bulmak için Dışarı’daki çorak araziye çıkmak zorunda kalır ancak hayatta kalmanın çok zor olacağının bilincindedir.
Dışarı’dayken Perry adında bir Yabancı’yla tanışır. Bu yabani adam da birini aramaktadır ve Aria’nın hayatta kalabilmek için tek şansıdır. İki genç, aradıkları sorulara cevap bulabilmek için birbirlerine umut ışığı olacak ve sıradışı birliktelikleri Sonsuz Gökyüzünün Altında yaşayan insanların kaderini belirleyecek bir bağa dönüşecektir
Çok uzun zamandır okumak istediğim bir seriydi ve okumak için geç kalmamayı umuyordum çünkü son zamanlarda okumak istediğim eski serilere öncelik veriyorum ve çoğu bu türde çok fazla okuduğum için beni ufaktan hayal kırıklığına uğratıyor. Bu seride ise ilk kitabı öyle mükemmel bulamadım ama seri ilerledikçe daha çok beğeneceğimden eminim. Öncelikle kitaba çok karmaşık bir havayla giriş yapılıyor. Aria'nın Hayal'de yaşadığı büyük karışıklığı okuyoruz ama elbette henüz okuduğumuz evren, yaşama biçimi ve ortam bize anlatılmadığı için ilk bölümler tam bir karmaşayla devam ediyor. Yani kitap benim için büyük bir eksiyle başladı. Tüm kitabı bir bölüm Aria'nın bakış açısından, bir bölüm Perry'nin bakış açısından okuyoruz. Böyle olunca kitap ilerledikçe daha çok beğendim. Kitaba ilk başladığımda hem çok karışık bir girişi olduğu için hem de İkametçi, Köstebek gibi takma isimler çok fazla kullanıldığı için bana 5. Dalga'yı anımsattı ama sonrasında bu düşüncem kayboldu.
Aria ile Perry'nin yolları bir araya geldikten sonra kitaba hemen ısındım. İkilinin arasındaki nefret, zoraki sohbetleri ve zamanla birbirlerine alışmaları çok güzeldi. Kitabın kurgusu da anlaşıldıkça gözüme güzel geldi ama kurgusunda benim en çok beğendiğim kısım; Bilici, İşitici gibi özelliklerin bulunmasıydı. Ruh halinin kokusunun alınması kitapta hiç okumadığım bir özellikle öne çıktı. Ne zaman bu olayın bahsi geçse daha çok hoşuma gitti. Kitap ilerledikçe karışıklığını geride bıraktı ama diyalarda dolaşmalarını sağlayan aletle iletişim kurmalarını daha açıklayıcı yazmalarını beklerdim. Bu olay geçtiğinde bazen satırları tekrar okurken buldum kendimi. Kitabın sonuna gelirsek Perry'nin verdiği kararı okurken içim gitti. Duygusal yönden de ağırlıklı bir kitaptı. Konunun devamında neler göreceğiz merakla ikinci kitabı elime almaya gidiyorum.
Continue reading Sonsuz Gökyüzünün Altında - Veronica Rossi | Kitap Yorumu
,

