20 Nisan 2017

,

Kılıçların Dansı 7. Bölüm

7. Bölüm
(Birinci ve ikinci bölümün linki
Üçüncü bölümün linki
Dördüncü bölümün linki
Beşinci bölümün linki
Altını bölümün linki)
Suratında değişmeyen yüz ifadesiyle ağzından dökülen cümle sıradanlığıyla gözüme batacak türdendi. Dudaklarını sıkıntıyla aralayarak, “Bir kız.” diye mırıldandı.
   “Neden yalan söyledin? Yalanın ortaya çıkmasaydı neler olacağını hiç düşünmedin mi? Yalanının sonuçlarının bana neler mal olduğunu tahmin edemedin mi?”
   Vezirin oğlu bıkkın bir tavırla bakışlarını kaçırırken öfkem katbekat içimi yiyordu. “Öyle bir muameleden sonra Bay Sergei ile bir daha yüz yüze geleceğinizi o anlık düşünemedim.”
   Aklımdan geçenleri dilimden salıvermek için kendimi tutamadım. “O anlık düşünemedin değil mi? Bana uygulamaya çalıştığın tüm planlarının ne kadar sağlıksız olduğunu kavrayabildin mi peki? Seni o suikastçının elinden kurtarmak haricinde zerre zararım dokunmadığı halde içeri tıktın beni. Hem de saçma sapan bir kızın öne sürdüğü lafıyla. Sayende Bay Sergei’den iliklerime kadar nefret ettim. Nasıl bir insana kin beslememe sebep olduğundan haberin yok. Yalnızca kafandaki fikirler neyle örtüşürse öyle adım atıyorsun. Öyle pervasız, öyle saçma bir aceleyle hareket ediyorsun ki yüzünde gördüğüm olgunluğun kaynağını nereye sakladığını merak etmekten kendimi alamıyorum.”
   Sözlerimle katılaşan suratı çarpılıp tanıdık bir ifadeye büründü. “Kızın kim olduğunu söyleyemem.”
   Sahte kahkaham ağzımdan dökülürken moralim gitgide dibe battı. “Ne önemi var ki? Bu saatten sonra kim olduğunu öğrenmemin ne önemi var? Batağa saplandım bile. Kim olduğunu bilecek olmam neyi değiştirecek?”
   “Hiçbir şeyi!”
   Yorgunlukla pes eden omuzlarımın düşmesiyle iç çektim. Kısa bir sessizliğin ardından, “Kabul ediyorum.” dedim bahsettiği dans gösterisini kast ederek. “Çalışmamız süresince kimsenin beni görmeyeceği bir yerde olursak sevinirim. İki ayı eksilttiğine dair sözleşmemde bunu belirtip tekrar imza atacaksın.” Başıyla onayladığında bir adım daha geri atarak aramıza daha uzun bir mesafe koydum. Kollarımı göğsümde kavuşturdum. “Senden ufak bir ricam olacak. Kabul edip etmemek sana kalmış. Karşılığında eline hiçbir kazanç geçmeyecek.” Kaşları merakla kalkarken kararsızlıkla alt dudağımı kemiriyordum. Nihayet kısık sesle cümleme başlarken keşke hiç söylemeseydim diye pişman olmamayı diliyordum.
   Sıkıntılı geçen uykum sayesinde keyifsiz bir mahmurluğu zar zor üzerimden attıktan sonra sabah erken saatlerde yorgandan sıyrıldım. Eve geç dönmediğim halde tüm gece yorganın altında ısınamamıştım. Bir ara uykuya daldıktan sonra kabussuz geçtiği halde gecenin köründe uyandığımda göz kapaklarımın etrafı nemli, parmaklarımsa normale göre çok soğuktu. Leila’yı rahatsız etmemek için yavaş hareket ederken bir yandan ısrarla kaşınan boynuma dokunmamak için kendimi zor tutuyordum. Aynanın önüne geçip baktığımda yaranın etrafında hafif kabartılar çıktığını gördüm. Tırnaklarımı hafifçe sürttüğümde parmak uçlarımı ıslatacak kadar sulu bir yaraya dönüşmeye hazır beklediği ortadaydı.
   Hazırlanıp evden çıktığımda yüreğimde hem bir hafiflik hem de daralma vardı. Sırtımda kılıçların ağırlığını hissetmiyor olmak ferahlamamı sağlıyor ama bir yandan nereye doğru kiminle ne yapmaya adım atıyor olduğumu bilmek kalbimi sıkıştırıyordu. Nihayet Ladin Köşkü’ne varıp kapıyı çaldığımda güler yüzle karşılandım. Henüz köşk canlanmaya başlamamıştı. Sabahın sıcak güneşi pencerelerden içeri vururken etrafta kimseler yoktu. Merdivenleri yavaş yavaş çıkarken parmaklarım ısrarla boynumdaki kabartıyı kaşıyordu.
   Son basamağı bitirip elimi pervazdan çekerken vezirin oğlu bana doğru yürüyordu. “Heyecandan biraz erken gelmiş olabilirim.” Cevap vermeden Bay Sergei’nin olduğu odaya ilerlemeye başladım. Vezirin oğlu sıkıntıyla iç çekerken onu aldırmamaya devam ettim. “Sen alışık olabilirsin ama bu benim için bir ilk.”
   Tıklattıktan sonra içeriden gelen onay sesiyle kapıyı açtım. Vezirin oğlu da hemen ardımdan içeride yerini aldı. Tüm oda hazırlanmış bizi bekliyordu. Piyano kurulmuş, pencerenin perdesi yarı yarıya çekilmiş, Bay Sergei’nin çizim malzemeleri ve tablo tutacağı piyanonun tam ön hizasında yerini almış dokunuşlar için sabırsızca sırasını beklemeye koyulmuştu. Bay Sergei ise piyanoya tüy dokunuşu inceliğinde çalarak bir şeyleri kontrol ediyor edasına bürünmüştü.
   Kafasını kaldırıp vezirin oğlunu gördüğü gibi suratında şaşkın bir tebessüm peyda oldu. “Bay Farahani!”
   Soyadını ilk defa duyduğum için dönüp vezirin oğluna baktım. Onun suratında da beklenmedik ışıltı dolu bir ifade vardı. Gerçekten bu tablo olayına heyecanlandığı ortadaydı. “Nasılsınız Bay Sergei?” diyerek elini uzattı.
   Kısa sohbetlerinin ardından Bay Sergei bana dönerek omzuma sıcak bir dokunuş bırakmakla yetindi. Tablo tutacağının arkasında her zamanki taburesinde yerini aldıktan sonra başı boş ayakta dikilen ikimize döndü. Hayalperest bir edayla ellerini salladı. “Aklımda mükemmel bir tablo var.” dedi coşkuyla. “İkiniz de piyano başına geçin lütfen.”
   Vezirin oğlu kaliteli koltukta baş kısmında yerini alırken aramıza mesafe koyarak yanına oturdum. Bacaklarımın ona değmemesi için özen gösteriyordum.
   Bay Sergei’yi beni işaret ederek, “Sen zaten bu portrelere alışıksın. Bu seferki çok özel bir eser olacak, bu yüzden senden özel müsamaha istiyorum.” dedi.
   “Bana yalnızca piyanoyu içeren bir portre olacağından bahsetmiştiniz.”
   “Elbette öyle fakat eserimdeki oyuncuların hislerini aklımdaki arka plana aktarabilmeleri çok önemli.”   
   Pes ederek, “Pekala, aklınızdakini dile getirin.” dedim bezginlikle.
   “Bu eserde ikiniz aşıksınız. Aşkın ve müziğin duygularını harmanlayacağım bu eserde kız karakteri sevgilisinin yanında onun müziğini dinlerken, erkek karakterimiz hem müziğini var edecek hem de sevdiği kıza olan şefkatini onun yanağını okşayarak portrede gözler önüne serecek. Tek elle çaldığı bu piyanoyla yorgunluğuna rağmen sırf sevdiği kızı yakınında hissedebilmek için nasıl bir sabrı ve aşkı siniye çektiğine şahit olacağız.”
   “Dokunmak yok demiştim Bay Sergei.” diye tısladım dişlerimin arasından.
   “Yalnızca ufak bir saat dilimden bahsediyorum. Suratının üzerinde oynamalar yapacağım. Kimse sen olduğunu dahi bilmeyecek.” Sağ kaşını alayla kaldırdı. “Bu kadar itiraz etmene anlam sığdıramıyorum.”
   Dilimi ısırarak oturduğum yere daha çok gömüldüm. Gözlerim öfkeyle sulanmak için sabırsızlanırken inatla kirpiklerimi kırpıştırdım. Vezirin oğlunun saatlerce yanağıma dokunacağı, sıcaklığımı ve tenimi hissedeceği bir eserde model olmayı kabul etmiştim. Bay Sergei’nin özel talebi üzerinde şuanda bu koltuğun üzerinde oturuyordum. Vezirin oğlundan tabloda bana eşlik etmesini tek bir cümleyle rica etmiştim. Sanki beni ilk gördüğü andan beri böylesi bir rica bekliyormuşçasına hemen katılabileceğini söylemişti. Bu tablo sonucunda Bay Sergei genel modellik ücretimden daha fazlasını vermek üzere teklif sunmuştu. Geri çevirmeyi bir an aklımdan geçirsem de annemin kendince biriktirdiği paraya katkı sağlayabilmek için yalnızca bir günü siniye çekmem gerekiyordu. Her ne kadar aileme yararı dokunacak olsa da bir erkeğin bana dokunduğu bir tablo sonucu kazanacağım paraya muhtaç olduğumu bilmek durumumun altında ezilip dümdüz olmamı, böylece kendimi küçük hissetmemle içinde boğulduğum hislerle gözlerimi öfkeyle sulandıracak kadar ileri gitmeme neden olmak üzereydi.
   Vezirin oğlu kaçamak bakışlarla beni izlerken odada çıt çıkmıyordu. Bay Sergei eline fırçasını alarak boğazını temizledi. “Bahsettiğim poza bürünürseniz sevinirim. Vaktimiz kısıtlı.”
   Vezirin oğlunun omzunun sıcaklığını kendi omzumda hissettiğimde sırtımdan yukarı bir şey tırmanırcasına şiddetle titredim. Parmakları hafifçe irkilerek geri çekilecek gibi olsa da yavaşça elini yüzüme doğru kaldırmaya devam etti. Sol eli piyanonun üzerinde sarsak bir rahatlıkla sabit dururken sağ elinin sıcak parmakları yavaş yavaş yanağıma uzandı. Avcunun bir kısmı çenemi tutarken piyanoda duran elinin aksine her parmağını hissedebileceğim bir yakınlık ve yumuşaklıkla sağ yanağımı kondurdu. Nefesimi tuttuğumun farkında dahi değildim. Ben kaskatı kesilip düzensiz nefesler alırken bir zamandan sonra yanağıma dokundurduğu elini havada tutmaktan kolu ağrıyacak kişi vezirin oğlu olacaktı.
   “Mükemmel!”
   Bay Sergei’nin bu aynı coşkuyla odada yankılanan sesinin ardından henüz dakikalar geçmişti. Vezirin oğlunun omzunun sıcaklığını kendi omzumda hissediyor olmak uykumu bastırıyordu. O omuza kafamı sabitleyip uyumayı aklımdan geçireceğimi düşündüğüm gibi kendimi herhangi bir koltukta uyurken hayal ediyordum. Saniyeler geçmez olmuştu. Vezirin oğlu beklemediğim bir anda piyonun üzerinde hafifçe tuşlara bastırmaya başladı. Yavaştan bir ritim tutturdu. Bu sayede kulaklarıma dolan müzikle daha çok uykum ağır bastı. Bay Sergei ise yalnızca piyano sesinden memnun olduğuna dair boğazından keyifli bir ses çıkardı.
   Serbest ellerimle boğazımı kaşımak istesem de başaramayacağım gün gibi ortadaydı. Burnumu hafifçe kaşıdıktan sonra piyanonun sesini bastırarak, “Önce şu yanağımdaki eli çizin lütfen.” dedim aksilikle. “Ardından sabaha kadar burada oturabilirim.”
   Bay Sergei kafasını bile kaldırmadan portreye gömülü kalmaya devam etti. “Merak etme. Yüzlerinizin taslağını bitirdikten sonra hemen o kısma geçiyorum.”
   Vezirin oğlunun eli yanağımda terlemeye başlamıştı. Bundan kendi de rahatsız oluyordu ki nihayet elini yanağımdan çekerek cebinden çıkardığı mendile sildi. Bundan istifade hemen boğazımı kaşıdım. Ardından yanağıma uzanarak nemli kısmı silmek için mendilini yaklaştırdığında elini ittim. Kafamı çevirip tuniğimin yakasıyla yanağımı silerken teninden yayılan koku yanağıma çarpmış, dalga dalga burnuma varıyordu.
   Bay Sergei kafasını portreden kaldırmadan vezirin oğlu çaktırmadan aynı yere tekrar elini sabitledi. Dakikalar birbirini kovalarken aklımı meşgul edecek bir şeyler bulmak için ziyadesiyle uğraşıyordum fakat aklımı onun ritmik nefes seslerinden koparıp zihnimdeki düşünceleri bir araya getiremiyordum. Ömrümde ilk defa bir erkekle bu kadar dip dibeydim. Çocukluğumdan beri Rapid’le dalaşır, sürekli talim yapardık. Onun bedeni defalarca benimkine dokunup geçmiş, öfkeyle birbirimize vurup tenlerimiz kasıt gütmeksizin temas etmişti fakat bu tamamen farklıydı. Zerre haz etmediğim bir erkek dibimde oturmuş, omuzlarımız birbirine yapışık halde yanağımı avuçlamıştı. En son beni boğmaya niyetlendiğinde tüm vücudunu benimkine yapıştırdığında bu kadar bedeni benimle temasta bulunmuştu. Boğmaya yeltenmesini hatırlamakla ürperdim. Oturduğum yerde başımı çarpan dönmeyle sendeleyerek sabit durmaya çalıştım. Vezirin oğlu omuzlarımdan sıkarak beni tuttuğunda ondan kurtulmak için yana kayayım derken koltuktan tamamen düşerek yere yapıştım.
   Ufak bir gürültünün ardından rezil hislerle geri oturdum. Daha demin zihnimi dolduran anılarla şimdi kaskatı kesilmiştim. Aradan dakikalar geçtikçe vezirin oğlu sıkıntılı nefesler almaya başladı. Bay Sergei ise yalnızca yanağımdaki eli resmedeceği kısmın bitmesine ne kadar az kaldığına dair kısa cümleler mırıldanıyordu. Ne ara bize baktığından emin bile değildim, sürekli kafası tablosuna gömülü oturuyordu. Vezirin oğlunun parmakları yanağımda titreyince önce elinin uyuştuğunu sandım ama aksine parmakları hareket etmeye başlamıştı. Diğer parmakları sabit kalırken başparmağı tenimde geziyordu. Burnumla üst dudağımın arasındaki boşluğa geldiğinde kımıldamaksızın durdum. Elini itmek isterken aklından ne geçtiğini, daha neler yapacağını görmek için anlam yüklemek istemediğim bir meraka boğuldum. Gözlerinin benim üzerimde sabit durduğunu kafamın üstündeki bakışlarından anlıyordum. Ona bakmak yerine piyanonun üzerinde duran eline bakmaya devam ettim. Bu sefer başparmağı o boşluğu okşayarak geçti. Böyle bir şeye cüret edeceğine ihtimal veremezken başparmağı üst dudağıma doğru kaydı. Kafamı çok hafifçe çevirerek gözlerine baktığımda bakışlarına şaşırmamak elde değildi. Düzensiz nefesi dudaklarının arasından salık verirken göz bebekleri heyecanla titriyordu. Bakışlarında iğnelenen gözlerimde hangi manayı kendine kattıysa başparmağı tam iki dudağımın ortasında takılı kaldı.
   Nefesim kesilerek put kesildim. Vezirin oğlu da aynı doruk hislere büründüğünün kanıtı parlayan gözlerle beni izliyordu. Böylesine mahrem bir harekete hangi cüretle kalkıştığını düşünmeye dalmadan son bir saniye daha tıpkı dans gösterisinde olduğu gibi gözlerimin tüm dikkatiyle onun gözlerinde sabit durmasına müsaade ettim. Ardından başparmağını sertçe dudaklarımın arasına alıp ısırmamla neye uğradığını şaşırarak gözlerini büyüttü ve olduğu yerde acı dolu bir nidayla yerinden sıçradı.
   Bay Sergei’nin bağırarak, “Aizhan!” demesiyle hemen parmağını serbest bırakıp önüme baktım.
   Vezirin oğlu ısırdığım parmağını tutarken canının yandığını belirten sıkıntılı nefeslerle tamamen ayağa kalktı. Bay Sergei elindeki fırçayı bırakarak yanımıza doğru yürürken alnıma düşen saçlarımı geri yapıştırıyordum.
   “Afrah!” diye bağırdı Bay Sergei öfkeyle. “Biraz daha sabredemedin değil mi? Bitmek üzereydi.”
   Omuz silkerek oturduğum yerde yanan gözlerle vezirin oğluna bakmaya devam ettim. Bay Sergei, vezirin oğlunun parmağına baktıktan sonra tekrar yerine geçmesini rica etti. Çekingen adımlarla koltuğa oturduğunda bu sefer omuzlarımızın birbirine dokunmaması için özen gösterdim. Elini tekrar yanağıma uzattığı gibi gözlerimi ona çevirdim. “Bir daha aynısını yapmaya kalkışırsan kan gelene kadar ısırırım.”
   Bu tehlikeli halim onu eğlendirmiş gibi yaramazlık yapan ufak bir çocuk misali dudaklarının kenarları kıvrıldı. “Uslu durmaya çalışacağım.”
   Odanın sessizliğine eşlik eden tek şey ikimizin düzenli nefesleri, tabloya vuran fırçanın darbe sesleriyle pencereden içeri ulaşan cıvıl cıvıl kuşların ötüşüydü. Bu ritmik sesler eşliğinde gözlerimi kapadığımda anlamadan yanağımda duran ele daha çok yaslandım. Uykuya dalmamak için arada ısrarla gözlerimi aralıyordum. Her seferinde vezirin oğlu bana değil, piyanoda asılı duran eline bakıyordu. Aynı şekilde kısa bir süreliğine gözlerimi kapadığımda farkına varmadan uykunun pençesine takıldım.
   Alnıma vuran sıcak nefeslerle olduğum yerde sızlandım. Nihayet gözlerimi geri açtığımda kuş gibi hissiz bir uykuya daldığımı fark ettim. Hala aynı pozisyonda vezirin oğlunun dibinde oturuyordum. Yanağı elime bu sefer daha kuvvetli bastırılmış, geriye yaslanıp düşmemem için piyanonun üzerinde duran elini değiştirerek kolunu belime sarmıştı. Silkelenerek iki elinden de kurtuldum. Tarafına bakmadan Bay Sergei’ye, “Bitti mi?” diye sordum.
   Tabloya nasıl bir eser döktüyse keyfi her halinden belli oluyordu. Dudaklarına çalan mutlu tebessümle başını onayladı. Yerimden ani bir şekilde kalktığım için başım dönse de sarsak adımlarla yanına varmak üzere ilerledim. Tam tabloya bakacaktım ki geri adım attım. Piyanonun başında vezirin oğluyla geçirdiğim dakikaları zaten unutamayacaktım. Her şeyi yutup asla unutmama izin vermeyen hafızama yeni bir zafer kazandırıp bu tabloda can bulan ikimizin resmini de zihnime gömmeyi reddettim. Tabloya ucundan bile bakmayarak, “Elinize sağlık Bay Sergei.” dedim içten olmayan bir tonla. Kafamı çevirip pencereden baktığımda kuş seslerinden ikindi vaktinin yaklaşmak üzere olduğu ortadaydı.
   “Dikiş makinesini aldın mı?”
   Sorusu karşısında bir anda neşem yerine geldi. Suratım gülümsemeyle aydınlandı. “Henüz değil. Hemen ilk gördüğümü almak istemiyorum.”
   Arkamdan gelen adım sesleriyle tebessümüm silindi. Vezirin oğlu tam yanımda dikildi. “Ufak bir gösteri hazırlamam gerekiyor Bay Sergei. İkimizin birlikte hazırlanacağı gösterişsiz bir piyano performansı. Acaba köşkünüzde herhangi bir odayı kısa süreliğine kullanabilir miyiz?”
   Onun bu yüzsüzlüğü öfkeyle burnumdan solumamı sağlıyordu. Beni gammazlayan kişi olarak Bay Sergei’yi ileri atmıştı. Şimdiyse sanki böyle bir husumet hiç mevzu bahis olmamış gibi oldukça normal davranıyordu. Bay Sergei de beklediğimin aksine vezirin oğluna karşı soğuk değildi.
   Bay Sergei elbette önerisini zevkle kabul etti ve hatta piyano da bu odada olduğu için burayı kullanabileceğimizi söyledi. Konuşmanın bittiğini tahmin ederek odadan çıkmak üzereydim ki vezirin oğlu hayran gözlerle tabloyu incelemeye başladı. Gözlerindeki samimiyet ve içtenlik yine aynı gerçekliğiyle çarpıcı bir edayla tüm mimiklerinden okunuyordu. Tabloya bakmayı aklımın ucundan geçirmesem de onu böylesine hayran bırakan fırça darbelerinin bütününü merak etmiştim. Bu düşüncemi acımasızca yarıda keserek hışımla kapıya vardım. Vezirin oğlu arkamdan seslenecek gibi oldu ama çoktan çıkmıştım. Merdivenleri inerken ona veda etmediğim için pişman değildim. Haftaya görüşürüz gibi gereksiz cümlelerde bulunmama lüzum yoktu. Ne de olsa bir dahaki cuma yine aynı yere zincirlenmiş gidecektim.
   İçimde tutamadığım özlemle dans odasına doğru ilerledim. Bay Sergei’nin özel kızları prova yapıyordu. Elbiselerinin karın kısımları çıplaktı. Tenlerini kapatmaktan ziyade rengini daha koyu göstermeye yarayan şeyse tüm giysilerini saran perde misali tüldü. Gözüme ilk çarpan Yasmin oldu. Sırtımı dayadığım duvardan kızları izlerken yine ayak parmaklarım kıpırdanıp dans etmek için sızladı. Vezirin oğlunun eline yaslanmış, belime doladığı kolu sayesinde içinde yüzdüğüm hissiz uyku üzerine kafa yormamak için zihnimi meşgul tutmaya çalışıyordum fakat kulağıma çalan ney sesi ve parkede çınlanan ayak sesleriyle bastıran dans özlemim bile o anları aklımdan atmama yardımcı olmuyordu. Teninin sinmiş olduğu terli elinin izleri hala tüm yüzümde asılı kalmış, kokusu buram buram burnuma çarpıyordu. Parmağının mahrem bir okşayışla dudaklarımın üzerinde gezindiğini düşünmek kirpiklerimi titretiyor, o sıcak parmakların ben uyarken kolunun ağrımasına rağmen saatlerce yanağımda sıkıca sabit durduğunu biliyor olmanın anısı midemi düğüm düğüm yapıyordu.