Çıplak Ayaklı Kraliçe - Ildefonso Folcones | Kitap Yorumu

Kitap Adı: Çıplak Ayaklı Kraliçe
Orijinal Adı: La reina descalza
Yazar: Ildefonso Folcones
Yayınevi: Pegasus
Sayfa Sayısı: 760
Goodreads Puanı: 3,79/5
Benim Puanım: 5/5
Arka Sayfa;
Çıplak Ayaklarımla Doğdum, Çıplak Ayaklarımla Öleceğim…
Efendisinin ölmeden önce azat ettiği zenci köle Caridad, Sevilla sokaklarında tecavüzcülerle ve hastalıklarla savaşmaktadır. Bir gece vakti ölmek üzereyken karşısına yaşlı Çingene Melchor Vega çıkar. Melchor onu alıp yaşadığı yere götürür ve Caridad orada iyileşip Melchor’un torunuyla tanışır; genç, güzel ve asi Milagros’la… İki kadın kısa sürede birbirine can yoldaşı olur.
Günlerini annesiyle birlikte soyluların fallarına bakıp dans ederek geçiren Milagros, düşmanları olan García ailesinden Pedro’ya âşık olur. Caridad ise diğer erkeklerden farklı olarak yalnızca şarkılarını dinlemek isteyen yaşlı Melchor’a tutulur. İki arkadaş imkânsız aşklarının hayalini kurarken krallıktaki bütün Çingenelerin tutuklanmasına karar verilir. Böylece prangalarla, haksızlıklarla, ayrılıklarla, gözyaşlarıyla ve ağıtlarla dolu uzun geceler başlar. Kölelikten sonra sevilmeyi ve kadın olmayı öğrenmek için Caridad’ın; ailesinin ve köklerinin değerini anlayabilmesi için de Milagros’un ödemesi gereken bazı bedeller vardır. Fakat tek suçları Çingene ya da köle doğmak olan bu insanlar için sevgi ve özgürlük kadar değerli bir şey yoktur.
Aşk, tutku ve intikam ağıtlarının yankılandığı bu sayfaları okurken on sekizinci yüzyıl Madrid’inin meydanlarında gezinecek, tütün kokusu alacak ve o rengârenk dünyalarına rağmen Çingenelerin ve Afrikalı kölelerin acılarını ta içinizde hissedeceksiniz…
Bayılarak okuduğum bir roman oldu. Ama bayılmamın büyük çoğunluğu kitabın konusunun, kurgusunun gidişatı olmadı. Çünkü karakterlerin çektiklerini okudukça içimdeki sıkıntı büyütüp adeta patlamaya hazır bir balon halini aldı. Evet konusu da muhteşemdi ama bayıldığım kısım okurken beni diken üstü yapan, hatta yoran, bazı bölümlerin çaresizliği karşısında kitaba ara verdirmek isteyecek kadar büyüsüne kapılıp bana nadir tattığım tüm hisleri bir arada yaşatmasıydı. Sanırım okuduğum kitaplar arasında en çok zorlandığım kitaptı. Ama bunun nedeni kurgunun zorluğu ya da karakterlerin çokluğunun içinden çıkamam gibi kolay sebepler değildi. Okumaya devam ettikçe iki kadının da bir türlü feraha kavuşamaması beni de fena halde darladı. Ortaçağ Avrupası'nı konu alan okuduğum ilk kitaptı ve ayrıca çingeneleri konu edinmesi bakımından da okuduğum ilk kitaptı. Kitabın asıl konusu Caridad ve Milagros'un dostluğuyla başlıyor. Milagros düşmanları olan bir aileden gelen bir çingene. Diğer yandan Caridad ise kendini bildi bileli köle olan, efendisinin ölmesiyle özgürlüğü eline verilen zenci güzel bir kadın. İkisinin bir araya gelmesine vesile olan da Milagros'un dedesi Melchor.