   Parkede dalan gözlerim nihayet Yasmin’in bana doğru yaklaşmasıyla odağını buldu. İki elimi de avuçları arasına alarak buruk bir ifadeyle gülümsedi. “Konuşabilir miyiz?” diye sordu her zamanki çekingen tavrıyla.
   Cevap vermek yerine koluna girerek bu köşkte oturmaktan en çok zevk aldığım yere doğru onu sürüklemeye başladım. Arka bahçenin en uç kısmına vardığımızda kışın habercisi yapraklar havada uçuşuyordu. Taburelerden birine oturduğumuzda aynı sıcaklıkla elimi omzuna koydum. “Bana içinden geçen sıkıntı neyse anlatabilirsin.” Bakışlarını kaçırarak gözlerine dolan yaşları gizlemeye çalıştı. Göz pınarları öyle büyük bir kederle titriyordu ki kalbim adeta sıkıştı. “Sırrın benle gizli kalacak Yasmin.”
   “Kimse burada kalıcı değil Afrah. Herkes yavaş yavaş ömrünün geri kalanını geçireceği evlere yollanıyor.”
   Cümlesinin vardığı yere anlam yüklediğim gibi diklendim. “Fakat sen o kızlardan değilsin. Dans gösterilerine katılman karşılığında burada kalıyorsun.”
   Alayla dudağı kıvrıldı. “Öyleydi fakat Bay Sergei’nin hayırseverliği buraya kadarmış. En başından beri burada kalıcı olmayacağımı tahmin etmeliydim.”
   “Nereye gideceksin?”
   “Gitmiyorum, gönderiliyorum. Senenin sonunda seçme şansının bana verilmediği haremlerden birine katılacağım.”
   “Buradan çıktığında köy pazarında herhangi bir yerde çalışabilirsin.”
   Yanaklarından yaşlar süzülürken başını sağa sola salladı. “Babamın adı ihanetten çıkmışken beni kim yanına sokar sanıyorsun?”
   Yasmin’in çektiği acıların şiddetini düşünürken dudaklarım büzüldü. Ailesini teker teker kaybetmiş, kimsesiz ve damgalanmış bir acizlikle ortada kalmıştı. “Bay Sergei ile konuşacağım.”
   Öne atılarak şiddetle ellerimi sıktı. “Sakın Afrah! Daha ne kadar bedava karnımı doyurabilirdi? Hem senin kadar iyi bir dansçı da değilim, öyle aham şaham bir güzelliğim de yok.”
   Sözlerine karşı çıkmak yerine düşünmeye koyuldum fakat o anlık bu durumdan kurtulmanın bir yolu yoktu. Yasmin’in özgürlüğünü satın alacak parayı bulsam bile bundan sonra onu kimse yanında istemezdi. Suratını örtüp baş gösterdiği danslarda olduğu gibi gizli kalamayacaktı. Ya bir hareme girip kim olduğunun zerre umursanmadığı ömrünün en küçük düşürücü muamelesine razı kalacak ya da özgürlüğü satın alınıp halkla yaşamaya başlamakla beraber insanların yüz çevirmeleriyle tekrar tekrar acizliği iliklerine kadar tadacaktı. Yine de ısrarla, “Bir yolunu bulacağım.” diye söyleyip durdum tekrar tekrar.
   O sırada Yasmin sessiz sessiz ağlamaya devam ediyordu. Aklıma düşen soruyla çenesini tutup başını kaldırdım. “Peki ya hangi vezir?”
   Titreyen dudaklarıyla, “Kura… kura çoktan çekildi.” diye kekeledi. “Senenin başında yenilenecek olan iki vezirden birisine.”
   İhtimali bile tiksintiyle ürpermemi sağladı. Fısıltı misali bir sesle soracakken Yasmin dudaklarını ıslattı. “Sıradaki maliye vezirinin haremine katılacağım.”
   Tepki vermeyi aklımdan geçirsem de vücudum hissizleşmiş gibiydi. Aynı tiksinç dolu iğrenme tüm bedenimi kavururken buradan uzaklaştığım gibi derimi deşercesine yanağımı silmek istiyordum. Vücudumun titremesini sesime yansıtmamaya çalışırken ürperdim. “Bir yolunu bulacağım Yasmin. Daha fazla acı çekmene müsaade etmeyeceğim.”
   Umut dolu gözlerle bana bakarken içim kıyıldı. Onu kendime çekerek sıkıca sarıldım. İkimiz de aynı hafif şiddetle titriyorduk. Onun titremesinin nedeni hüzün dolu bedenine eşlik eden hıçkırıklarıyken, benimkiyse tiksintiyle tüylerimi diken diken eden iğrenmeydi.
   Eve vardığımda kapıdan girdiğim gibi Leila beni karşıladı. Kafamı çevirip ondan kaçınmaya çalıştığımı anladığında hemen suratıma uzandı. Gözleri dehşetle büyürken fısıltıyla, “Birisi sana tokat mı attı?” diye sordu.
   Tüm yol boyunca derisini kazdığım yanağım alev almış durumdaydı. Mutfaktan bulduğum buzu yanağıma yapıştırıp hızlı adımlarla odamıza geçtim. Yatağımın üstüne oturduğum gibi yıkanmak için soyunmaya giriştim. Leila da hemen arkamdan geldi. Soru yağmurundan kaçınarak, “Kimse bana tokat atmadı.” dedim kısaca.
   Yaklaşıp yanağıma dokunmak için buzu itti. “Ne yaptın o zaman kendine?”
   “Leila.” dedim alçak bir tonla. İçimdeki acının sesime çarptığı her halimden belliydi. “Hepsi tabloya modellik yapmam karşılığında bana vereceği para yüzündendi.” Saçlarımı avuçlarımın içine alırken, “Keşke kabul etmeseydim.” dedim pişmanlıkla.
   Gözleri büyürken suratı karardı. “Ne yaptın sen Afrah?”
   Aklına gelen ihtimalin ne olduğunu tahmin ederek eline vurdum. “Saçmalama, öyle bir şey değil. Bay Sergei’nin modellik teklifini kabul edip vezirin oğlundan bana eşlik etmesini rica ettim. Bay Sergei eğer ikimiz birlikte gelirsek ücreti ikiye katlayacağını söyledi. Öylesine basit bir tablo çıkaracağını zannetmiştim. Oysa aklındakiler buram buram aşk kokuyordu. O…” Dudaklarım ince bir çizgi halini aldı. “O pisliğin eli saatlerce yüzüme yapışık kaldı. Dibimdeydi ve teninden yayılan kokuyu hala alıyorum.” Gözlerim öfkeyle dolarken omuzlarım yenik düştü. “Harem kuracakmış kendine. Sıradaki maliye veziri olduğunda harem kuracakmış kendine.” diye tekrarladım aptalca. “Yasmin de hareminde olacak. Onu bu bataktan kurtaramayacağımı bilmek beni delirtiyor. Öyle bir pislikle geçireceğim daha sekiz buçuk ayım olduğunu bilmek beni çıldırtıyor. Ben onunla sabah talim yaparken akşamında Yasmin gibi aciz kızlara…”
   Ben farkına varmadan parmaklarım dudaklarımın üstüne kapanmışken hunharca başparmağının izlerini silmeye çalışıyordum. Leila elimi iterek sıkıca tutup sessizliğe gömüldü. Kafamı kurcalayanlara anlam verdiği bakışlarından okunuyordu, kelimelere gerek yoktu.
   Tüm bedenimi aşındırarak ovaladıktan sonra banyodan çıktım. Sabah kahvaltı etmemiştim ama yine iştah denen şeyi zerre hissetmiyordum. Yatağıma yatıp öylece uzanacakken Leila’yı da kendi yatağında oturur vaziyette buldum. Davetkar bakışını görünce hemen yanına kıvrıldım. Başımı göğsüne yerleştirdiğimde nihayet rahat nefes alabildim. Kısa bir süre sonra gün batarken ikimiz de hala uyumamıştık. Kendi gürültü nefeslerimden Leila’nın soluğunu duyamıyordum. Boynuna süzülen ıslaklıkla ağladığını fark ettim. Yattığım şekli değiştirip yukarı tırmandım. Bu sefer onun başını göğsüme yaslayıp saçlarını okşamaya başladım. Neden ağladığını sormamak için dudaklarımı kenetledim. Leila canı fiziksel yanmadığı sürece öyle nadir ağlardı ki bazen inada bindirdiğini düşünürdüm.
   Ben sormadan ağlamaktan boğuklaşan sesiyle kendi mırıldandı. “Çok özlüyorum Afrah.” Bu özlemeni nereye yormam gerektiğini çok iyi biliyordum. Burnumun direği sızlarken saçlarını daha büyük bir şefkatle okşadım. Sessiz kalacağımı anlayınca aynı sesle devam etti. “Ev öyle eksik geliyor ki bazen ben de kaçıp gitmek istiyorum. Babama sabrettikçe sınama gücüme bir gün yenik düşeceğim diye korkuyorum.”
   “Bir gün… bir gün umarım eski tadımıza kavuşuruz.” demekle yetindim.
   Uzun zamandır aklımı meşgul etmeyen bir burukluktu Leila’nın değindiği. Yarayan kanam kısa süreliğine kapanmışken tekrar sızlamaya başladı. Babama olan öfkem hatırladıklarımla daha derin bir çukura dönüştü. Akşam yemeğinde kupkuru boğazımdan aşağı inen çorbanın tadını alırken yemek masamızdaki boş sandalyelere gözlerim dalıp duruyordu. Eski muhabbetlerimizin coşkusunu, annemin suratındaki sürekli çiçek açan tebessümü, babamın kahkahalardan kırışan gözlerinin kenarlarının hatırası sürekli başa sarıp canımı yakarken yine ne yediğimden anlamadığım tatsız tuzsuz bir akşamı ardımızda bırakmıştık.
   Günler birbirini kovalarken bu yanağımı sıvazlama huyunu abartmıştım. Bu sayede kızarıklık bir türlü geçmek bilmez oldu. Leila’ya haber vermeden şehir pazarına inip dikiş makinelerinin fiyatlarını araştırdım. Ertesi günlerde annemi sevindireceğimi bildiğim için Ladin Köşkü’ne keyifle yürürken diğer tarafım Yasmin’in o köşkte nasıl sıkışıp kaldığını düşünerek sıkıntıya büründü. Akşamında anneme tablodan kazandığım ücreti verdiğimde paranın geldiği yer ikimizin arasında ağır bir sır olarak kalacaktı. Annemin mutluluğu suratında açan gülücüklerinden kendini belli ederken ertesi sabah ben Rapid’le talim yapmak üzere demirci dükkanına giderken Leila ile annem uzun zamandır alınması gereken ihtiyaçları karşılamak üzere köy pazarına gittiler. Perşembe akşamı sulu yemeğe katılmış et sayesinde herkes aynı sessizliğe eşlik eden gizli bir iştahla yemeklerini yedi. Gece yatağa girdiğimde kaç gündür Rapid’le kıyasıya dövüştüğümüz için ağrıyan kollarımı okşayıp durdum. Nihayet uykuya daldığımda yarın kimi göreceğimin habercisiymiş gibi günler sonra aynı kabusu görerek kan ter içinde uyandım. Nemli gözlerimi silerken bir daha bu gece uykuda kaybolamayacağımı bildiğimden elimi sızlayan yanağıma koyup pencereden bakarak Yasmin’i ayağını kaptırdığı bataklıktan nasıl kurtarabileceğime dair akıl yorup durdum.
   Sabah yine aynı sırt çantasıyla yürürken belimdeki kılıcın yenini de güç almak istercesine sıkı sıkı tutuyordum. Bu hafta tahta kılıçlarla yapacağımız son talimdi. Açıklığa vardığımda vezirin oğlu yine benden önce gelmişti. Her zamanki asil kıyafetlerinden hiç görmediğim bir takımla büyük bir taşın üstünde oturuyordu. Geldiğimi duymamış olmalıydı ki hala elini bir çocuk gibi çenesinin altına dayamış etrafı seyrediyordu. Bakışlarında donuk bir tedirginlik vardı. Sırt çantamı yere fırlattığım gibi kafasını kaldırıp bana baktı. Ayağa kalkıp bana doğru gelirken suratındaki ifade rahatlamayla aydınlandı. Haftalardır aşığını görmemiş bir edayla parlayan ifadesini silip ciddiyete büründü. “Geldin.”
   Her seferinde bu tarz bir cümle kurmasa olmazdı. Muhtemelen en son birlikte modellik yapmamızın ardından onunla daha yakın olacağımı, daha çok muhabbet edeceğimizi tahmin ediyordu. Kılıçları çıkarak onunkini ayağının dibine attım. Kaçamak bir bakışla boynuna baktığımda hala yanık izinin üzeri bandajlıydı. Günlerdir kızarık duran yanağımı kaşıyarak kendi kılıcımı elime aldım.
   Kılıcını kavrayıp tam karşımda dikildi. Boştaki elini sallayarak yanağımı gösterdi. “Babandan tokat mı yedin?”
   Alaylı ses tonuna elimde olmadan şaşırdım. Son görüşmelerimizden bu yana böyle bir tavır sergilemeyi bırakmıştı. Değiştiğini düşünmemiştim, yalnızca bu ukala tavrı geride bıraktığını tahmin etmiştim fakat aksini tekrar ve tekrar kanıtlamaktan gocunmuyordu. Sorusuna cevap vermek yerine ilk hamlemi yaparak kılıcımı tahta kılıcına çarpmak üzere ileri atıldım. Etrafında dönerek beni taklit ediyormuşçasına hamlemden kıvraklıkla kaçtı. Şaşkınlığımı suratıma dökmeden hamle savurmak yerine onu beklemeye koyuldum. İkimizin kılıcı da uzun bir süre asla birbirine çarpmadı. Her seferinde ya o ya ben önceden seziyormuşçasına hamleden sıyrıldık.
   “Kaç gün geçti hala yemek ve demir kokun burnumda.”
   Sözleri karşısında öfkeyle yanaklarım ısındı. “Nereden biliyorsun? O gün beni alıkoyduğunda Bay Sergei’nin sana benim sürekli kendimi hırpalayan ve yara izleriyle ona yalvardığımı bildiğini neye dayanarak söyledin? Bay Sergei söylemediyse o aptal kız mı söyledi sana bunları?”
   Değiştirdiğim konu karşısında şaşırarak tek kaşını kaldırdı. “Demek asılsız ortaya attığım bu cümleler doğruydu.”
   Sorusuna cevap vermeden kılıcını geçiştirmeye devam ettim. Dünün yorgunluğuyla omuzlarım sızlamaya başlamıştı. Bugünkü talimi bir an önce bitirip defolup gitmek istiyordum. Bugün haftaya ne zaman Ladin Köşkü’nde prova yapacağımızı belirleyecektik. Hakkında duyduklarımdan sonra tiksintim katbekat artarken onunla böyle açık bir ortamın aksine bir odaya tıkılarak ömrümde en sevdiğim şeyi icra edeceğimi düşünmek boğazımı düğümlüyordu.
   “Seni az çok tanımaya başladım. Yine bana alınacak bir şey bulmuşsun.”
   Sessizliğe gömülmeye devam ederken gözden kaçırdığım hamlesi sayesinde kılıcını sertçe benimkiyle çarpıştırdı. Hemen geri çekilerek hamlesini geçiştirdim. Tekrar kimsenin kılıcı diğerininkine değmiyordu. Vezirin oğlu da asil kıyafetlerini uçuşturarak etrafımda dönüyordu. Çok yakınımdan geçmesiyle elim üzerindeki kıyafete sürtündü. İpeksi dokunuşu hissettiğimde kendi gardırobuma kaydı aklım. Onun bu zenginliği, asilliği, kılıç tutmayı gayet bildiği halde sırf kediyle oynayan fare misali benimle alay ediyor oluşu tek tek öfkemi kora çevirirken dikildiğim yerde sendeledim. Kılıcımı o anlık savurmayacağımı gördüğünü umarak kafamı çevirdiğimde vezirin oğlu güçlü bir edayla çoktan hamlesini yapmıştı. Yana kaçmaya çalışmama rağmen tahta kılıcı tüm gücüyle belimin kenarına yedim. Anında acıyla gözlerim yaşarırken ayakta durmam güçsüzleşti.
   Vezirin oğlu parmaklarını koluma saplayıp beni tutarken, “Afrah!” diye bağırdı telaşla.
   İsmimin ağzından döküldüğünü anladığımda sarsıldım. Parmağını ısırdığımda Bay Sergei ismimi söylemişti ama o anın galeyanıyla farkına varmamıştım. Şimdi vezirin oğlu elinde en büyük kanıtı olan portrem yetmezmiş gibi benim için en mahrem olan şeyi; ismimi de öğrenmişti.
   Silkelenerek elinden kurtulurken acıyla alt dudağımı dişledim. Böyle darbeleri sürekli aldığım halde bu kadar hassas davranmama mantık yükleyemedim. Kendime gülmek isterken boğuluyormuşum gibi sesler çıkardım. Başımı kaldırıp gözlerine baktığımda pişmanlık ve hüzünle renklenen yüzünü görünce hislerim donuklaştı. “İsmimi öğrenmen işine yaradı değil mi? Belki benim de özgür bir kız olmadığımı araştırıp haremine katmaya karar verirsin.”
   Sözlerimle kaşlarını çattığında kahverengi gözleri karardı. “Öyle bir şey asla aklımdan geçmedi.”
   “Bu kadar iyimsersen reddetsene tüm bunları. Masum kızların adını lekeleyeceğin o haremin kurulmasına engel olsana.”
   Kollarıma uzandığında geri çekilmedim. Ne yapacağını, nasıl cevap vereceğini sabırla bekledim. Elleri omuzlarıma tırmanıp beni sıkıcı tutarak hafiften sarstı. “Gelenekler böyle. Benden neye karşı çıkmamı istiyorsun?”
   “Aynı hükmü sürmek için mi o konuma geçeceksin? Hiçbir işlevin, hiçbir farklılığın olmayacak mı? Yalnızca kuşak değişikliği için bu göreve atanıp babanın piyonu mu olacaksın?”
   Suratı iyice kararırken gitgide dibime girmeye başladı. Omzumu tutan eli kayarak sırtıma kondu. Hala sancıyan acımın neden olduğu bulanıkla kendimi ağır bir durumun içine itmiştim. Elimi uzatarak kaliteli ipek gömleğini sertçe kavradım. “Senden hiçbir şey istemedim. Masum olduğumu bildiğin bu anlaşmaya beni tabii tuttun. Zaten kılıç tutmayı bildiğin halde yalnızca benimle alay ettiğin bu eğitimin sonucunda kuruş zırnık istemedim.”
   Üst dudağı kıvrıldı. Sesi baştan çıkarıcı bir fısıltıdan farksızdı. “Şimdi sun teklifini o halde. Tüm bu anlaşmanın karşılığında ne istiyorsun?”
   Gömleğini serbest bırakarak kirpiklerimin üstünden gözlerine kenetlendim. “Aralarından birini serbest bırak. Yalnızca bunu istiyorum.”
   Yüzünü yaklaştırırken nefeslerim sıklaştı. Alnıma vuran soluğu yanağımda son buldu. Vücudunu tüm gücümle itmemek için avuçlarımı yumruk yaptım. Vezirin oğlu sırtımdaki elini indirerek belime koydu. Dudakları okşarcasına yanağımdan geçti. Tablonun fırça darbelerinden oluştuğu süreç boyunca tuttuğu yanağımı değil, kızarık olmayana kondu dudakları. Sadece konmakla kalmayıp öpücük bıraktığında tüm bedenim titredi.
   Kollarımı kaldırıp hışımla üzerimden itecektim ki anında ellerimi avuçlarının arasına aldı. “O zaman eksiği kapamak için koynuma sen mi gireceksin?”
   Ağzından çıkan sözlerin kastının tiksinçliği suratıma tokat gibi çarparken düştüğüm durumun acizliğiyle gözlerim doldu. Yasmin kadar olmasa da ben de ağır bir bataklıkta boğuluyordum. Daha fazla rezil olmanın sınırında yalpaladığımı bilerek kızaran yanağıma gözyaşımın düşmesine izin verdim. Vezirin oğlunun alaycı sesi içine kaçmış gibiydi. Gözlerini bir an olsun benimkilerden ayırmıyordu. Yanağıma düşen gözyaşını silmek için elini uzattığında geri çekilmedim. Aynı o gün yüzümü okşayan parmaklarının yumuşaklığında ıslaklığı silip aldı.
   Birkaç adım geri atıp aramıza eski mesafeyi koydu. “Afrah…” dedi çaresizlikle yankılanan sesiyle. Dudakları açıp kapanıyor ama hiçbir açıklama yapmıyordu. Dile dökmek istediği kelimeler onunla akıl oyunu oynuyor, adeta emin misin diyerek zehrinin üzerine kapamasına izin vermiyordu.
   “Bu sondu.” diye mırıldandım. Arkamı dönüp yürümeye başlarken toplamadığım tahta kılıçlar zerre umurumda değildi. Aceleci adımlar yerine yavaş yavaş ilerliyordum.
   “Nasıl son!” diye bağırdı. “Haftaya çarşamba günü Ladin Köşkü’nde beni o odada bekliyor olacaksın.”
   Onu takmadan yürüyor olmam öfkeye boğulmasını sağlamış olacak ki haşin adımlarla arkamdan geldi. Havada savrulan elinin kulağıma çalmasıyla yine bana dokunmaya çalışacağını anladığım gibi olduğum yerden anında dönerek kılıcımı yeninden çıkardım. Keskin kılıcın sesi havada şaklarken bugün beni taklit ettiği kıvrak dönüşlerde ona ders veriyormuşçasına defalarca kez durmaksızın etrafımda döndüm. Kılıcı da aynı şevkle döndürüyorken yakınımda olması, kılıcın ona zarar verme ihtimali umurumda değildi. Nihayet durmayı göze aldığımda başımı döndürecek bir sertlikle olduğum yerde dikilerek kılıcımı koluna hizaladım. İpek gömleğinin yırtılma sesi kulağıma dolarken etini çok az dağlayacak kadar kılıcımı keskin bir açıyla sıyırdım.
   Vezirin oğlu neye uğradığını şaşırarak üst üste geri adımlar attı. Bir eli kolundaki kesiği tutarken, “Buna nasıl cüret edersin?” diye inledi.
   Suratımda zafer dolu bir gülümseme peyda oldu. Hatta dişlerimi gösterip gözlerimi kısacak kadar güzel bir gülümsemeydi. “Bir daha beni öpmeyi geç, dokunmaya bile kalkışırsan bu sefer koynuna alabileceğin tüm kızları senden kurtarırım.” İşaret parmağımla kast ettiğim yeri işaret ettim. “Böyle bir hasarı kızın tekinden aldığının öğrenilmesindense ölmeyi tercih edeceğini düşünüyorum. Böylece ortadan kaybolsam bile bir daha beni aramak için zerre uğraşamazsın.”