Tüm erkeklerin tek amacının ona tecevüz etmek olduğu bu dünyada ondan sadece şarkı söylemesini isteyen Melchor'a yavaştan aşık oluyor Caridad. Tabii zaman zaman bu Milagros ile dostluğunu sarsıyor. Milagros ise düşman aile olan Garcia'lardan Pedro'ya deli divane aşık. Öncesinde bu düşmanlığın öylesine geçici olduğunu sanıyorsunuz ama Pedro'nun dedesi Milagros'un dedesi Melchor'un ömrünün yarısını çalarak kürek cezasına mahkum olmasını sağlayan adam. Böyle olunca da Vegalar ve Gabrieller arasında amansız bir düşmanlık söz konusu. Fakat Milagros henüz on beş on altı yaşlarında olduğu için bu düşmanlığın sonuçlarını tahmin edemiyor. Pedro ile evlenmelerinin ardından yaşadıklarıyla kalbim parçalandı resmen. Kadının bu kadar vasıfsız, bir zevk objesi gibi maruz kaldıkları acıları defalarca kez okuduk.Caridad'ın her başına geldiğinde de içim yanıyordu fakat Milagros'un bir ihtimal Pedro ile sadık bir aşk yolunda yüreceği yalanları kitabın yarısına gelmeden suratıma çarpmış oldu. Çingeneleri konu edinen okuduğum ilk kitap olduğu için haklarında oldukça fazla şey öğrenmiş oldum. Parayı bulduklarında sonradan görme davranıp asıllarını arkalarında bırakmak yerine çingene kanından gurur duyuyorlar. Oldukça değişik kuralları ve yaşam biçimleri de okudukça ilgimi çekti. Bir yandan kitap Ortaçağ Avrupa'sında yüzlerce çingenenin tutuklandığı zamana değiniyor.
Zaten Milagros'un annesi Ana'nın tutuklanmasıyla her şey daha karmaşık bir kördüğüme dönüşüyor. Caridad ve Melchor'un aşkı her ne kadar aslında tuhaf olsa da onları okumak çok güzeldi, hele de Caridad'ın yaşadıklarından sonra şefkatla tek bir erkeğe sığınması. Diğer yandan ikisi sayesinde kitapta müthiş bir alıntı ortaya çıkıyor. "Şarkı söyle, Zenci Kadın." ya da "Şarkı söyle, Çingene." cümleleri geçtikçe kitaba daha çok sarıldım. Son bölümlere kadar gözümde beğenisi hakkında tereddütlerim vardı ama son iki bölümde olanlar ve o son satırın iç yakan hisleriyle kitap tek kelimeyle mükemmeldi. Herkesin okuyabileceği bir roman olduğunu düşünmüyorum. Zaten içeriğinda kadınların yaşadıkları sayesinde belirli bir yaşın üstüne hitap ederken ayrıca okurken başlarına gelenleri sineye çekmek ve o tüm satırların o zamanlarda gerçekten yaşandığını bilmek sarısıcı oluyor. Ayrıca çok derin noktalara değinip ders çıkarılması gereken kısımları da yok değildi. Özellikle Milagros'un annesiyle son konuşmasında ailenin her şeyden önce gelmesi gerektiğini söylediği satırlar çok güzeldi. Açıkçası şunu da söylemeliyim benim çingenelere bakış açımı değiştirmemi sağlayan bir kitap oldu. Yazarın çevrilmiş diğer kitaplarını da okumayı çok istiyorum. Sırada Deniz Katedrali romanını okuyacağım ama aradan biraz zaman geçmesini bekliyorum. Diğer romanlarının da en az bunun kadar mükemmel ama yine aynı iç yakan olaylara değinip zihnimi dolduracağını tahmin edebiliyorum.
Continue reading Çıplak Ayaklı Kraliçe - Ildefonso Folcones | Kitap Yorumu
,

Serafina ve Siyah Pelerin - Robert Beatty | Kitap Yorumu

Kitap Adı: Serafina ve Siyah Pelerin
Orijinal Adı: Serafina and the Black Cloak
Yazar: Robert Beatty
Yayınevi: Yabancı
Sayfa Sayısı: 328
Goodreads Puanı: 3,90/5
Benim Puanım: 4/5
Arka Sayfa;
Serafina hiçbir zaman babasının sözünden çıkıp Biltmore Evi’nin uzaklarına gitmemişti. Yaşadığı evin keşfedilecek bir sürü yeri vardı ama Serafina’nın kimse tarafından görülmemesi gerekiyordu. Yukarı katlarda yaşayan zenginlerden hiçbiri Serafina’nın varlığından haberdar değildi.
Fakat Biltmore Evi’nden çocuklar kaybolmaya başlamıştı ve sebebini bir tek Serafina biliyordu: Geceleri Biltmore’un koridorlarında siyah pelerinli bir adam dolanıyordu. Serafina, Siyah Pelerinli Adam'dan kıl payı kurtulduktan sonra Ev'in genç yeğeni Braeden Vanderbilt’le kafa kafaya verdi. Braeden ve Serafina, Siyah Pelerinli Adam’ın kim olduğunu bulmak zorundaydı… yoksa tek tek bütün çocuklar ortadan kaybolacaktı.
Çok beğendim! Okuduğum en güzel çocuk fantastik kurgularının başında gelebilir. Kitabı elime aldığım gibi bitirdim. Arada Seraphina'nın bazı şeyler üzerinde çok fazla düşünmesini uzatılmış bulsam da onun dışında elimden akıp gitti. Yazarın kitabın başında bu kadar uzun Seraphina'nın hayatını, yaşadıklarını ve özelliklerini bir anda değil, konu devam ederken araya serpiştirmesi daha güzel olabilirdi. Kitapta ilk beğenimi kazanan şey yazarın bu kadar güzel çocuk kafasıyla yazabiliyor olması oldu. Seraphina'nın kendisinde gördüğü en büyük tuhaflık olan ayak parmaklarının eksikliğini bu kadar kafaya takması, insanların bunu hissedilecek olmasını düşünmesinin tatlılığı çok hoştu. Yazarın kalemi sayesinde o yaşlardaki halime, şu anda düşündüğümde saçma olan ama o yaştayken aklımdan fıldır fıldır geçen soruları bana tekrar hatırlattı. Siyah pelerin olayının gizeminin aktarılması baya heyecanlıydı.