   Kılıcımı yenine sokarken vezirin oğlunun öfkeli nefes sesleri kulaklarımda çınlıyordu. Tahta kılıçları gösterip, “Onlarla işimiz bitti. Haftaya en kaliteli, en asil kılıcını yanında getir.” dedim tebessümümü yavaştan silerek. “Bu seferki talimimiz sahte kılıçlarla olana benzemez. İkinci kez gerçek bir kılıç elimdeyken neler yapabildiğime şahit oldun.” Arkamı dönüp yürürken dudaklarımı son kez, “Haftaya görüşürüz Bay Farahani!” demek için araladım.

Not: Umarım keyif alarak okumuşsunuzdur. Nisan ayı benim için biraz fazla dolu geçtiği için bölüm de haliyle gecikti. Sıradaki bölümün sonunu çoktan kurguladığım için önümüzdeki bölüm daha hızlı gelecek. Fark ettiyseniz ilk bölümlerde Aizhan'ın göz rengini yeşil yazmıştım fakat değiştiriyorum; bildiğimiz sıradan kahverengi ^^
Continue reading Kılıçların Dansı 7. Bölüm

13 Nisan 2017

,

Günübirlik Hayatlar - Irvin D. Yalom | Kitap Yorumu

Kitap Adı: Günübirlik Hayatlar
Yazar: Irvin D. Yalom
Yayınevi: Pegasus
Sayfa Sayısı: 208
Goodreads Puanı: 4.10/5
Benim Puanım: 4,5/5
Arka Sayfa;
Gerçek Psikoterapi Öyküleri Roma İmparatoru ve filozof Marcus Aurelius, “Hepimizinki günübirlik hayatlar; hatırlayanın, hatırlanandan farkı yok,” diye yazmış. İşte ünlü psikiyatr Irvin Yalom da bu sonsuz varoluşun küçük bir parçasını işgal eden günübirlik hayatları, yani bizi yazıyor… Yalom yıllarca üzerinde çalıştığı bu kısa hikâyelerde hastalarının mücadelelerini konu ettiği kadar kendi sarsıntılarını da anlatıyor ve iki önemli sorunun üzerine gidiyor: Kısa da olsa nasıl anlamlı bir yaşam sürüp her günün tadına varabiliriz? Ve kaçınılmaz son olan ölüm gerçekten ne ifade ediyor?  Öfke sorunu yaşayan bir kadın, her istediğine sahip ancak bir türlü mutlu olmayı bilmeyen bir iş adamı, insanın bu dünyadaki konumu üzerine düşünen ve bir yandan da kendi acısıyla başa çıkmaya çalışan yeni mezun bir psikolog… Irvin Yalom’un gerçek psikoterapi seanslarından derlediği bu hikâyeler, zorlukları ve tatlı anlarıyla yaşamı bir bütün olarak kabullenmeyi öğretirken aynı sayfaya her baktığınızda farklı şeyler görebileceğiniz bir başucu kitabı olduğunu kanıtlıyor.
Yazarın kendi yaşadıkları ve deneyimlediği seanslar üzerine yazdığı bu kısa kitabı çok ama çok beğendim. Fakat büyük bir pişmanlığım var; o da keşke bu kitabından önce daha ünlü olan eserlerinden birini elime alsaydım çünkü bu kitabında ona ulaşan çoğu hastası eski romanlarını okuyarak yazara büyük bir hayranlık tutarak el uzatıyor. Bu yüzden o hastaların yazarın kitaplarında ne bulduğu ve nasıl bir yakınlık kurarak yazarla bir psikayatrist olarak görüşmek istemelerinin nedeninin alt çizgisine daha derin manalar yükleyebilirdim. Yazarın anlattığı, değindiği her hastasının öyküsünü ayrı severek okudum. Bazılarında boğazım düğümlendi, bazılarında yazarla hastası arasında gelişen sürecin sona ermesiyle suratımda tebessüm filizlendi. Kitap boyunca en sevdiğim kısımsa yazarın bir psikoterapi olarak hep karşındakine çözüm bulması gerekirken kendine de sürekli sorular sormasıydı. Mesela bir hastasının "seanslarınız neden bu kadar pahalı" diye sorduğunda sessizliğe gömülmesi ve bundan utana sıkıla cevaplar verecek kadar samimi olabilmesi çok içtendi. Kendi ölüm korkusunu ve hayatında hissettiği eksikleri bu kadar güzel okuyucuya geçirebilmesi de ayrı güzeldi. Yazarın ünlü eserlerinden özellikle Nietzsche Ağladığında romanını bir an önce elime alacağım. Günübirlik Hayatlar'da değinilen onca hayat ve sorundan emin olun kendinizle örtüşebileceğiniz ve sizi de kitapta duraksayıp düşüncelere itecek onca satır var. Keyifli okumalar dilerim..
Continue reading Günübirlik Hayatlar - Irvin D. Yalom | Kitap Yorumu
,