Ama benim kitap boyunca en çok merak ettiğim şey Seraphina'nın annesinin kim olduğuydu. Bunun için yeterli bir cevap aldığımda çok sevindim. Hayatında hiç arkadaş edinmemiş olan Seraphina'nın ilk defa bunu tatması ve babasıyla ilişkisi de çok güzeldi. Anlayacağınız sıcacık bir kitaptı. Sanki pazar günü televizyonun karşısına geçip arka planında biraz da olsa gizem içeren bir film izliyor gibi hissettim ve umarım filmi de çekilir. Seri devamında Seraphina'nın başına neler gelecek merak ediyorum. Siyah pelerinin gizeminin çözülmesi de heyecanlıydı. Kitap boyunca en çok gözüme batan şey Seraphina isminin bu kadar çok geçmesiydi. Aynı paragraf içinde bile defalarca kez okumamız beni rahatsız etti. Zaten kitabı tek bir kişinin görüş açısından okurken ismin bu kadar çok kullanılmasını gereksiz buldum. Muhtemelen kitabın orijinal yazım tarzı da öyleydi. Özellikle biraz daha yaşı küçüklerin bayılacağı bir kitap olabilir. Ama ilginizi çekiyorsa ben çok beğendiğime göre her yaşa da hitap ettiği ortada. Keyifli okumalar..
Continue reading Serafina ve Siyah Pelerin - Robert Beatty | Kitap Yorumu
,