O Anda - Melike İnci | Kitap Yorumu

Kitap Adı: O Anda
Yazar: Melike İnci
Yayınevi: Yitik Ülke
Sayfa Sayısı: 256
Puanım: 4,5/5
Arka Sayfa;
Melike İnci'den kadına ve hayata dair çarpıcı bir ilk roman.
Bir süre konuşmadan kutuya baktılar. Yasemin aynı Murat gibiydi. Şimdi karşısında oturan Murat olsaydı, aynı şekilde, kutu açılsın mı açılmasın mı, diye saatlerce beklerdi. Selim Yasemin’in onayını beklemekten sıkıldı. Kutunun içinde ne olduğunu çok uzun zaman merak etmişti. Pandora’nın Kutusu değildi ki bu. Zübeyde Anneden bir kötülük gelmezdi ki.
Selim tam anahtarı eline aldığında, Yasemin elini tutup, “İçimde nedense kötü bir his var,” dedi. Nasıl iyi bir his olabilirdi ki? Kocası gitmişti. Romanını bitiremiyordu. Davetsiz bir misafir gelmişti. Selim anahtarı Yasemin’in eline bıraktı. Kadehleri doldurup, birini Yasemin’e uzattı.
“Seni hiçbir şeye zorlamayacağım.”
Zübeyde Hanım’ın eve sakladığı sedef kakmalı kutunun yıllar sonra ortaya çıkmasıyla geçmiş ve bugünün yeniden şekillenmesine hazırlar mıydı?
İlişkilere, aşka, dostluklara, sınırlara, tabulara, ileri atılmalara, geri çekilmelere, dürüstlüğe, ihanete ve en önemlisi kadına dair bir roman.
Ah, ah ne güzel kitaptın sen diyerek aşkımı itiraf edip başlamak istiyorum. Kitap için söyleyip en çok merak duygunuzu alevlendirebileceğim kısım; iki konuya birden değinen kitapları düşünün. Bu kitaplarda önce ilk okuduğunuz konuya ve karakterlere bağlanırsınız. Tam böyle patlak verecek bir kısım da birden diğer konuya geçersiniz ki bir an önce ilk konuya dönmek istersiniz. Sonra diğer hikayeye de öyle bir bağlanırsınız ki bu sefer ilk hikayeye geçmeye eski hevesiniz kalmaz. Anlayacağınız böylesine merak ve heyecan dalgalarıyla kitabı yuttum. Zaten ilk elli sayfasını okumakla elimden bırakamaz oldum. Yazarın kalemine, aklındaki kurguyu ve karakterleri satırlara döküşüne tutuldum. Meşhur Zübeyde Hanım'ı ben de okumaya doyamadım ve en ama en can alıcı kısmın üstünden geçilmesiyle çıldırdım. Selim diye mükemmel bir karakteri içeriyor ki sıradaki kitabın onun ağzından okuyacak olmamız içimi kıpır kıpır yapıyor. Selim, Yasemin, Oya ve Murat arasında nasıl bir sonuca varılacak düşünüp duruyorum ve okumak için sabırsızlanıyorum. Kutunun bulunmasıyla günümüzdeki Yasemin ve Selim'in o üç gün içerisinde yaşadıkları, bir yandan Murat ve Aylin arasında geçenler sayesinde istenmeden kendimi içinde bulduğum heyecan ve Zübeyda Hanım'ın geçmişiyle okudukça bayıldığım bir kitap oldu. Sadece çok istediğim bir iki kısmın üstünden geçilmesi ve sonlarına doğru Yasemin ve Murat'ın arasında geçen tek bir olayın bana anlam yükleyemeyeceğim kadar ağır gelmesiyle içimde hafif bir ukte bırakmış oldu. Onun dışında ilk kitabı da kıvranılacak bir yerde bitirdi. İkinci kitabını elime aldığım gibi muhtemelen soluksuz okuyacağım. Kesinlikle canı gönülden öneriyorum, bol keyifli okumalar.
Continue reading O Anda - Melike İnci | Kitap Yorumu
,

Kusursuz Evcil - Kate Jarvik Birch | Kitap Yorumu

Kitap Adı: Kusursuz Evcil
Yazar: Kate Jarvik Birch
Yayınevi: Mesis Kitap
Sayfa Sayısı: 292
Goodreads Puanı: 3.63/5
Benim Puanım: 3/5
Arka Sayfa;
“ Kusursuz olmanın bir bedeli vardır...”
        İnsanların genetiklerinin değiştirilip “evcil”
olarak satılmalarına izin veren yasa çıkar çıkmaz,
varlıklı ve güçlü aileler Ella gibi güzel kızları satın
almak için harekete geçmişti.
             Doğumundan itibaren zarif, ağırbaşlı ve her
şeyin ötesinde “kusursuz” olmak üzere eğitilen bu “aile dostları” sahiplerinin evlerine lüks bir hayat yaşamaya hazır olarak giriyorlardı.
       Ella, bir milletvekilinin küçük kızının arkadaşı olarak geldiği yeni evinde,yakışıklı ve asi Penn ile karşılaşmayı
beklemiyordu. Penn, kusursuz görünümünün altında yatan kızı görebilen tek kişiydi. Ona âşık olmak, Ella’nın bildiği her kuralıçiğnemesi anlamına geliyordu.
       “Kusursuz Evcil” insan olmanın anlamına ürperticibir bakış, aşkın göz kamaştırıcı gücünün bizi nasıl özgür
bırakabileceğinin şaşırtıcıbir hikâyesi...

Kitap tahmin ettiğim kadar beğenimi kazanamadı. Öncelikle eksikleri oldukça göze batan türdendi. Evcil diye yeni bir kavramın oluşmasının nedenini, insanların niçin böylesine saçma bir akıma ihtiyaç duyduğuna dair mantıklı bir cevap elde edemiyoruz. İnsan evladı bir kızın süs köpeği yerine konulması sinirden güzel bir çıldırmanızı sağlıyor. Değindiği aşk hikayesini de oldukça sıradan buldum. Beni nadir heyecanlandıran bir kitap oldu. En beğendiğim kısımsa yazarın Ella'nın ilk defa deneyimlediği hisleri bu kadar sıcak ve samimi ifade etme biçimiydi. İlk defa tatlı bir şey yediğinde ya da Penn'e karşı hislerindeki hiç tatmadığı hislere suratınızda tebessüm oluşturacak kadar güzel değinilmişti. Kitabın arka kapağında yer alan insan olmanın anlamına ürpertici bir bakış edinmemizi sağlayabileceği ihtimaline katılıyorum çünkü okudukça empati duygusunu alevlendiriyor. En bariz dile getirebileceğim şeyse yazarın özgün konusunun orijinalliğini yeteri kadar keskin ilerletemiyor olmasıydı. Bu kadar gündelik ve bilindik kısımları fazla içermemesini beklerdim. Sıradaki kitabından beklentim daha yüksek. Serinin iki kitapla bitiyor olması gayet güzel ama ilk kitabın bu kadar dolu dolu olmamasıyla ikinci kitaba bence büyük yük düşüyor. Keyifli okumalar dilerim..
Continue reading Kusursuz Evcil - Kate Jarvik Birch | Kitap Yorumu
,

Dönüş Yok - Aslıhan Yayla | Kitap Yorumu

Kitap Yorumu: Dönüş Yok
Yazar: Aslıhan Yayla
Yayınevi: Martı
Sayfa Sayısı: 272
Puanım: 4/5
Arka Sayfa;
Önce karanlık selamlar seni. Görüşünü kinle bürür, daha sonra en yakın dostunun yalnız kendin olduğunu anlarsın. Güven güvensizlikle yer değiştirir. Üşümeye başlarsın, yalnızlık seni hiç olmadığı kadar bir başına bırakır. Tam o an dipte, en derinlerde bir ses fısıldar kulağına.
“Adalet!”
İşe yaramadığını düşündüğün ayakların soğuk zeminden güç alıp seni ayağa kaldırır. Güç, üşüdüğün bedenini bir anne sıcaklığı gibi sarmalar. Gözlerin artık karanlığa alışmıştır. Tek yapman gereken bulunduğun hücreden çıkıp sana yapılanları misliyle ödetmektir.
Hayatının 10 yılına yayılan bir plan yaparsın. Kapana tıkılıp kaldığın her günün hesabı için, hayatını karartanların bedel ödemesi için varını yoğunu, tüm yaşamını ortaya koyarsın. Sonu ölümdür, kandır, felakettir. Ve bilirsin ki bu yolun sonundan “Dönüş Yok”tur…
Çıkacağı günü ben de pek sevgili arkadaşım kadar olmasa da heyecanla bekliyordum. Belki biraz fazla dikkatli okumuş olabilirim. Öncelikle kitaba başladığım gibi beni direk rahatsız eden puntonun bu kadar büyük ve kalın olmasaydı. Daha küçük ve daha ince bir puntoyla yazılsaydı kitabın daha zor okunacağını düşünerek ağır ve uzun bir kitabın beni beklediğini düşünerek kitaba başlayabilirdim. Benim kitapta en mükemmel bulduğum şey kesinlikle merak duygusunu bu kadar iyi verilmesi. Bir adamın karısının abisini öldürüp onun üstüne bu suçu atacak kadar neye dayanan bir nefretle böyle bir işe kalkışacağını merak etmek tüm kitap boyunca içimi yiyen kısım oldu. Öykü'nün on sene boyunca hapiste kalmasıyla değişen mizacını, kararan benliğini ve acımasızlığını yazar keskin ve çok güzel belirtmişti. Kitapta beni duraksatan bir diğer durumsa çok hızlı ve aceleci bir havada ilerliyor olması. Olaylar ardı ardına ilerliyor ama itiraf etmeliyim ki böyle olunca bazı satırları karıştırarak tekrar okumam gerekti. Özellikle de ses kayıtları kısımlarında o kişilerin orada olup olmadığını karıştırıp paragraf başına tekrar dönüp durdum. Ayrıca karakterlerin konuşmalarında sadece konuşma cümleleri yerine cümle başlarında daha çok duygu betimlemesi beklerdim. Aynı şekilde Öykü'nün de bazı olaylar karşısında hislerinin daha keskin belirtilmesini. Kitap boyunca en sevdiğim kısımlar ithalik yazıyla Öykü'nün geçmişini okumak ve intikam hissinin derinliğini okumak oldu. Sonları da güzeldi ama yine hızlı geçtiğini düşünüyorum. Aksiyon havasının yerinde gayet güzel verildiği kanısındayım. Yani genel olarak kitap konusunda en çok istediğim şey daha uzun olmasıydı. Kitapların akıcı olması hoş bir şey ama bu kitabın biraz daha zor okunur türde olmasını isterdim. Yazarımızın sıradaki kitaplarını bekliyorum, bu kitap için ellerine sağlık. Önererek keyifli okumalar dilerim..
Continue reading Dönüş Yok - Aslıhan Yayla | Kitap Yorumu
,

Beni Sev Diye - Asude | Kitap Yorumu

Kitap Adı: Beni Sev Diye
Yazar: Asude
Yayınevi: Ephesus
Sayfa Sayısı: 592
Puanım: 4/5
Arka Sayfa;
Aşk mı? Nefret mi? Gurur mu? Kabulleniş mi? Ateş gibi kızıl saçlarıyla bambaşka bir güzelliği olan Kristy, buzdan bir iklimin hüküm sürdüğü topraklarda yapayalnız, yoksul bir hayat yaşamaktadır. Onu gören her erkeğin dikkatini çeken büyülü güzelliğine rağmen, kalbini kimseye açmayacağına dair kendine bir söz vermiştir. Çünkü kalbinin derinliklerinde, yedi yıl önce evlendiği ancak yüzüne bile bakmadan onu kovan o zalim adamın izlerini taşımaktadır. ~ Simsiyah saçları, geceden karanlık gözleri, dünyayı yüklenecek kadar güçlü görünen bedeniyle Bradley, her kadının romantik hayallerini süsleyen görkemli bir soyludur. Onda eksik olan tek şey, bir kalptir. Genç adam unutmayı seçtiği geçmişinden uzak, duygusuz bir hayat yaşarken, kızıl saçlı asi bir kadınla karşılaşır. Bu gizemli kadının gerçek kimliğini öğrendiğinde dünyası sarsılacaktır. Geçmiş yaraların sızısını hâlâ duyan genç kadın, geleceğini de yaralamaya ant içmiş Bradley ile yeniden karşılaştığında, yedi yıl önceki gibi itaatkâr olmayacaktır. Ve genç adam asla kabullenemeyeceği gerçeklerle yüzleşirken, Kristy’nin asi ruhunun arkasındaki masumiyetle, sadece kalbinin değil, derin bir aşkın da farkına varacaktır.
Açıkçası yazarın kalemini özlemişim. Yazdığı kitaplar arasında en çok beğendiğim Gül ve Avcı olmuştu çünkü tarihi aşk türünde neredeyse ünlü eserler veren yazarlar kadar güzel bir dil ve kurguyla bir kitap çıkarmıştı önümüze. Her ne kadar daha sonrasında onca okuduğum tarihi aşk romanları sayesinde konusunun fazlaca kitaplardan alıntılar içerdiğini bilsem de ilk yazdığı tarihi aşk romanını oldukça beğenmiştim. Bu kitabı ise iki hikayeden oluşuyor ki bu türde en sevmediğim şey diyebilirim. Ana iki karakterin baz alındığı hikayede çok az ucundan başka bir aşk romanına değinilmesi beni rahatsız etmiyor, aksine çok hoşuma gidiyor ama kitabın neredeyse yarısını kaplayacak olması normalde asla hoşuma gitmez fakat daha sonrasında yazar bu iki hikayeyi birbirine bağladığında büyük beğenimi kazandı. Övgülerimden ziyade kitabında eksik bulduğum şeylere değinirsek yine hiç hoşuma gitmeyen klişelere fazlasıyla yer vermişti. En ama en nefret ettiğim şeylerden biridir ki; neredeyse yanında bir gün geçirmediği bir adama anında aşık olan bir kızı okuyoruz. Kocasını yedi sene boyunca görmüyor ve aralarındaki her şey tatlıya bağlandığında onu yedi senedir sevdiğini, evlendikleri gün o karanlık hallerine aşık olduğunu itiraf ediyor. İşte bu satırı okumak beni anında kitaptan soğutuyor çünkü bir kadının hislerinin bu kadar basite indirilmesi ya da bu kadının bu kadar saf olması beni çıldırtıyor. Uzun süredir evli olduktan sonra karşılaşmalarının ağır klişe olacağını düşünmüştüm ama aksine tahminimden güzel ilerledi. Yazarın sıcak ve samimi kalemi okudukça kendini hissettiriyor.
Özellikle bir kısım vardı ki; büyük babasının odun ateşine kocaman ellerini tutup sonrasında ısıtmak için yüzüne koyduğunu söylemesi çok ama çok güzeldi. Yine bunun gibi sıcacık kısımlar vardı. Değindiği iki aşk da çok güzeldi. İlk önce asıl anlattığını beğenirken daha sonra ikincisini daha çok beğenmeye başladım. Sonlara doğru yine hafiften gözüme batacak bir bölüm vardı. O da diğer kızın adamın onu affetmesi için her şeyi yapacağını söylemesi hiç hoşuma gitmedi. Keşke öyle bir şeye hiç değinmeseydi. Bu türde çok seçici olduğum halde severek okuduğum bir kitap oldu. Eksikleri vardı ama çok severek keyifle okudum. Bu türe hitap eden sıradaki kitaplarını bekliyorum..
Continue reading Beni Sev Diye - Asude | Kitap Yorumu
,

Cezayir Menekşesi - Burcu Büyükyıldız | Kitap Yorumu

Kitap Adı: Cezayir Menekşesi
Yazar: Burcu Büyükyıldız
Yayınevi: Ephesus
Sayfa Sayısı: 528
Puanım: 2/5
Arka Sayfa;
Yalnızca tutkunun varlığına inanan karşı konulmaz bir adam… Rüzgârına kapıldığı adamı elde etmeye kararlı büyüleyici bir kadın… Kar tanelerinin düştüğü yerde başlayan, yakıcı ve kural tanımayan bir aşk…
Kuzey Doğan, gri gözleri ve sert duruşuyla kadınları fethedip, mesleğinde fırtınalar estiren, hırslı ve korkusuz bir avukattı. Kalbini ısıtmayı hiç kimse başaramasa da, karanlık bir gecede gördüğü ışıltılı bakışlar soğuk duvarlarının ardında bir yangın başlatmıştı.
Güzelliği ve zekâsıyla herkesi kendine hayran bırakan Selin Soydan, âşık olduğu adamı baştan çıkarabilmek için yaptığı planların işe yarayacağını sanıyordu. Derinlerinde ne sakladığını bilmediği bir buz dağına çarptığında, korumaya çalıştığı iradesi de paramparça olmuştu.
Tutkunun ateşi ikisini de kavururken, Kuzey sahip olduğu kararlılığı ellerinde tutabilecek miydi? Tehlikelerle örülü geçmiş aralarına sızdığında, tutsak edilmiş duygular zincirlerinden kurtulup özgür kalabilecek miydi?
Yazardan ilk Bir Günah Gibi kitabını okuyup onu ciddi anlamda beğenmediğimde bir daha herhangi bir kitabını okumayı pek düşünmüyordum ama son kitabı oldukça ilgimi çekti ve ufaktan bir hevesle okumaya başladım. Tek kelimeyle zerre beğenmedim. Baştan sona beni irrite edecek kadar itici hislerle okudum. Öncelikle umarım değinmek istediğim konuyu mantıklı bir şekilde açıklarım. Günümüz aşk romanlarında kitapları iki türe ayırabilirsiniz. Birincisi aşkın ağır bastığı ve yakınlaşma kısımlarına üzerinden değinildiği ya da o aşkı hissetmek için gerekli yerlerde detayı girildiği kitaplar. İkincisi ise türünün ve içerğinin zaten kapaklarından bile ayırt edip sadece hitap eden kişilerin merakını cezbeden kitaplardır. Bu kitaba başladığım gibi şehvete o kadar keskin değiniliyor ki bir an Grinin Elli Tonu'nu Christian'ın gözünden okumaya başladım sandım. Bu kadar ani değinilmesi ve kitabın yarısının bu tür kısımlardan oluşması beni nefret ettirdi.
Değindiğim kısımları sineye çekebilirdim belki ama klişenin içinde boğulan bir konu olunca üzgünüm ama kesinlikle kabullenemiyorum. İlk gördüğü yakışıklı çekici adama aşık olan saf güzeller güzeli bir kız ve kadınlara hiç bağlanmayan artık okumaktan bıktığımız bir erkek karakter ki bu yazarın ilk kitabı değil. Ana konu yalnızca ikisinin bir araya gelmesinden ve aşklarına devam etmelerinden ibaret. Böyle olunca içim şişti. Bir de kendini asla sıyıramayan bir klişenin içinde yüzdüğü düşünülürse kesinlikle her satırla beraber beğenmeme hissiyatım artıp patlayacak duruma geldi. Aşk romanları konusunda çok geniş bir okuyucu olduğum ve artık elde olmadan ayrım yapabilecek kadar çok kitap okuduğum için böylesi bilindik bir konuyu, bilindik en itici dille yazdığı için yazardan ümidimi kesiyorum. Bir daha elime hiçbir kitabını almayı düşünmüyorum. Şunun altını çizmek istiyorum ki beni kitap boyunca rahatsız eden şey şehvet hissine bu kadar fazla değinilmesi değil, kitabın konusu güçlü olmadığı için bu hissin her şeyin önüne geçerek karakterlerin hislerini batırıyor olması. Bu türde benim kadar çok okuyan biri değilseniz kitabı beğenebilirsiniz ama ben yine de önermemekten yanayım.
Continue reading Cezayir Menekşesi - Burcu Büyükyıldız | Kitap Yorumu