The Rose And The Dagger - Renee Ahdieh | Kitap Yorumu

Kitap Adı: The Rose and the Dagger
Dili: İngilizce
Yazar: Renee Ahdieh
Sayfa Sayısı: 416
Goodreads Puanı: 4.2/5
Benim Puanım: 5/5
Arka Sayfa;
The darker the sky, the brighter the stars.
In a land on the brink of war, Shahrzad is forced from the arms of her beloved husband, the Caliph of Khorasan. She once thought Khalid a monster—a merciless killer of wives, responsible for immeasurable heartache and pain—but as she unraveled his secrets, she found instead an extraordinary man and a love she could not deny. Still, a curse threatens to keep Shazi and Khalid apart forever.
Now she’s reunited with her family, who have found refuge in the desert, where a deadly force is gathering against Khalid—a force set on destroying his empire and commanded by Shazi’s spurned childhood sweetheart. Trapped between loyalties to those she loves, the only thing Shazi can do is act. Using the burgeoning magic within her as a guide, she strikes out on her own to end both this terrible curse and the brewing war once and for all. But to do it, she must evade enemies of her own to stay alive.
The saga that began with The Wrath and the Dawn takes its final turn as Shahrzad risks everything to find her way back to her one true love again.
Öyle güzeldi ki aklıma geldikçe iç çekiyorum. İlk kitabına zaten tek kelimeyle bayılmıştım ve sonu çok heyecanlı bir şekilde bitmişti. İkilinin kavuşmasından ziyade kızların şafakla beraber öldürülmesinin ardında yatan sebebin ortadan kalkması bir nevi imkansız olduğu için ikinci kitapta bu durum nasıl son bulucak diye düşünürken kendimce nihai bir sonuca bile varamıyordum. Açıkçası böylesine güzel olmasını beklemiyordum. Okuduğum yorumlar kadarıyla çoğunluk ikinci kitabı ilk kitap kadar beğenmiyor ve ben de ilk yarıya kadar kesinlikle buna katılıyordum. İlk yarıyı baya sıkılarak okudum. İkinci kitabı seveceğimi biliyordum ama olayların refaha kavuşması bakımından ilerleyip sonlara doğru kalbimizi alır diyordum.
Ama diğer yarı zaten çok güzelken bir de son yüz sayfa öyle mükemmel gitti ki kalbimi ikiye böldü. İlk kitabın sonunda ortaya çıkan uçan halı sayesinde bu kitap daha büyülü bir havada ilerledi. Fakat bu büyülü hava benim çok fazla ilgimi çekip kitaba kapılmamı sağlamadı, hatta bir an önce eski normal haliyle devam etmesini bekledim. Normalde baş kız karakteri birden fazla erkeğin sevmesiyle çok sık karşılaşmıyoruz çünkü o kadar çok olay varken asıl karakterlerin kavuşması bile imkansızlıkta yüzerken yazarlar bir de artı erkek karakter koymayı çok fazla tercih etmiyorlar, özellikle fantastik kurgu serilerinde. Ama bu kitapta Tariq sağolsun, onun Shahrzad'a aşık halleri beni öyle hüzenlendirdi ki.. İlk kitapta kendisini pek sevememiştim ama bu kitapta aşkını kanıtladıkça içim gitti. İlk kitapta Jalal ve Destina arasında geçenleri bildikten sonra ikinci kitap onlar bakımından büyük bir boşlukla başlıyor çünkü Despina kendi isteğiyle saraydan ayrılıyor.
Böyle olunca kitabın sonuna kadar hep bir yerden Despina'nın çıkmasını bekledim. Meğerse yazar bununla ilgili büyük bir şokla bizi bekliyormuş. Kurgunun kendisinin güzelliği yetmezmiş gibi şaşkınlığa uğrayacağımız bir sürpriz yapmasını hiç beklemiyordum. İkinci kitapta gözlerim dolur diyordum ama özellikle bir karakterin veda sözleri ben anlamadan yaşları yanaklarımdan sicim gibi akıttı. Kitabın sonlarına gelirsek tam her şey rayına oturmuşken yazar öyle bir şey yazdı ki o şokla kendimi sakinleştirip "olamaz" diye mırıldanıp durdum. Eğer öyle bitirseydi kesinlikle gözümde güzelliğine hançer darbeleri alırdı ama gördüğünüz üzere öyle olmadı. Lafın kısası benim gözümde mükemmel bir devam ve seri sonu kitabıydı. Kesinlikle bu kitapları okumadan okuma serüveninize son vermeyin. Khalid gibi bir karakteri okumadan bu ömrü geçirmeyin. Bol keyifli okumalar. Elveda Sayyidi..
Continue reading The Rose And The Dagger - Renee Ahdieh | Kitap Yorumu
,

Belki Başka Bir Hayatta - Taylor Jenkins Reid | Kitap Yorumu

Kitap Adı: Belki Bir Başka Hayatta
Orijinal Adı: Maybe in Another Life
Yazar: Taylor Jenkins Reid
Yayınevi: Yabancı
Sayfa Sayısı: 336
Goodreads Puanı: 3,74/5
Benim Puanım: 5/5
Arka Sayfa;
Sonsuza Dek, Ayrı ve Evet, Dedikten Sonra romanlarının çoksatan yazarından kaderimizin verdiğimiz kararlara bağlı olduğunu gözler önüne seren nefes kesici bir roman. 
Gece yarısından hemen sonra en yakın arkadaşı Gabby, Hannah’ya gitmeye hazır olup olmadığını sormuştu. Kısa bir süre sonra da Ethan, eğer kalmak istiyorsa Hannah’yı daha sonra bırakabileceğini söylemişti. 
Hannah, Gabby ile giderse hayatı nasıl bir yöne gidecekti? Peki ya, Ethan ile kalırsa? 
Farklı bölümlerle eşzamanlı ilerleyen hikâyede, Hannah verdiği farklı iki kararın sonuçlarını yaşıyordu. Birbirinden tamamen farklı iki sonuç. Bu iki alternatif gerçeklik yaşanırken Belki Bir Başka Hayatta kader ve gerçek aşk ile ilgili soruları aklımıza getiriyor: Kader diye bir şey var mı? Şans, hayatımız üzerinde ne kadar etkiye sahip? Ve belki de en merak uyandıran soru: Ruh eşi diye bir şey var mı? 
Hannah olduğuna inanıyordu. Ve her iki hayatta da onu bulduğuna… Peki ya siz? 
Beklentimin çok çok daha üstünde mükemmel bir kitaptı. Yazardan ilk defa okudum ve diğer kitapları için parmaklarım kaşınıyor. Bu kitabı okurken aklımda hep düşünceler esip durdu. Başıma en ufak bir felaket geldiğinde olayların hangi adımlarla o noktaya vardığını düşünüp kaderin üzerimizdeki etkisi hakkında dalıp giden biriyim. O böyle olmasaydı bu olmazdı diye düşünüp dururum ama bu sıkıntılı düşüncelerle can sıkmaya hiç gerek yoktur çünkü yaşananlar geri alınamaz. Bu kitapta Hannah'ın bir akşam eve dönüşte karar vermesiyle kaderinde ne kadar büyük bir adım attığını görüyoruz. Yeni taşındığı şehirde ya en yakın arkadaşıyla eve dönecektir ya da eski sevgilisiyle gittikleri mekanda takılmaya devam edecektir.

Kitabın asıl kurgusu hemen önümüze seriliyor ve Hannah'ın iki seçimininin sonuçlarını da bölüm bölüm okuyoruz. Fakat Hannah'ın asıl seçimini kitabın sonuna kadar anlayamıyoruz. Ve şöyle ki; bu iki seçimi de onu o kadar farklı yerlere götürüyor ki hayatı iki türlü de tamamen değişiyor. Bunun en büyük nedeni de aslında Hannah'ın hamile olması. Bu durumun nereye varacağını Hannah'ın iki ayrı seçiminde de okuyoruz. Kitaba baştan sona bayıldım, tek kelimeyle elimden bırakamadım. İki seçiminin de kaçınılmaz sonlarla devam etmesi hangisinde neler olucak derken aralıksız okudum. Önce Ethan'ka kaldığı kaderinin devamını okumak isterken sonrasında Gabby'le kalmasını diledim. Ardından defalarca kez olayların gidişatı sonucunda tarafımı değiştirdim. Okuduğum en orijinal kurguların başında geliyor. Duygusal anlamda, aşk ve dostluğa da harika değinen bir kitaptı. Kitap boyunca o kadar çok tarçınlı çörek adı geçti ki öyle bir çöreği nasıl pişiririm diye kafamdan tarifler geçirip durdum. Anlayacağınız kesinlikle okumanızı önereceğim çok ama çok güzel bir kitaptı. Keyifli okumalar..
Continue reading Belki Başka Bir Hayatta - Taylor Jenkins Reid | Kitap Yorumu
,