2 Nisan 2017

,

Gece Yolu - Kristin Hannah | Kitap Yorumu

Kitap Adı: Gece Yolu
Orijinal Adı: Night Road
Yazar: Kristin Hannah
Yayınevi: Pegasus
Sayfa Sayısı: 496
Goodreads Puanı: 4.17/5
Benim Puanım: 5/5
Arka Sayfa;
Ateşböceği Yolu, Kış Bahçesi ve Gerçek Renkler kitaplarının yazarı Kristin Hannah’ın aşka ve kaybetmeye dair dokunaklı yeni romanı
Hayat size bir dizi seçenek sunar. Beklemek... Geçmişe tutunmak... Unutmak... Affetmek...
Siz hangi yolu seçerdiniz?
On sekiz yıldır çocuklarının ihtiyaçlarını her şeyden üstün tutan Jude Farraday’in ikizleri Mia ile Zach zeki ve mutlu birer gençtir. Defalarca evlatlık verilen ve karanlık bir geçmişe sahip olan Lexi kısa sürede Mia’nın en yakın arkadaşı ve bu birbirine bağlı ailenin de bir parçası olur.
Jude çocuklarının iyi bir yaşam sürmesi ve tehlikelerden uzak olmaları için her şeyi yapmıştır. Ancak lisedeki son yılları hepsini büyük bir sınavdan geçirir ve sıcak bir yaz gecesi, verilen yanlış bir kararla hepsinin hayatları altüst olur. Farraday ailesi göz açıp kapayıncaya kadar paramparça olacak, Lexi her şeyini kaybedecektir. Sonraki yıllarda, hepsi o gecenin doğurduğu sonuçlarla yüzleşir ve unutmaya çalışır. Ya da affetme cesaretini kendinde bulmaya...
Hayat dolu ve evrensel bir roman... Gece Yolu annelik, kimlik, aşk ve affetmeye dair soruları derinlemesine işliyor. Hem kaybetmenin verdiği şiddetli acıyı hem de ümidin hayret verici gücünü gözler önüne seren aydınlatıcı, yürek parçalayıcı bir roman. Kristin Hannah aile özlemi, insan kalbinin direnci ve sevdiklerimizi affetme cesaretine dair unutulmaz bir hikâyeyi olabilecek en iyi şekilde anlatıyor.
Bu kitap tek kelimeyle beni yıktı geçti. En başından içime ısındığı gibi daha ileride neler okuyacağımı bilmeden "sadece bir kez okuyacağımı" bildiğim için hüzünlenecek kadar ani bir sevgiyle bağlandım kitaba. Lexi kalbimi resmen ortadan ikiye böldü. İlk bölümden itibaren yaşadıkları sayesinde gerek Mia, gerek Zach, gerek Jude ile arasında geçenlerle ne zaman kendini hep arka plana atsa içimi kavurdu resmen. Onunla birlikte sürekli benim de suratım kızarıp durdu. Açıkçası kitabın bu şekilde ilerleyeceğini hiç düşünmemiştim. Arka konusu itibariyle gece yolu denen yerde geri dönülmez bir olayın meydana geleceğini  tahmin ediyordum ama bu kadar derin, bu kadar keskin bir şey beklemiyordum. Hele ortalarında artık karakterlerin girdiği çıkmazla birlikte gözlerimden sicim misali yaşlar durmaksızın aktı. Lexi'nin verdiği kararları, çektiği vicdan azabını belirten cümleleri tekrar tekrar okuyup içim yana yana bir hal oldum.
Baştan sona gerçekten söylüyorum; "keşke hiç bitmeseydi" diyerek okudum. Zerre sıkılmam bir an bile mümkün olmadı. Kitabın başında Lexi ile Mia'nın tanışmasının ardından hemen üç senenin atlamasına üzülmüştüm ama böylece kitapta hiçbir şey tadından sıkılmayacağı şekilde yerli yerinde ilerledi. Hele son iki yüz sayfa kadar böyle ellerim yanaklarımda sayfaları çevirirken bile kalbim titredi. Bir kitabın anne ve kız ilişkisine, aşka ve dostluğa bundan daha muazzam değinilebileceğini artık tahmin edemiyorum çünkü bu kitap adeta benim için zirveydi. Keşke devam kitabı olsa da bir de içimiz ferah ferah karakterleri okusak diye istemiyor değilim ama bundan sonrasında o karakterleri, o kurguyu kendi kafamızda düşünerek yetineceğiz. Mükemmel hatta muhteşemdi. Bir yazarın okuyucunun nerede boğazını düğümleyip, nerede bir anda gözlerini buğuluyacağını böyle harika bilmesi beni çok mutlu ediyor. Bugüne dek okuduğum en ama en güzel kitapların başında geliyor. Rica ediyorum, bir an önce elinize almayın, direk gördüğünüz yerde üzerine atlayın.
Continue reading Gece Yolu - Kristin Hannah | Kitap Yorumu
,

Sahilde Kafka - Haruki Murakami | Kitap Yorumu

Kitap Adı: Sahilde Kafka
Orijinal Adı: Kafka on the Shore
Yazar: Haruki Murakami
Yayınevi: Doğan
Sayfa Sayısı: 650
Goodreads Puanı: 4.13/5
Benim Puanım: 3/5
Arka Sayfa;
Kafka Tamura on beş yaşına girdiği gün evden kaçar. Uzun zamandır planladığı bu kaçışın nedeni babasının yıllar önce dile getirdiği uğursuz kehanettir. Ama babasının bir “düzenek” gibi içine yerleştirdiği kehanet gölge gibipeşindedir… Kafka ilk kez aşkı ve tutkuyu yaşarken gizemli bir cinayetle kehanetin ve kaderinin düğümleri çözülmeye başlar.
Sahilde Kafka, XXI. yüzyıl edebiyatına damgasını vuran, kitapları bağımlılık yaratan kült yazar Haruki Murakami’den, hayatın yavan gerçekliğine karşı büyülü bir dünyanın kapılarını açan bir roman.
Bu kitap için açık ara kurabileceğim en net cümle; bazı kitaplar vardır ve hangi kaba sığdırmaya çalışırsanız çalışın ısrarla taşıp aklınızda mantıklı bir yer edinmeye izin vermezler. Tüm kitabı kabaran bir merak duygusuyla okuyup en sonlarını nefesinizi tutup heyecanlanacak kadar hislere bürünürsünüz ama hediye olarak aldığınız şey yalnızca aklınızı bulandırmaktır. Murakami'den okuduğum üçüncü kitap oldu ve varsayımlarıma göre sanırım yazardan okuduğum en güzel kitabı İmkansızın Şarkısı olarak kalacak. Bu eserinden sonra önümüzdeki kitaplarına önyargıyla başlamamam artık mümkün değil çünkü bu kitabıyla birlikte beni çok yordu. Kitaba öyle güzel başladık ki kesin yazardan en sevdiğim bu olacak demiştim. Kafka'nın on beş yaşını doldurmasıyla evden ayrılmasıyla başlıyoruz okumaya. Ardından daha önce hiç karşılaşmadığım bir kurguyla küçük bir çocuk grubunun toplu uykuya dalmasıyla beklemediğimiz bir kısma atlıyoruz. Önce bu toplu uyku olayı ve Kafka'yla bölümler ilerlerken daha sonra kitaba kedilerle konuşabilen Nakata giriyor. Kitap ilerledikçe bu toplu uykudan en geç kendine gelenin Nakata olduğunu ve uyandığında hafızasına dair her şeyi kaybedip geri kalan hayatını silik, saf bir karakter olarak geçirdiğini öğreniyoruz. Bundan sonrasında kitap Nakata ve Kafka'nın öyküsünün devamıyla ikiye ayrılıyor.
Kitabı ortalarına kadar baya severek okudum çünkü gitgide güzel bir mantık çizgisine oturacağını düşünüyordum. Son bölümleri de okuyup bitirdiğimde hakkında araştırma yaparak, farklı yorumlara göz attım ama hiçbir şey bu saatten sonra benim bu kitabı sevmemi sağlayamaz. Onca olaya değiniyoruz ve bunların hiçbiri hiç bir yere varmıyor. İlk başta Nakata'nın işlediği cinayetle Kafka'yla bağının olduğu olayda babanın sakladığı kediler bir daha asla ortaya çıkmıyor. Kafka'nın Saeki Hanım'la yaşadıkları tek kelimeyle suratımı ekşitti. Murakami'nin kaleminde alıştığım kadarıyla bu kitabında da erotizmi hiç beklemediğim yerlerde sürekli göz önüne çıkarıyor ve bunu çok ham bir samimiyetle yazıyor fakat bu kitabın bahsedilen karakterlerin arasında yaş farkı ile ihtimal verilen anne-oğlan laneti sayesinde o satırları böyle "yeter" diyerek geçiştirdim. Bana sorarsanız Sahilde Kafka yetişkin kitabı vasfı taşıyor. Kitabın son kısımlarında ortaya çıkan onca şey, sonuca bağlanmayan onca soru derken sinir katsayım gitgide arttı.
Kitap baştan sona öyle abes bir çizgide ilerliyor ki bitirdiğinizde artık "bu karakter şu muydu, şu karakter bu muydu" diye düşünerek hafif bir beyin yanması yaşıyorsunuz. Çok samimi bir tavırla beğenmediğimi söylüyorum. Kitap boyunca tek sevdiğim şeylerden biri her ne kadar bana göre tırt çıksa da verdiği merak duygusuydu. Bir de Nakata'nın harika karakterini okumaktı. "Bendeniz Nakata" diye gezen bu adamı öyle sevdim ki kitapta o olmasıydı nasıl katlanılırdı hiçbir fikrim yok. Onun yanı sıra Hoşino da ayrı okunması zevkli bir karakterdi. Kafka'yı ise zerre sevmedim. Yaşına göre öyle olgun davranan bir karakter ki okurken garimsememek elde değildi. Kitap boyunca değindiği konular, tartışmalar ve ders veren paragrafları çok güzeldi. Fakat onun dışında kitapta "mantıklı bir son" namına bir şey bulamadım. Belki üzerinde uzun uzun kafa yormayı, kendinizce ihtimaller üzerinde oynamayı seviyorsanız buyurun keyifli okumalar. "Bendeniz Betül" ise bundan sonra Murakami'nin kitaplarına eski hevesimle yaklaşamayacağımı söylemeliyim.
Continue reading Sahilde Kafka - Haruki Murakami | Kitap Yorumu