Çünkü Biz Karıncayız - Shaun David Hutchinson | Kitap Yorumu

Kitap Adı: Çünkü Biz Karıncayız
Orijinal Adı: We Are the Ants
Yazar: Shaun David Hutchinson
Yayınevi: Yabancı
Sayfa Sayısı: 360
Goodreads Puanı: 4,24/5
Benim Puanım: 4,5/5
Arka Sayfa;
Henry Denton’ın bildiği bazı şeyler vardı. Fakat bazı şeyleri de bil­miyordu.
Henry, annesinin aileyi bir arada tutmak için çabaladığını ve bu­nunla baş etmek için sigara ardına sigara yaktığını biliyordu. Abisinin üniversiteyi bıraktığını ve hamile bir kız arkadaşı olduğunu biliyordu. Anneannesini yavaş yavaş Alzheimer’a kaybettiğini biliyordu. Ve erkek arkadaşının geçen sene intihar ettiğini de.
Bilmediği şey ise, uzaylıların onu on üç yaşındayken neden kaçır­dığıydı. Neden hâlâ onu kaçırıp gemilerine götürdüklerini de bilmi­yordu. Dünyanın sonunun neden geldiğini veya uzaylıların ona neden büyük, kırmızı bir düğmeye basarak bunu durdurması için bir fırsat tanıdıklarını da bilmiyordu.
Fakat durum böyleydi ve karar vermesi için 144 günü kalmıştı.
Soru, Henry’nin dünyayı kurtarılmaya değer bulup bulmadığıydı. En azından gizemli bir geçmişi olan Diego Vega ile tanışana kadar öy­leydi. Diego, Henry’ye bildiği her şeyi, evrendeki yerini ve bütün bun­ların bir anlamı olup olmadığını sorgulatıyordu. Fakat Henry dünyayı kurtarmadan önce kendisini kurtarmanın bir yolunu bulmalıy­dı ve uzaylılar ona bunun için bir düğme vermemişlerdi.
Bayıldım! Gerçekten beğenildiği kadar harika bir kitaptı. Konusunu okuduğumda okumak konusunda ertelemekle ilgili kararsızdım fakat övgü dolu yorumları görünce heyecanla ben de elime aldım. Kurgusunun absürt olması ama aslında yazarın bunun hem absürt olduğunu bilerek yadırgayamacağınız bir mantık çizgisinde iletletmesi beğenimi kazanan ilk şey oldu ve bu özelliğini kitabın sonuna kadar taşıdı. Henry hem ailesiyle, hem de okulla sorunlar yaşayan klasik Amerikan gençlik filmlerinde gördüğümüz tek isteğinin insanların onu rahat bırakması olan liseli bir arkadaşımızdır.
Sümüklü uzaylılar dünyanın sonu yaklaşırken eğer bunu durdurmak istiyorsa bir butona basması gerektiğini belirtirler. Bundan sonrasında Henry'nin hayatın yaşamaya değer olup olmadığını tartmasıyla devam ediyor. Açıkçası konusunu okuduğumda o uzay gemisinde kitabın devam edeceğini sanmıştım ama aksine bu teklifin ardından Henry dünyadaki yaşamına geri gönderiliyor. Yeni tanıştığı ya da tanıdığı insanlara "Dünyanın sona ereceğini ama bunu engelleyebilecek gücünüz olduğunu bilseydiniz, yapar mıydınız?" sorusunu yönelttiği kısımlar doğrultusunda aldığı cevaplar kitabın en iyi yanlarından biriydi. Bu cevaplardan en çok hoşuma giden de Jesse'nin babasının verdiğiydi. Artık bir zamandan sonra rahatsız olduğum tek kısımsa Henry'nin bir türlü Jesse'nin intihar olayını atlatamamasıydı. Ya da belki de bu durum o kadar çok kitapta geçiyordu ki itiraf ediyorum artık darlanmadım değil.
Diego gibi biriyle tanıştıktan, Jesse'nin ondan sakladığı yanını öğrendikten sonrasında bile ona olan özlemini çok büyük bir hasretle dile getiriyor olması bence biraz uzamıştı. Bunun dışında baştan sona çok severek okudum ve gerçekten insana bir şeyleri uzun uzadıya düşündüren bir kitaptı. Son bölümleri tek kelimeyle harika ve duygu yüklüydü. Okumanızı öneririm, lgbt temalı olduğunu belirterek yorumumu sonlandırıyorum.
Continue reading Çünkü Biz Karıncayız - Shaun David Hutchinson | Kitap Yorumu